Intel, yeni nesil Arrow Lake serisi işlemcileri için Tayvanlı çip üreticisi TSMC’ye daha fazla sipariş vererek kendi çip üretim bölümüne olan güvenini sarsmış gibi görünüyor. Intel’in üretim kapasitesine dair yaşadığı sorunlar, yalnızca tüketici pazarında değil, aynı zamanda yapay zeka ve veri merkezi gibi kritik alanlarda da rekabet gücünü zora sokuyor.
Intel, kendi çiplerine olan güvenini kaybetmiş olabilir!
Özellikle Intel’in Lunar Lake ve Arrow Lake gibi işlemcileri için TSMC ile anlaşması, Intel’in dış kaynak kullanımına ne kadar yöneldiğinin bir işareti. Bu bağlamda, Arrow Lake serisi, şirketin dış kaynak kullanımıyla üretilen ilk ürün grubu olma niteliğini taşıyor ve Intel’in Foveros 3D paketleme teknolojisini entegre ediyor.
Intel, kendi çiplerine olan güvenini kaybetmiş olabilir!
Intel’in, TSMC’nin 3nm üretim teknolojisini kullanarak gelecek nesil yapay zeka GPU’ları olan “Falcon Shores” modellerini de üreteceği düşünülüyor. Bu hamle, Intel’in TSMC için önemli bir müşteri haline geldiğini gösterirken, üretim birimini elden çıkarma gibi bir seçeneğin de gündeme gelebileceğini düşündürüyor. Geçmişte, Intel Foundry biriminin büyük bir iş koluna dönüşmesini hedefleyen Intel, on milyarlarca dolarlık yatırımlar yapmasına rağmen, son dönemde finansal zorluklar nedeniyle bazı tesis projelerini ertelemek zorunda kaldı. Şirketin kendi işlemcilerini üretme konusunda bile zorluk yaşaması, yeni müşterileri kendine çekmesini engelliyor.
Intel’in 2025’te duyurmayı planladığı 18A (1.8 nanometre) üretim süreci ise bir dönüm noktası olarak görülüyor. Intel, bu yeni süreçte çip üretim liderliğini yeniden ele almayı amaçlıyor ve şimdilik bu süreçle ilgili her şeyin yolunda gittiğini belirtiyor. Ancak, Intel Foundry’nin geleceği, bu gelişmiş üretim sürecinin başarılı olup olmayacağına bağlı görünüyor.
ABD, uzun bir aradan sonra, dünyanın en güçlü nükleer olmayan patlayıcısı olarak kabul edilen Trinitrotoluen (TNT) üretimini yeniden başlatmak için Türk savunma sanayi firması Repkon’u tercih etti. Metal şekillendirme alanında yenilikçi çözümleriyle bilinen Repkon, ABD ordusuna Kentucky’de bir TNT üretim tesisi kurmak için 435 milyon dolarlık bir sözleşme imzaladı. İşte son dönemde çok konuşulan konu hakkındaki en önemli ve en çarpıcı detaylar…
ABD, en güçlü nükleer olmayan patlayıcı için Türk şirketiyle anlaşma yaptı
Bu yeni tesis, ABD’nin TNT üretiminde dışa bağımlılığını sona erdirecek ve ordunun mühimmat talebini karşılamada önemli bir rol oynayacak. Özellikle Ukrayna-Rusya savaşının da etkisiyle artan mühimmat talebine yanıt vermek isteyen ABD, 2026 yılına kadar ayda 100.000 mermi üretimi hedefliyor.
ABD, en güçlü nükleer olmayan patlayıcı için Türk şirketiyle anlaşma yaptı.
Repkon’un ABD’deki iştiraki olan Repkon USA tarafından inşa edilecek olan tesisin faaliyete geçmesiyle, ABD ordusunun temel mühimmat ihtiyacına zamanında erişimi sağlanmış olacak. Repkon, metal şekillendirme alanında geliştirdiği akıtarak sıvama (flowforming), kesme kuvveti ile sıvama (shearforming) ve sıcak dövme gibi özel tekniklerle dikkat çeken bir şirket olarak, ABD’nin bu alandaki ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik kritik bir adım atmış durumda.
Tümgeneral John T. Reim, bu tesisin ABD topraklarında 1986’dan beri olmayan TNT üretimini geri getireceğini vurgularken, Repkon’un bu projede sağladığı teknolojik çözümler ve uzmanlık ABD’nin savunma sanayisinde dışa bağımlılığı azaltmayı hedefliyor.
SAS, yapay zeka portföyünü güçlendirmek amacıyla sentetik veri alanındaki öncü şirketlerden biri olan Hazy’nin yazılım varlıklarını satın aldı. Bu stratejik adımla, SAS, veri güvenliğini artırmayı ve müşterilerine yenilikçi çözümler sunmayı hedefliyor. Veri ve yapay zeka alanında liderliğini sürdüren SAS, hızla gelişen yapay zeka uygulamalarında müşterilerinin ihtiyaç duyacağı sentetik veri üretme yetkinliklerini sağlamayı amaçlıyor. Hazy’nin yenilikçi teknolojilerini bünyesine katarak, müşterilere verilerini daha güvenli ve etkili biçimde kullanma fırsatı sunarken, onların yeni senaryolar deneyerek rekabet avantajı elde etmelerine olanak tanıyor.
SAS, Hazy’i satın alarak yapay zeka portföyünü güçlendiriyor
SAS CEO’su Jim Goodnight, bu satın almayı “yeni nesil veri yönetimi ve yapay zekada önemli bir adım” olarak tanımlıyor. Hazy, sentetik veriyi kurumsal bir ürün haline getirme konusunda öncü olarak görülüyor ve kategorisinde en iyi yazılım sağlayıcılar arasında yer alıyor. Bu yenilikle birlikte SAS, SAS® Viya® platformuyla daha güvenli ve güçlü yapay zeka uygulamaları oluşturmayı planlıyor. Hazy’nin sentetik veri teknolojileri sayesinde, müşteriler veri erişimi veya kalitesiyle ilgili zorlukları aşarak yenilikçi araştırmalar gerçekleştirebilecek.
Sentetik veri, gizliliğe yönelik katı düzenlemelerin olduğu sağlık ve finans gibi sektörlerde yapay zeka çözümleri için büyük önem taşıyor. IDC Araştırma Direktörü Kathy Lange’e göre SAS’ın bu hamlesi, veri yetersizliği ve gizlilik sorunlarını çözmede önemli bir adım. Sentetik veriler, gerçek verilerin istatistiksel modellerini yansıtarak gizlilik ihlali riskini ortadan kaldırıyor ve analitik süreçler için mevcut veri kapsamını genişletiyor. Böylece veri bilimciler, daha sağlam ve güvenilir sonuçlar elde ederek yenilikçi çözümler geliştirebiliyor.
