Takvimlerin Gösteremediği “Kırmızı Pazartesi”

1

19-YY-Makine
19. Yüzyıl İngiltere

Ta ki adamın biri kumaş dokuyan tahta mekiklerin yerine “çelik iğ” geliştirene dek. Sonra herşey değişti… Çelik iği yapan adam sadece işleri kolaylaştırmaya ve dokunan kumaşların daha sağlam olmasını sağlamaya çalışıyordu. Tabii uluslararası sömürgeciliği başlatan kişi olarak anılacağını bilse belki de buluşunu kimseye göstermezdi.

Fakat her dönüşüm süreci kendini yeni bir takım isimlere adlandırır: Bilgi Çağı ya da Endüstri Devrimi gibi… Bu bağlamda, her yeni süreç ya da dönem, kendini bir “mal” ile var edebilir. Örneğin Sanayi Devrimi: “Hollanda’ya dayalı dünya sistemini yıkıp İngiltere’ye bağlı yeni bir sistem kurma çabasıdır. İngiltere bunu yünlü̈ dokuma ile denemiş̧, başaramamıştır. Sonuca pamuklu dokuma ile ulaşmıştır.” cümleleriyle de ifade edilmektedir. [Kaynak:  İngiliz Endüstri Devrimi Öncesinde Avrupa’da Yünlü Dokuma Sanayii- 1979  – Doç. Dr. Y. Küçük, AİTİA Maliye Fakültesi]

Bugün her birimizin önünde birden çok ekran var ve herşey sonsuz bir hızda değişiyor…

Her hikâye taraflıdır
Tarihçi Merry E. Wiesner-Hanks “Erken Modern Dönemde Avrupa” adlı kapsamlı çalışmasının ilk sayfalarında söylüyor bunu: “Her insan gibi her tarihçi de geçmişe kendi perspektifinden bakar. Bu perspektif kişinin ilginç bulduğu konuları, bilgiye ulaşmak için kullandığı yöntemleri ve bulgularını anlattığı dili biçimlendirir. Bazen bir bakış açısı “önyargı” olarak tanımlanır; ancak bu sözcük çok olumsuz bir anlamla yüklüdür ve sanki “önyargısız” tarih, yani geçmişte meydana gelen gerçekleri olduğu gibi anlatmak mümkünmüş hissini uyandırır. Ancak, bu gerçekler insanlar tarafından toplandığı ve bu gerçekleri ortaya çıkaran kaynaklar da büyük oranda insanlar tarafından oluşturulduğu için, her hikâye taraflıdır.”

Tarihi, olan biten herşeyin, hakikati gösteren, kusursuz ve eksiksiz anlatımı ve tarihçiyi herşeyi tarafsızca kaydededen uslu bir memur sanmak, 17. yüzyılda belki geçerli bir varsayım ve tanımlama olabilirdi, günümüzde; özellikle yeni gelişmelere yeni bakış açıları getirilmezse, insanlık tarihinin anlaşılmaz hale gelme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu görebilmek için kâhin olmaya gerek var mı?

chronicle1Hepimiz aslında biliyoruz da söyleyecek söz arıyoruz…
20. yüzyılın en önemli yazarlarından birisi olarak nitelendirilen, 1982 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, tüm Latin Amerika’da Gabo olarak tanınan ve 2014 yılında sonsuzluğa uçan Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez “Kırmızı Pazartesi” adıyla Türkçeleşen, “Chronicle of a Death Foretold / İspanyolca: Crónica de una muerte anunciada” adlı ölümsüz eserinde, Kolombiya’da, çocukluğunu geçirdiği kasabada işlenen gerçek bir cinayetin öyküsünü anlatır.

Roman’ın ilk cümlesiyle, kimin ne zaman öldürüleceğini okuruz. Sorgulama/mülakat tekniği ile yazılmış bu kısa romanda sadece okuyucu değil, tüm kasaba ahalisi de kimin ne zaman öldürüleceğini önceden bilmektedir.