SAS CTO’su Bryan Harris, 2023’te işletmelerin yalnızca %5’inin üretken yapay zekayla sentetik müşteri verisi oluşturduğunu, ancak bu oranın 2026’ya kadar %75’e çıkacağının öngörüldüğünü belirtiyor. Bu gelişme, SAS’ın yapay zeka ve analitik alanındaki liderliğini güçlendirirken müşterilerin derinlemesine inovasyon ve araştırma yapabilmesine olanak tanıyor. SAS Data Maker’ın 2024 başında tanıtılmasıyla, Hazy’nin teknolojisinin entegrasyonu, orijinal veri setlerinin gizlilikten ödün vermeden istatistiksel olarak temsil edilmesini sağlayarak veriye dair süreçleri kolaylaştırıyor ve kaynak tasarrufu sunuyor.
Meta için son dönemde işler yolunda gitmiyor. Şirket, ABD Federal Ticaret Komisyonu’nun (FTC) Instagram ve WhatsApp satın alımlarıyla sosyal medya pazarında hakimiyet kurduğu ve tekel olduğu iddiasıyla açtığı antitröst davasında yargılanacak. İddiaların gerçekliği kanıtlanırsa Meta’nın WhatsApp ve Instagram’ı elden çıkarması gerekebilir.
Meta, WhatsApp ve Instagram’ı kaybedebilir
Aslında bu Meta için yeni bir durum değil. Zira, FTC ilk olarak 2020 yılında şirketin rakiplerini satın alarak sosyal medyadaki rekabeti engellediği ve tekel olduğu gerekçesiyle dava açtı. 2021’de ise söz konusu dava başvuruda bazı hataların bulunması nedeniyle reddedildi.
FTC,davasının reddedilmesine rağmen şirketin peşini bırakmadı. Kurum daha güçlü kanıtlarla ve bulgularla başvurusunu yenilerken, bu sefer işleri daha ciddi yürütüyor gibi görünüyor. Yargıç James Boasberg’in kurumun başvurusunu bu sefer kabul ettiği belirtiliyor. Meta’nın davanın düşürülmesi talebini ise büyük ölçüde reddedildi.
Meta, antitröst davasında kendini savunurken Instagram ve WhatsApp’ı satın almasının tüketicilere yarar sağladığını ve inovasyonu teşvik ettiğini öne sürüyor. Şirkete göre, bu satın alımlar FTC tarafından daha önce incelendi ve onaylandı.
Meta temsilcisi Christopher Sgro, şirketin YouTube, TikTok, X (eski adıyla Twitter) ve Apple’ın iMessage gibi diğer büyük sosyal medya platformlarla rekabet ettiğini söyledi ve bu alanda tekel oldukları iddialarını da net bir dille reddetti. Şu an için konuyla ilgili bilgiler kısıtlı olsa da, davada FTC’nin iddiaları haklı bulunursa Meta cephesinde sıkıntılı günler başlayabilir. Zira, kaynaklar şirketin WhatsApp ve Instagram’ı kaybetmesi ihtimalinin olduğunu söylüyor.
ASELSAN, Kıbrıs Barış Harekatının ardından Türkiye’ye uygulanan ambargolara yanıt olarak 49 yıl önce bugün 14 Kasım 1975’te kuruldu. ASELSAN heyeti, 49’nci kuruluş yıldönümü nedeniyle 14 Kasım’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ebedi istirahatgâhı olan Anıtkabir’i ziyaret etti.
ASELSAN Genel Müdürü Ahmet Akyol başkanlığındaki ASELSAN heyeti Aslanlı Yoldan geçerek Atatürk’ün mozolesine ilerledi. Akyol’un mozoleye çelenk bırakmasının ardından ASELSAN heyeti saygı duruşunda bulunarak İstiklal Marşını okudu.
ASELSAN heyeti, Anıtkabir ziyaretinde 49’uncu kuruluş yıldönümüne özel olarak tasarlanan kokartı yakalarında taşıdı. Atatürk’ün mozolesinde gerçekleşen törenin ardından ASELSAN Genel Müdürü Akyol, Misak-ı Milli Kulesine geçerek, Anıtkabir Şeref Defterini imzaladı.
Akyol, Şeref Defterine şu satırları yazdı:
“Saygıdeğer Atatürk, ASELSAN’ın 49’uncu kuruluş yıl dönümünü kutlamanın heyecanını yaşıyoruz.
Güvenlik güçlerimizin haberleşme ihtiyaçlarını yerli üretimle karşılamak amacıyla kurulan ASELSAN, bugün ülkemizin gurur kaynağı şirketlerinden birine dönüştü. Denizlerin altından uzayın derinliklerine kadar, Türkiye’nin ürettiği her platformda, ASELSAN’ın teknolojileri var.
“Büyümeye devam edeceğiz”
Milletimizin gözbebeği ASELSAN’ın başarıları, elbette Türkiye ile sınırlı değil. Bugüne kadar 90 farklı ülkeye ihracat yapmayı başardık. Dünyanın en büyük 42’inci savunma sanayi şirketi haline geldik. Geçtiğimiz yıl dünyanın en hızlı büyüyen 10 savunma sanayi şirketinden biri olmayı başardık. Elbette burada durmayacağız, ASELSAN’ı her anlamda küresel bir şirkete dönüştürecek hedeflerimizin peşinden koşacağız. 2030 sonunda dünyanın en büyük 30 savunma sanayi şirketinden biri olma hedefiyle yolumuza emin adımlarla devam ediyoruz.
Bu iddialı hedefi başarmak için, alanında en iyileri üretmeyi, oyun değiştirici teknolojiler geliştirmeyi, ihracat odaklı büyümeyi sürdüreceğiz. ASELSAN, kendine, insanına, gençlerine güvenen bir milletin neleri başarabileceğinin yaşayan bir örneğidir. Milli mücadeleyi başarıya taşıyan değerler, aynı zamanda ASELSAN’ın da değerleridir. 11 bini aşkın ASELSAN ailesi, hem şirketimizi büyütmeye hem de milletimize daha büyük gururlar yaşatmaya kararlıdır.
50’nci yaşımıza bir yıl kala, yeni başarılarla milletimizin yüzünü güldürmeye devam edeceğiz. Demir ağlarla ördüğünüz cumhuriyeti Çelik Kubbe ile zırhlandıracağız. Bizlere emanet ettiğiniz cumhuriyeti dünyada hak ettiği yere taşımak için daha fazla çalışmaya, daha fazla üretmeye devam edeceğiz. Ruhunuz şad olsun.”
2030 hedeflerine adım adım
49 yıldır Türkiye’ye teknolojide güven sunan ASELSAN, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin haberleşme ihtiyaçlarının milli imkanlarla karşılanması için 1975 yılında ambargolara yanıt olarak kuruldu. Türkiye’nin en büyük savunma elektroniği kuruluşu olan ASELSAN; Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfına (TSKGV) bağlı anonim bir şirket olarak başarı grafiğini her geçen gün yükseltiyor.
ASELSAN 49 yıldır denizlerin altından uzayın derinliklerine her alanda oyun değiştirici etkiye sahip ileri teknolojiler geliştiriyor. Dünyanın ilk 100 savunma sanayi şirketi listesinde 42’inci sırada yer alan ASELSAN, 2030 yılında global ölçekte en büyük 30 firma arasına girmeyi hedefliyor.
AselsaneXt vizyonu doğrultusunda alanında en iyi ürünleri üreten, oyun değiştirici teknolojiler geliştiren ve ihracat odaklı büyüyen bir dünya markası haline gelen ASELSAN, 49 yıldır ülkemizin ileri teknolojide dışa bağımlılığının azaltılmasına katkı sağlıyor. En önemli gücü sahip olduğu nitelikli insan kaynağı olan ASELSAN’ın, 11 bini aşan çalışanının büyük kısmı mühendislerden oluşuyor.
ABD’nin, Tayvan merkezli çip üreticisi TSMC’ye Çinli firmalar için 7nm ve altı çiplerin sevkiyatını durdurma talimatı vermesinin ardından şimdi de aynı kısıtlama Samsung için uygulanıyor. ABD’nin bu yeni hamlesi, halihazırda üretim kapasitesi ve siparişlerde sorun yaşayan Samsung’un Çin pazarındaki faaliyetlerine ağır bir darbe vurabilir. Bu yasakla birlikte Samsung, Çinli müşterilerine gelişmiş çip teknolojilerini sunamayacak ve şirket, Çin pazarı açısından ciddi kayıplarla karşı karşıya kalacak.
Samsung, Çin’e 7nm ve altı çip satışını resmen durduruyor
Kore merkezli teknoloji devi Samsung, bu yasak kararının ardından Çinli müşterilerini bilgilendirdi, ancak konuyla ilgili resmi bir açıklama yapmadı. Şirketin 3nm GAA üretim sürecinde uzun süredir karşılaştığı düşük verimlilik sorunu ve rekabetin de etkisiyle siparişlerde yaşanan düşüşler dikkate alındığında, ABD’nin aldığı bu yasak kararı Samsung için önemli bir meydan okuma anlamına geliyor. Ek olarak, yasak kararının Samsung’un Çin’deki faaliyetlerine maliyetinin ne kadar büyük olacağı henüz tam olarak bilinmiyor.
Samsung, Çin’e 7nm ve altı çip satışını resmen durduruyor.
ABD’nin uyguladığı bu çip kısıtlamaları, Çinli şirketler için 7nm ve altı teknolojilerde tek çözüm olarak SMIC’i bırakıyor. Ancak Çin’in en büyük yarı iletken dökümcü şirketi olan SMIC, son teknoloji EUV makinelerine erişim sağlayamıyor ve daha eski olan DUV ekipmanlarıyla üretim yapmak zorunda. Bu nedenle, Çinli şirketler için üretim kapasitesi ve ileri teknoloji süreçleri konusunda SMIC yeterli bir seçenek sunamıyor. Bu durum, yapay zeka ve GPU gibi çip talebi yüksek alanlarda Çinli firmaları zorlayacak gibi görünüyor.
Bu yaptırımlar kısa vadede Çinli şirketlerin yapay zeka alanında küresel rekabet gücünü azaltabilirken, uzun vadede Çin’i kendi yarı iletken tedarik zincirini oluşturma yönünde daha bağımsız adımlar atmaya teşvik edebilir. Çin’in yarı iletken üretim ekipmanlarını geliştirmeye yönelik çalışmaları hızlandırması, küresel teknoloji tedarik zincirinde değişimlere yol açabilecek potansiyele sahip. Ancak, bu geçiş sürecinde Çinli şirketlerin teknolojik ilerleme ve rekabet açısından zorlu bir döneme gireceği öngörülüyor.
İngiltere’nin en eski uydusu Skynet-1A, kimliği belirsiz bir kişi ya da grup tarafından yer değiştirildi ve bu beklenmedik hareketin arkasında kimin olduğu bilinmiyor. 1969 yılında, Ay’a ilk insan adımının hemen ardından fırlatılan Skynet-1A, İngiliz ordusu için stratejik bir iletişim görevi üstlenmişti ve ilk konumlandırıldığı yer, Afrika’nın doğu kıyısının üst kısmıydı. Uydu, 50 yıllık görevinin ardından doğal çekim kuvvetleriyle yavaş yavaş doğuya, Hint Okyanusu yönüne kayması bekleniyordu. Fakat bugün, uydunun Amerika kıtası üzerinde bulunduğu ve orijinal konumundan çok uzaklaştığı görüldü. Bu yer değişikliği, yörüngesel kuvvetlerle açıklanamıyor ve uydunun 1970’lerde bilinçli bir şekilde batıya doğru yönlendirilmiş olabileceğine dair bazı ipuçları bulunuyor. Ancak bu hareketin kimin tarafından ve hangi amaçla gerçekleştirildiği bilinmiyor.
İngiltere’nin uydusu Skynet-1A, resmen yer değiştirdi
Uzay danışmanı Dr. Stuart Eves, bu beklenmedik yer değişikliğinin ciddi bir risk yarattığını belirtiyor. Skynet-1A, uzun süre önce görev dışı bırakılmış bir uydu olmasına rağmen, uzayda çarpışma potansiyeline sahip bir konumda bulunuyor. Eves’e göre, bu eski uydu günde dört kez uzay enkazına tehlikeli derecede yakın bir konuma geliyor. Skynet-1A’nın İngiltere’ye ait bir uydu olması nedeniyle olası bir çarpışma durumunda sorumluluğun İngiltere’ye ait olacağı düşünülüyor. Dr. Eves ayrıca, uydunun son operasyonel aşamasına dair mevcut hiçbir kayda ulaşamadığını ve bu durumun ciddi bir belirsizlik oluşturduğunu ifade ediyor.
İngiltere’nin uydusu Skynet-1A, resmen yer değiştirdi.
Skynet-1A her ne kadar İngiltere’nin uydusu olarak bilinse de aslında Amerikan yapımı. 1969’da Amerikan Hava Kuvvetleri’ne ait bir Delta roketi ile fırlatılan uydu, ABD’li Philco Ford tarafından üretilmiş ve bir süreliğine Amerika tarafından yönetilmişti. İlk testlerin başarıyla tamamlanmasının ardından kontrol İngiltere Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne (RAF) devredilmiş, 1970’lerde ise uyduyu İngiltere’den yöneten ekipten emekli mühendis Graham Davison, uydu kontrolünün bir noktada tekrar ABD’ye devredilmiş olabileceğini, ancak bunun neden yapıldığını hatırlamadığını ifade ediyor. RAF’ın Haziran 1977’de uyduyu Amerikalılara bıraktığını öne süren eksik kayıtlar ise bu sürecin bir bakım çalışması kapsamında gerçekleştirildiğini iddia ediyor. Fakat yine de uydunun statüsüne dair belgelerin yetersiz olması, sürece dair pek çok bilinmeyeni gündeme getiriyor.