“Geleneksel Basın” için “Kırmızı Pazartesi” hızla yaklaşırken…
17. yüzyıla gelindiğinde tek yapraklı ve gazete diyebileceğimiz basılı ürünler çıkmaya başlamıştı, daha düzenli, kapsamlı ve çok sayfalı yayınlar için 18. yüzyıl başlarını beklemek gerekecekti. Ya bugün? İki saat önce basılmış bir gazete bile artık bize “eskimiş” geliyor…

En doğru habere ulaşmak için neden bir mikro blog sitesine bakıyor herkes? Neden çoğu zaman hiç bir yerle ilgisi olmayan insanların yazdıklarını izliyor?

Demek ki bizler, yani kasaba ahalisi de olacakları ve/veya olmakta olanı aslında biliyoruz…

Geleneksel basının 300 yıldan biraz fazla zamana yayılan doğuşu ve yükselişi, 21. yüzyıl tüm etkilerini göstermeye başladığında bir tür darmadağın olma noktasına hızla yaklaşmakta…

Bütün bunları “basılı bir dergi”nin kağıttan sayfalarında yayınlanacağını bilerek yazıyorum ama kalıcı olacak içeriğe dönüşümünün internette olacağını artık biliyorum. Basılacağı derginin dışındaki varlığının ve okunmasının sosyal medyada paylaşımla mümkün olacağını ve ilerde arama motorları üzerinden erişileceğini de biliyorum.

Her şey hızla hikâye olurken ya da her şey “Kırmızı Pazartesi”
Böylece şunu gözlemleyebiliyoruz, geleneksel basını hala çok önemsiyoruz; ama artık, yolun sonuna yaklaştığımızı da biliyoruz. Peki ne yapmalı?

Her şey o kadar hızlı oluyor ki, anlamak için belki onlarca yıl gereken dönüşümler bazen bir kaç hafta sürüyor. Benim kuşağım, evlerde telefon ve televizyonun olmadığı bir dünyanın çocukluğunu temsil ediyor. Şimdi ise, internetin olmadığı bir dünyayı bilmeyen insanlarla aynı koşullarda yaşıyoruz ve onların yükselişini kimimiz tedirgin, kimimiz korkulu, çoğumuz şaşkın, küçük bir kümemiz de övgü ve saygıyla izliyor.

Bu yazının ulaşmasını umduğumuz kümenin, övgü ve saygıyla izleyenleri kapsadığını umarak yazıyorum hepsini…

Değişim ve Dönüşüm mü? Yıkım ve Yeniden Yapılanma mı?
Teknoloji her yerde; evet, geçen yazıda Eric Emerson Schmidt’e atfen, teknolojinin görünmez olacak kadar yaygın hale gelmek üzere olduğundan söz etmiştik. Bu konunun bir de diğer yüzü var: Her yerde/ Her zaman olmakla birlikte teknoloji; erişilmesi giderek zorlaşan, karmaşıklaşan ve denetimi konusunda egemenlerin kaygılarının hudutsuz taleplere sürüklendiği bir olguya doğru evrilmekte…

Demokrasinin beşiği kabul edilen Büyük Britanya Krallığında sosyal medya sitelerine yasaklama getirme konusu ciddi ciddi tartışıldı: “İngiltere hükümeti dört gün boyunca ülkeyi kasıp kavuran yağma ve kundaklama olayları ardından kriz zamanlarında Twitter ve Facebook gibi sosyal iletişim ağlarını kapatıp kapatmamayı değerlendiriyor.

Başbakan David Cameron, istihbarat servisleri ve polisin, şiddet planlayanların iletişimlerinin engellenmesinin “doğru ve mümkün” olup olmadığını araştırdığını açıkladı.” [Kaynak]

Teknoloji her zaman herşeyi değiştirdi, bu dönüşüm ilk kez yaşanmayacak: İki taşı birbirine vurarak yakılan ilk ateşle başlayan bu değişim, geçtiğimiz binyıllarda uzun ve yavaş dönemlere kültürleşerek yayılır ve böylece dönüşüm süreçleri yönetilebilir hale gelerek kuşaklar arasında özümsenerek aktarılırdı. Şimdi artık durum çok vahim: Eğitim kurumları verili durumun neredeyse 15 yıl gerisinden gelmekte… Öğrendiğiniz ve öğreneceğiniz hiç bir şeyin hükmü yok…