Günümüzde görev dışı bırakılmış eski uydular, uzayda “yörünge mezarlığı” olarak adlandırılan yüksek bir bölgeye taşınarak potansiyel çarpışma risklerinden korunuyor. Ancak bu uygulama, 1970’lerde uzayda sürdürülebilirliğin henüz yeterince düşünülmediği dönemde standart olarak uygulanmıyordu.
Netflix, reklam destekli abonelik hizmetinin dünya çapında 70 milyon kullanıcıya ulaştığını duyurdu ve bu artışın kısa süre içerisinde gerçekleşmiş olması, bu plana olan yüksek ilgiyi gözler önüne seriyor. Netflix, bu abonelik planını ilk olarak Ocak ayında tanıttığında 22 milyon aboneye ulaşmıştı; Mayıs ayına gelindiğinde bu sayı 40 milyona çıkmıştı. Şimdi ise, sadece birkaç ay içinde abone sayısı 70 milyona ulaşarak ciddi bir büyüme kaydetti. Bu büyüme, özellikle uygun fiyatlı abonelik seçeneklerine yönelen kullanıcıların ilgisinin ne kadar yoğun olduğunu gösteriyor.
Netflix’in reklamlı abonelik hizmeti tam 70 milyon kullanıcıya ulaştı
Netflix’in reklamcılık biriminin başındaki isim olan Amy Reinhard, reklam destekli abonelik planının tüm ülkelerde istikrarlı bir büyüme gösterdiğini ve yeni abone olan kullanıcıların %50’sinden fazlasının bu planı tercih ettiğini ifade etti. Bu durum, Netflix’in geniş bir kitleyi daha erişilebilir bir fiyatla kendine çekme stratejisinin başarılı olduğunu ortaya koyuyor. Reklamlı planın hızla benimsenmesinin altında, Netflix’in bu planı daha cazip hale getirme stratejileri yatıyor.
Netflix’in reklamlı abonelik hizmeti tam 70 milyon kullanıcıya ulaştı.
Özellikle yurtdışında, reklamlı planın daha yüksek bir çözünürlük sunması ve aynı anda iki cihazda izleme desteği sağlaması, kullanıcıların bu plana ilgisini artıran başlıca faktörler olarak öne çıkıyor.
Netflix, kullanıcıların platformda günde ortalama iki saat geçirdiğini belirtiyor. Bu yüksek kullanım oranı, reklam destekli planın izlenme sürelerine de olumlu bir katkı sunduğunu işaret ediyor. Platformun geçtiğimiz ay yayınladığı finansal raporda, abone sayısında 5 milyonluk bir artış yaşandığı ve dünya genelindeki toplam abone sayısının 282.7 milyona ulaştığı belirtildi. Bu verilere göre, Netflix’in reklam destekli hizmeti hem kullanıcı tabanını genişletmiş hem de şirketin genel büyümesine önemli bir katkı sağlamış görünüyor.
Alman Klim, rejeneratif tarım platformunu uluslararası alana taşımak için 22 milyon dolar topladı. Küresel gıda üretimi sera gazı emisyonlarının en az dörtte birini üretiyor ve bunun yüzde 80’inden fazlası tarımdan geliyor. Ancak bu etkiyi ele almak söylendiği kadar kolay değil çünkü ele alınması gereken çok fazla hareketli parça var.
Rejeneratif tarım desteği devam ediyor
“Rejeneratif” çiftçilik, çiftçilere karbon emisyonlarını azaltırken biyolojik çeşitliliği artırma ve toprağı zenginleştirme fırsatı sunduğu için, genellikle çeşitli sürdürülebilirlik hedeflerine doğru ilerleme kaydetmenin bir yolu olarak lanse edilir. Bu, doğrudan gıda üretimini ve dolayısıyla gıda tedarikini etkiler.
Berlin merkezli tarımsal teknoloji girişimi Klim, çiftliklerin rejeneratif çiftçiliğe daha kolay geçmesini sağlamak ve operasyonlarını uluslararası alanda genişletmek için çalışıyor, girişim yakın zamanda Avrupa’nın en büyük bankası BNP Paribas liderliğinde 22 milyon dolarlık bir Seri A finansman turu elde etti. Özellikle, bu tur bu yıl Avrupa’daki tarımsal teknoloji girişimleri tarafından toplanan en büyük turlardan biri.
Klim ile çiftçiler, rejeneratif uygulamalara geçişi planlamak, yürütmek ve finanse etmek için araçlara kavuşuyor. Buna toprak sağlığının, biyolojik çeşitliliğin, karbon yakalamanın ve emisyonların azaltılmasının geri kazanılmasıyla ilgili veriler de dahildir.
Çiftçiler ayrıca Klim’in platformunu kullanarak geçişlerinin ilerlemesini takip edebilir ve tedarik zinciri ortaklarına kanıtlayabilir, böylece tutulan karbon için gelir ödemeleri kazanabilirler. Klim daha sonra tedarik zincirlerine bağlı karbon “eklerinin” satışından komisyon alır ve çiftçiler bunları Klim’in pazaryerinde satarak gelir elde edebilirler.
Buna karşılık, gıda şirketleri tedarik zincirlerini daha yeşil hale getirmek için bu “ekosistem hizmetlerini” satın alabilir, özellikle de emisyon raporlama gereklilikleri arttıkça. Başka bir deyişle, bir çiftçiye “karbon çiftçiliği” için ürün veya sığır yetiştirip sattığı kadar ödeme yapılır.
Klim, 2020 yılında Berlin’de Robert Gerlach, Nina Mannheimer ve Adiv Maimon tarafından kuruldu ve girişimin son dört yılda 3.500 çiftçiye hizmet verdiği söyleniyor, bu da 700.000 hektarlık araziye denk geliyor ve Alman tarım arazilerinin yüzde 5’ini temsil ediyor. Müşterileri arasında artık Nestlé, Kaufland ve Aryzta gibi tarım devleri yer alıyor. Gerlach (CEO), dünyanın giderek daha fazla toprak kaybettiğini ve küresel toprakların çoğunun orijinal organik karbon stoklarının %50’sini kaybettiğini göz önünde bulundurarak “tarım arazilerinin yenileyici uygulamalara geçirilmesinin gerçek bir aciliyet olduğunu” söyledi.
Türkiye’nin önde gelen sanayi gruplarından Borusan, dijital dönüşüm ve küresel büyüme hedefleri doğrultusunda Amazon Web Services (AWS) ile stratejik bir iş birliği gerçekleştirdiğini duyurdu. Borusan Grubu’nun dijital dönüşüm süreçlerinde bulut teknolojilerinden faydalanmasını amaçlayan bu iş birliği, operasyonel verimliliğin artırılması ve global pazarlarda rekabet gücünün yükseltilmesine katkı sağlayacak.
Borusan Grubu, otomotiv, lojistik, enerji, üretim, makine ve güç sistemleri gibi alanlarda faaliyet gösteren şirketleriyle 3 kıtada ve 12 ülkede operasyonlarını sürdürüyor. AWS’in sunduğu küresel ölçeklenebilirlik, inovasyon liderliği ve maliyet etkinliği gibi hizmetlerden faydalanacak olan Borusan, bulut altyapısını kullanarak yapay zeka, makine öğrenimi ve Nesnelerin İnterneti (IoT) gibi teknolojilerle iş süreçlerini geliştirmeyi hedefliyor. Ayrıca, AWS’in sürdürülebilirlik odaklı teknolojileri sayesinde Borusan, çevresel hedeflerine ulaşmada da önemli bir destek alacak.
Borusan’ın AWS üzerinden kullanacağı başlıca servisler arasında Amazon EC2, Amazon S3, AWS Lambda ve Amazon RDS gibi bulut çözümleri bulunuyor. Bu hizmetler, Borusan Grubu’na esneklik, yüksek erişilebilirlik ve veri güvenliği sunarken, aynı zamanda operasyonel süreçleri modernize etmesine de yardımcı olacak. AWS’in sunucusuz bilişim çözümleri, Borusan’ın uygulamalarını daha verimli çalıştırmasını sağlarken, Amazon SageMaker gibi hizmetler büyük veri projelerinde yapay zeka çözümleri geliştirmelerine imkan tanıyacak.
Borusan Holding Strateji ve İş Geliştirme Genel Müdür Yardımcısı Deniz Emre Dağ, AWS ile yapılan iş birliği hakkında, Borusan’ın bulut teknolojilerindeki dönüşüm sürecine hız kazandıracağını ifade etti. Borusan BT Altyapı ve Bilgi Güvenliği Grup Direktörü Yaşar Sarcan ise iş birliğinin grup genelinde teknolojik esneklik ve maliyet verimliliğini artırarak küresel rekabette avantaj sağlayacağını belirtti.
AWS Türkiye Genel Müdürü Burak Aydın ise Borusan’ın bulut bilişimden yararlanma sürecine katkıda bulunmaktan memnuniyet duyduklarını ifade ederek, bu iş birliğinin diğer organizasyonlara örnek teşkil etmesini beklediklerini söyledi.
DeepL, Berlin’de düzenlenen DeepL Dialogues etkinliğinde gerçek zamanlı sözlü iletişim için geliştirdiği ilk sesli çeviri aracı olan DeepL Voice’u duyurdu. Yapay zeka destekli çeviri çözümleri sunan şirket, toplantılar ve yüz yüze görüşmeler için iki ayrı model olarak tasarlanan DeepL Voice ile dil engelini aşarak anlık iletişimde verimliliği artırıyor. Üstelik DeepL Voice, sanal ve fiziksel ortamlarda çok dilli iletişim imkanı sağlıyor.
DeepL Voice tanıtıldı!
DeepL CEO’su ve kurucusu Jarek Kutylowski, aracın yüksek güvenlik ve çeviri kalitesi sunacak şekilde geliştirildiğini belirtti. DeepL Voice’un güvenilir bir çözüm olarak geliştirilmesinde beta müşterilerden gelen geri bildirimlerin kritik rol oynadığını vurgulayan Kutylowski şunları söyledi:
“DeepL olarak yazılı çeviride lider konumdayız ancak gerçek zamanlı sesli çeviri alanında dile dayalı yeni zorluklar ortaya çıkıyor. Yarım bırakılan cümleler, telaffuz sorunları ve çeviri gecikmeleri konuşma sırasında yanlış anlaşılmalara yol açabiliyor. Bu tür sorunları en aza indirmek için kullanıcılarımızla beta programı sürecinde yakın temas halinde çalışarak tüm bu sorunları çözmeye odaklandık.”
DeepL Voice, iki farklı modelle kullanıcıların hizmetine sunuluyor:
Toplantılar için DeepL Voice:
Sanal toplantılarda dil engellerini kaldırıyor. Toplantıdaki katılımcılar, seçtikleri dilde konuşabiliyor ve diğer katılımcılar konuşmayı gerçek zamanlı çeviri altyazılarıyla izleyebiliyor. Bu sayede herkes ana dilinde iletişim kurabiliyor, toplantılarda anlaşılabilirlik artıyor ve katılımcıların dil nedeniyle kopukluk yaşama ihtimali ortadan kalkıyor.
Görüşmeler için DeepL Voice:
Mobil cihazlarla yüz yüze iletişimde kullanılmak üzere tasarlanan bu model, bir tarafın konuşmalarını karşı tarafa altyazı ile aktarıyor. Görüşmelerde kullanıcılar, aynı cihaz üzerinden çeviriyi takip edebiliyor ve ihtiyaç duyulan çeviri modları sayesinde iletişim daha kolay hale geliyor.
DeepL Voice, başlangıçta Almanca, Felemenkçe, Fransızca, İngilizce, İspanyolca, İsveççe, İtalyanca, Japonca, Korece, Lehçe, Portekizce, Rusça ve Türkçe olmak üzere 13 dilde sesli çeviri desteği sunuyor. DeepL, ilerleyen dönemlerde daha fazla dil eklemeyi planlıyor.
Ayrıca DeepL Translator aracılığıyla 33 dilde altyazı çevirisi imkanı da sunuluyor. Bu yeni teknoloji, aksan ve bağlam farkını dikkate alan geniş veri setleriyle eğitilmiş yapay zeka modelleri sayesinde yüksek doğruluk seviyesine ulaşıyor.
“DeepL Voice’tan önce yurt dışındaki şubelerimizi şirket projelerine dahil etmekte zorlanıyorduk. Toplantılar için DeepL Voice, ekiplerimizi gerçekten bir araya getirdi, şubeler arasındaki iletişim sorununu çözdü ve şirket çapında iş birliğini artırdı. Daha önce yalnızca bir dili destekleyen araçları denedik fakat DeepL Voice, şu ana kadar kullandığımız en kapsamlı araç.”
DeepL, bu yılın başında yazılı çeviri çözümü olan DeepL Write Pro’yu tanıtarak dikkat çekmişti. Çeviri kalitesi açısından GPT-4, Google ve Microsoft’un modellerini geride bırakan yeni nesil büyük dil modeli (LLM) ile teknoloji dünyasında öne çıkan şirket kısa süre önce Forbes 2024 Cloud 100 listesine girdi.