Biri hariç: Öğrenmeyi öğrenmek…

Murat Şermet

1965 yılında İzmir'de doğdu. 1980-1991 yılları arasında matbaa sektöründe yayın-dağıtım-koordinasyon görevleri üstlendi. 1989-1992 yıllarında müzik ile ilgilendi. 1993'den 1996'ya kadar İstanbul'da kitabevi işletti. Bu dönemlerde gelecekbilim konusunda yazılar yazarken, internetle ilgili çalışmalar yürüttü, 1998 sonrasında, 3D modelleme, masaüstü yayıncılık, görüntü işleme, web teknolojileriyle uğraştı. 2000 yılında, İlk Özgürler adlı kitabını yayımladı. 2002'den günümüze yayıncılık, yazılım geliştirme ve BT hizmeti veren şirketlerde: İş geliştirme, içerik modelleme, web teknolojileri konularında koordinatörlük görevlerini yürütüyor.

Yorumlar

  1. Weisner’in vargısına Descartes’la yanıt verilmelidir. Tarih’e olasılıkların değişik tatlı dondurmaları tadılarak tat atanamaz. Herkes istediği açıyla ona yaklaşabilir. Sanılanın aksine bu çok olumlu bir sahnedir. Oysa dünya tini tıpkı Felsefe okumadığı yapamadığı, açımlayamadığı gibi korkunç bir klasizmi de tarih için yaşatır. Bu Tarih’in bir kesin yargılar evreni yapma hevesinden başkası değildir. Kimi tarihçi Osmanlının sonunu kaçınılmaz görür kimi de anı etkinliğinde saygı duruşuna katılmayanları bugünün yeniçerileri olarak. Kemal’in iktidarına kendi atası gibi bakanda olabilir despot devir addeden de.

    Weisner’e göre her tarihçi birer monisttir ve nesnel tarih bu yüzden yazılamaz. Ona katılmıyorum. Çünkü herkesin monist olması nesnelliği yeryüzünden silecek bir yasa olamaz. özgür bakış açılarının biraraya gelemeyeceğini iddia ediyor görünüyor. Herhalde Hegel ve Kant okumamış, Descartes çözümlememiş olmalı. Bu budala yasa, olsa olsa boş kafalı, klasizme köle, despot ve moronların ülkelerinde yazdıkları çılgınca şeyleri kaale almalı. Zira gerçek özgür ve şeffafların ülkesinde modernler her ne kadar farklı düşünüyor olsalarda nesnel yazına hayat verebilir ve okur kitlesine potansiyel olabilirler.

    Kırmızı Pazatesi, Patlak Yeşil Torbalar gibi geleneksel yazına ömür biçmeler kanımca geçersizdir. Çünkü gelenekseller Türkiye’de de bir deyime girdiği şekliyle birer son sandal kavgacılarıdırlar. Modernler öngörü sahibidirler ama geleneksellerin bu niteliğe sahip olamayacaklarını da bilirler. Geleneksel zaten ölüme mahkumdur ve hiç önemi yoktur. Modernler gelenekselin ölümüne hemen her dalda kayıtsızdırlar. Çünkü geleneksel çekilmeli ki modern kendini göstersin. Zira saltık olarak azdırlar ve Weisner’in aksine yasa yapmak için sayısala değil ussal değişimde tam oydaşmaya bakarlar.

    Gelişim denilince Felsefe’de halen süren bir tartışma akla getirilmelidir. Değişim eski yada yeni, yavaş ya da hızlı birşeyleri değiştirecektir. Hatta doğası gereği kimine Devrim gibi de gelebilir. Peki gerçekten Değişim, Gelişim midir? İnternet hızlarının artışı, dronların yükselişi bir süreçtir peki ama erek nedir? Bilmek elbette bilmenin bilgisi, Felsefe’dir.

Yorum Ekle

Posta adresiniz, gizli kalacaktır.

İzin verilen HTML tagları, <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>