Mayıs ayında ise Index Ventures liderliğinde 2 milyar dolar değerleme ile 300 milyon dolarlık yatırım alarak büyümesini sürdürüyor. DeepL Voice da dünya genelindeki şirketlerin kullanımına hazır olarak piyasaya sunulmuş durumda.
Phoenix merkezli e-bisiklet üreticisi Lectric, geçen yılki XPedition modelinin ABD’de en çok satan kargo e-bisikleti haline geldiğini düşünüyor. Şirket şimdi ikinci neslini piyasaya sürdü
Şirket CEO’su Levi Conlow: “XPedition, piyasaya sürülmesinden bu yana sektördeki en çok satan ve en başarılı kargo e-bisikleti oldu ve bunun nedeni performans ve değerin eşsiz birleşimidir,” dedi. Conlow: “XPedition 2.0 ile bu taahhüdümüzü ikiye katlıyoruz. Birçok e-bisiklet fiyatının arttığı bir yılda bile, fiyatı artırmadan önemli yükseltmeler sunuyoruz; bunun, bu e-bisikletin devam eden başarısını daha da artıracağına inanıyoruz” dedi.
Kargo e-bisikleti ile taşıma
Yeni tasarlanan alüminyum şasinin güncellenmiş borulara sahip olduğu ve ek kargo taşıma potansiyeli için genişletilmiş bir dingil mesafesi sunduğu bildiriliyor, ancak yeni kargo e-bisikleti aynı 450 lb (204 kg) maksimum yük kapasitesiyle geliyor. 2.0 ayrıca 1.300 watt’tan fazla zirveye ulaşan, 85 Nm (62,7 lb.ft) tork üreten ve 28 mph’ye (45 km/sa) kadar pedal desteği sağlayan aynı 750-W M24 göbek motoruyla çalışıyor.
Kargo e-bisikleti, Sınıf 1, 2 veya 3 e-bisiklet olarak sürülebilir ve iddia edilen “daha yüksek güç seviyelerinde sınıfının en iyisi performans” için şirket içi bir tork sensörü kazanıyor. Bu, sürücüye beş PAS modunun her biri için önceden belirlenmiş bir güç seviyesi sağlayan Lectric’in PWR+ programlamasıyla birleştirilmiştir. Sonuç olarak, motor desteğine duyarlı, doğal bir his vermelidir. Shimano aktarma organları bu gezi için bir Altus 8 vitese yükseltildi.
Yeni model üç farklı pil konfigürasyonuyla opsiyonel olarak sunulabiliyor. Standart ebike, sele direğinin arkasına monte edilmiş tek bir 624-Wh pile sahip ve bu da şarj başına 60 mil (96,5 km) sürüş sağlıyor. Uzun Menzilli bir varyant, 120 mil (193 km) menzil için iki adet 48-V/13-Ah pille geliyor. Ayrıca, iki adet 48-V/17,5-Ah pille övünen ekstra bir Uzun Menzilli versiyon da var ve bu da, şarjlar arasında 170 mil (273,5 km) menzil anlamına gelebilir.
Hyundai, sürücülerden aldığı geri bildirimleri değerlendirerek gelecekteki araçlarında fiziksel düğmelere yeniden yer vereceğini açıkladı. Şirket, dokunmatik ekranlardan uzaklaşarak sürüş güvenliğini artırmayı ve kullanıcı deneyimini geliştirmeyi hedefliyor.
Son yıllarda otomobil üreticileri, araç içi dokunmatik ekranlara büyük yatırımlar yaparak geniş ve yüksek çözünürlüklü ekranlarla donatılmış gösterge panelleri geliştirdi. Ancak birçok sürücü, özellikle sık kullanılan klima ve ses ayarları gibi işlevleri dokunmatik ekran üzerinden kontrol etmenin zorlayıcı olduğunu belirtiyor. Hyundai, bu geri bildirimler doğrultusunda yeni nesil araçlarında fiziksel düğmelere dönüş yapacak.
Hyundai Design North America’nın (HDNA) Başkan Yardımcısı Ha Hak-soo, yapılan odak grup çalışmalarında sürücülerin dokunmatik ekran tabanlı kontrollerden memnun olmadığının ortaya çıktığını açıkladı. Sürücüler, acil durumlarda ekran üzerinden ayar yapmaya çalışırken stres yaşadıklarını ve bu durumun güvenliği tehlikeye attığını belirtti. Hyundai, bu sorunu çözmek amacıyla gelecekteki modellerinde daha fazla fiziksel düğme kullanacak.
Bu kararın arkasında güvenlik kuruluşu Euro NCAP’in aldığı yeni bir karar da etkili oldu. Euro NCAP, 2026’dan itibaren bazı işlevlerin fiziksel düğmelerle kontrol edilmesini zorunlu hale getirmeyi planlıyor. Güvenlik standartlarını artırma amacı taşıyan bu düzenleme, beş yıldızlı güvenlik derecesine ulaşmak isteyen otomobil üreticilerini fiziksel kontrol seçenekleri sunmaya yönlendiriyor.
Öte yandan Hyundai, tamamen dokunmatik ekranlardan vazgeçmiyor. 2027 yılı itibariyle ön camı kaplayacak yeni nesil ekranlar üzerinde çalışan şirket, bu ekranların büyük ölçüde sesli komutlarla çalışmasını planlıyor. Böylece sürücüler, ellerini direksiyondan ayırmadan birçok ayarı sesli komutlarla yapabilecek. Hyundai, fiziksel düğmeler ile gelişmiş ekranları dengeli bir yapıda sunarak, güvenli ve pratik bir kullanıcı deneyimi sağlamayı hedefliyor.
Son yıllarda yapay zeka (AI) alanında atılan büyük adımların ardından, OpenAI ve benzeri önde gelen teknoloji şirketleri, büyük dil modellerinin gelişiminde yeni zorluklarla karşılaşmaya başladı. Şirketler, veri ve hesaplama gücü ile ölçeklenen geleneksel yöntemlerin sınırlarına ulaştıkça, daha insansı düşünce yapısına sahip ve daha akıllı yapay zekalar geliştirmek için alternatif yaklaşımlar deniyor. OpenAI, bu doğrultuda “o1” adlı yeni modelini duyurdu. Bu model, geleneksel büyük dil modellerinden farklı olarak insan benzeri bir mantıkla karar verme yeteneği sunuyor. OpenAI’ın yeni modeli, yalnızca daha fazla veriyi işlemekle kalmayıp, uzmanların geri bildirimleriyle eğitilerek karmaşık matematiksel veya mantıksal problemleri çözmede daha etkin performans gösteriyor.
Yapay zeka teknolojisinde sınıra mı gelindi?
Araştırmacılar, o1 modelinde “test-time compute” olarak adlandırılan bir teknik kullanarak, modelin problem çözme aşamasında birden fazla olasılık yaratıp değerlendirmesini sağlıyor. Bu teknik, modelin tek bir yanıt yerine en uygun çözümü seçmesi için birkaç saniye boyunca çok adımlı bir düşünme süreci gerçekleştirmesine olanak tanıyor. OpenAI’da o1 üzerinde çalışan Noam Brown, bir modeli yüz bin kat daha büyütmek yerine, ona sadece birkaç saniye düşünme yetisi kazandırmanın daha etkili olduğuna inanıyor. Bu yaklaşım, yalnızca veri ve işlem gücü artırımıyla başarı sağlanan eski dönemin artık geride kaldığını işaret ediyor.
Bununla birlikte, veri ve enerji kaynaklarının tüketimindeki artış, daha verimli ve insansı yöntemlerin gerekliliğini ortaya koyuyor. Günümüzde birçok yapay zeka modeli, mevcut veri kaynaklarının çoğunu tüketmiş durumda ve enerji maliyetleri hızla artıyor. Bu koşullar altında, OpenAI ve diğer laboratuvarlar maliyeti düşürerek daha verimli donanımlar geliştirme arayışına giriyor. Firmalar çıkarım süreçlerinde daha düşük maliyetli donanımlar kullanmayı planlıyor ve Sequoia Capital’in ortaklarından Sonya Huang, bu gelişmenin devasa veri kümeleriyle çalışan sistemlerden çıkarım için bulut tabanlı sunuculara doğru bir geçişi işaret ettiğini belirtiyor.
Özetle, bu yeni yaklaşımlar, yapay zekaların insana daha yakın düşünme yeteneğine sahip olması için karmaşık ancak daha verimli modellerin geliştirilmesini hedefliyor. OpenAI ürün müdürü Kevin Weil’in belirttiği gibi, şirketler bu modelleri hızla daha iyi hale getirmenin yollarını ararken, sektördeki rekabet hız kesmeden devam ediyor.
Dünyanın en büyük batarya üreticisi olan Çin merkezli CATL‘nin kurucusu ve yönetim kurulu başkanı Robin Zeng, ABD’de yeniden Başkan seçilen Donald Trump‘ın, Çin yatırımlarına izin vermesi halinde ABD’de bir batarya fabrikası kurmayı değerlendireceğini açıkladı. Elektrikli araç sektöründeki kritik rolüyle bilinen CATL Trump, ABD pazarındaki varlığını güçlendirme fırsatlarını araştırıyor.
Zeng, Reuters’a yaptığı açıklamada, “Başlangıçta ABD’ye yatırım yapmak istediğimizde hükümetten olumsuz yanıt aldık. Ancak ben her zaman açık fikirliyim,” dedi. Trump ise seçim sürecinde yaptığı açıklamalarda, Çin’den yapılan otomobil ithalatını kısıtlama planlarından bahsetmiş ancak Çinli otomobil üreticilerinin ABD’de üretim yapmalarına karşı olmadığını dile getirmişti. CATL Trump başkanlığında Trump, “Teşvik vereceğiz ve eğer Çin ve diğer ülkeler burada üretim yapmak isterse, fabrikalarını burada kuracaklar ve Amerikalı işçileri işe alacaklar” şeklinde konuşmuştu. Zeng, Trump’ın bu açıklamalarının kendisini ABD’de bir genişleme düşüncesine yönlendirdiğini belirtti ve “Umarım gelecekte yatırımlara açık olurlar,” diye ekledi.
CATL Trump, şu anda ABD pazarında batarya üretim lisans anlaşmaları yoluyla sınırlı bir varlık gösteriyor. Bu kapsamda Ford, CATL ile yaptığı anlaşma doğrultusunda Mustang Mach-E ve F-150 Lightning modelleri için uygun maliyetli lityum fosfat bataryalar üretecek bir fabrika kurmayı planlıyor. Tesla‘nın da benzer bir lisans anlaşması ile batarya üretmeye hazırlandığı ve bu fabrikanın 2025’te faaliyete geçmesinin beklendiği bildiriliyor.
CATL Trump ile dünya elektrikli araç batarya pazarında %36,7’lik pazar payıyla lider konumunda bulunuyor. Şirket, Tesla’nın Şangay fabrikasına batarya tedarik etmekle kalmayıp, Çin’in önde gelen elektrikli araç üreticilerinden Nio, Li Auto ve Xiaomi’ye de batarya sağlıyor.
Samsung Foundry’nin 3nm GAA teknolojisi ile ilgili üretim hedeflerini karşılayamaması, şirketin yarı iletken yarışında önemli bir dezavantaj yaşamasına yol açıyor. İşte son dönemde çok konuşulan konu hakkındaki en önemli ve en çarpıcı detaylar…
Samsung, çip üretim hedefini gerçekleştiremedi
İlk ve ikinci nesil 3nm süreçleri için hedeflenen %70’lik verim oranına yaklaşamayan Samsung, ilk nesilde %50-60 arası verim oranı elde ederken, ikinci nesilde bu oran %20 seviyesinde kalarak hedefin üçte birine bile ulaşamıyor. Bu düşük verim oranları, Qualcomm gibi büyük müşterilerin TSMC’ye yönelmesine neden oluyor ve Samsung’un 3nm GAA sürecine yönelik talebin azalmasına yol açıyor.
Samsung, çip üretim hedefini gerçekleştiremedi.
Samsung, 3nm GAA sürecinde yaşadığı sıkıntılar nedeniyle 2nm düğümü geliştirmeye daha fazla odaklanabilir. Rapora göre, Samsung, 2027’de piyasaya sürülmesi planlanan Galaxy S27 modellerinde kullanılmak üzere ‘Ulysses’ kod adıyla 2nm SF2P teknolojisiyle bir Exynos çipi geliştiriyor. Eğer bu süreçte başarı sağlayabilirse, Samsung, gelecek yıllarda yarı iletken pazarında daha güçlü bir konuma gelebilir.
Peki siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce Samsung firmasının yeni nesil ürünleri sektörde beklenen etkiyi yapabilecek mi? Siz daha önce hiç Samsung marka bir elektronik cihaz kullandınız mı? Yanıtlarınızı aşağıdaki yorumlar kısmından bizimle kolayca paylaşabilirsiniz. Görüşleriniz bizim için gerçekten çok değerli. Paylaşmaktan çekinmeyin! Yorumlarınızı büyük bir merakla bekliyoruz.
ABD Hava Kuvvetleri, F-16 savaş uçaklarına, pilotların savaş alanında daha yüksek farkındalıkla görev yapabilmelerini sağlamak amacıyla 3D uzamsal ses teknolojisi entegre ediyor. Bu kapsamda, Danimarkalı havacılık şirketi Terma ile 9 milyon dolarlık bir anlaşma yapılmış durumda.
F-16 savaş uçaklarına resmen 3 boyutlu uzamsal ses geliyor
Apple ve Sony gibi sivil alandaki büyük markaların uzamsal ses teknolojisinden ilham alan bu sistem, askeri kullanıma özel olarak geliştirildi. Yeni ses sistemi, geleneksel kokpit ses düzenindeki “kalabalık oda” etkisini azaltarak, pilotların çevresel seslere daha odaklı bir şekilde tepki verebilmesini amaçlıyor. 3D sesin yönsel özelliği, tehdit algısını güçlendirecek şekilde ayarlanmış durumda; örneğin bir füze uyarısı geldiğinde, pilot uyarının geldiği yönü anında algılayabilecek.
Bu gelişmiş teknoloji, pilotların kokpitte farklı radyo ve ses kaynaklarını konuma bağlı olarak duyabilmesini sağlıyor. Baş izleme teknolojisi ile entegre edilen sistem, pilotun baş hareketlerine göre seslerin yönünü sürekli güncelleyerek oldukça gerçekçi bir ses deneyimi sunuyor. Ayrıca, aktif gürültü engelleme özelliği sayesinde motor gibi arka plan sesleri azaltılarak, kritik uyarıların daha net duyulması sağlanıyor. Bu özellik, özellikle füze uyarıları ve hava trafik kontrol talimatları gibi hayati sesleri öncelikli hale getirirken, gereksiz seslerin geri planda kalmasına olanak tanıyor.
aşağıya yazacaklarımı özgün bir şekilde Türkçe dilinde yeniden ifade et. alt başlıklar ve maddeler olmadan sadece paragraflar şeklinde yaz
Terma’nın sunduğu verilere göre, bu sistemle donatılan F-16’larda, pilotların önemli uyarı seslerine tepkisi 1,5 saniye daha hızlı gerçekleşiyor. Bu hızlı tepki süresi, çatışma anlarında pilotların güvenliğini artırmak ve daha hızlı karar almalarını desteklemek açısından büyük önem taşıyor. Ayrıca, Terma’ya göre yeni ses sistemi, pilotların yorgunluğunu ve stres seviyesini azaltarak daha verimli kararlar almalarını sağlayacak bir avantaj sunuyor.
Son dönemde mali zorluklarla gündeme gelen işlemci devi Intel, çalışanlarına ücretsiz kahve ve çay ikramını yeniden başlattı. Ağustos ayında, şirketin 1,6 milyar dolarlık zarar açıklamasının ardından, maliyetleri kısmak adına sonlandırılan bu uygulama geri geldi. Intel’in ücretsiz yiyecek ve içecek programının yılda 100 milyon dolardan fazla maliyete yol açtığı belirtilirken, programın yalnızca kahve ve çay bölümünün yeniden devreye girdiği açıklandı.
Çalışanlarına gönderdiği mesajda Intel, “Günlük rutinlerimizde konforu artıran küçük detayların önemli bir rol oynadığının farkındayız. Ücretsiz içecek programının küçük bir adım olduğunu biliyoruz, ancak işyeri kültürümüzü desteklemek için anlamlı bir adım olmasını umuyoruz” ifadesini kullandı.
Intel, geçtiğimiz dönemde yalnızca mali sorunlarla değil, aynı zamanda toplu davalarla da gündemde yer aldı. Ocak 2023’te Core i7-13700K işlemci satın alan bir müşteri olan Mark Vanvalkenburgh, Intel’e karşı dava açarak şirketi kusurlu işlemci satmakla suçladı. Dovel & Luner hukuk firması tarafından açılan dava, diğer Intel müşterilerinin de katılımını bekliyor.
Vanvalkenburgh, Intel’in 13. ve 14. nesil Raptor Lake işlemcilerinde ekran kararmaları ve beklenmedik yeniden başlatmalar gibi sorunlar yaşadığını belirtti. Şirket, işlemcilerdeki bu sorunları kabul edip bir güncelleme sunmuş ancak bu güncellemenin, sorun yaşayan işlemcilerin problemlerini çözmediği iddia edilmişti. Davacı, Intel’in işlemcilerdeki kusurlardan haberdar olduğunu öne sürerek, şirketin ciddi bir tazminat ödemesini talep ediyor.
Intel’in mali sıkıntıları ve hukuki sorunlarla dolu bu dönemde ücretsiz içecek ikramını geri getirmesi, şirketin çalışan memnuniyetini artırmaya yönelik bir adım olarak görülüyor.
NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu, Plüton’un en büyük uydusu Charon’da karbondioksit ve hidrojen peroksit izlerini tespit ederek bilim dünyasına önemli bulgular sundu. 1978 yılında keşfedildiğinden bu yana dikkat çeken Charon, aşırı soğuk yüzeyi ve yaşam barındırma ihtimalinin yok denecek kadar az olmasıyla bilinirken, James Webb’in genişletilmiş dalga boyu sayesinde yüzeyden yansıyan ışığın detaylı analizi yapılabiliyor. 2022 ve 2023 yıllarında gerçekleştirilen dört gözlemde, Charon’un kuzey yarımküresinde bu gazların izlerine rastlanması, uydunun kimyasal yapısı hakkında derin bilgiler sağladı.
Plüton’un en büyük uydusunda karbondioksit izleri tespit edildi
Uzun süredir araştırmacılar, Güneş Sistemi’nin birçok bölgesinde yaygın bulunan karbondioksitin Charon’da da bulunduğundan şüpheleniyorlardı. Ancak bu gazın yüzeyde nasıl dağıldığı ve nerede yoğunlaştığı belirsizdi. Son analizler, karbondioksitin büyük ihtimalle uzay kayalarının çarpması sonucu yüzeye püskürdüğünü ve üst katmanlarda biriktiğini ortaya koydu.
Plüton’un en büyük uydusunda karbondioksit izleri tespit edildi.
Öte yandan, hidrojen peroksit izlerinin varlığı, uydunun yüzeyindeki su moleküllerinin güneş rüzgarları ve UV ışınları gibi radyasyon kaynaklarıyla etkileşime girmesi sonucu oluşabileceğini gösteriyor. Southwest Research Institute’dan Dr. Silvia Protopapa, bu durumun karbondioksitin iç katmanlardan yüzeye çıkmasıyla ilişkili olduğunu, çarpışmaların bu gazı yüzeye taşıdığını belirtiyor. Protoplaneter diskte yer alan karbondioksit, Charon ve diğer cisimlerin oluşum sürecinde önemli bir yer tutuyor.
Bu gözlemler, Charon’un kimyasal yapısı ve evrimsel süreci hakkında bilgi sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda Kuiper Kuşağı’ndaki diğer buzlu cisimlerin oluşumu hakkında da ipuçları sunuyor. Bu nedenle, Güneş Sistemi’nin dış kısımlarındaki buzlu yapılar ve onların evrimsel kökenleri hakkında yeni bilgiler edinmek açısından büyük bir önem taşıyor.