Aydem Enerji’nin yeni CEO’su Serdar Marangoz oldu

0

Aydem Enerji’nin üst yönetiminde bayrak değişimi yaşandı. Enerji sektöründe 20 yıla yakın tecrübesi bulunan ve son 15 yıldır Aydem Enerji grup şirketleri bünyesinde üst düzey sorumluluklar üstlenen Serdar Marangoz, Aydem Enerji CEO’su olarak atandı.
Elektrik üretimi, dağıtımı ve perakende alanlarında faaliyet gösteren, Türkiye’nin en büyük entegre enerji şirketlerinden Aydem Enerji’nin üst yönetiminde görev değişimi gerçekleşti.
Aydem Yenilenebilir Enerji Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Serdar Marangoz, 2018 yılından bu yana Aydem Enerji’de İcra Kurulu Başkanı (CEO) ve Aydem Yenilenebilir Enerji Yönetim Kurulu Başkanı olan İdris Küpeli’den 1 Kasım 2024 itibarıyla bayrağı devralıyor.
2009 yılından bu yana Aydem Enerji grubu içerisinde farklı pozisyonlarda üst düzey sorumluluklar üstlenen deneyimli isim, 1 Kasım 2024 itibarıyla yeni görevine başlayacak. Marangoz aynı zamanda, Aydem Yenilenebilir Enerji’deki Genel Müdürlük görevini de vekaleten sürdürecek.

Serdar Marangoz Hakkında

ODTÜ Elektrik–Elektronik Mühendisliği Bölümünden mezun olan Serdar Marangoz, yaklaşık 20 yıllık enerji sektörü tecrübesi bulunan kariyerine 2006 yılında Siemens AG’de başladı. 2009 yılından bu yana Aydem Enerji çatısı altında farklı şirketlerde üst düzey yöneticilik görevleri üstlenen Marangoz, sırasıyla Aydem Elektrik Piyasası ve Regülasyon Müdürü, Adm Elektrik Dağıtım ve Gdz Elektrik Dağıtım şirketlerinde İcra Kurulu Üyesi olarak çalışmalarını sürdürdü. 2019 yılında Aydem Enerji Ticaret Grup Başkanı (CCO) ve Aydem Yenilenebilir Enerji Yönetim Kurulu Üyesi olarak atandı. 2019 yılında atandığı Aydem Perakende ve Gediz Perakende şirketlerinin yönetim kurulu üyeliklerinin yanı sıra 2021 yılından itibaren genel müdürlük görevini de üstlendi. 2023 yılına kadar perakende grup şirketlerinin genel müdürlük görevini yürüten Marangoz, 25 Ekim 2023 tarihi itibarıyla Aydem Yenilenebilir Enerji Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olarak görev yapıyordu.

İçten yanmalı araç yasağı tamamen rafa kalkabilir!

0

BMW CEO’su Oliver Zipse, Avrupa Birliği’nin 2035 yılında içten yanmalı motorlu araçları yasaklama planından vazgeçmesi gerektiğini açıkladı. Daha önce benzer talepler Avrupalı diğer otomobil üreticilerinden de gelmiş olsa da, bu kadar üst düzey bir isimden böylesi bir çıkış ilk kez görülüyor.

İçten yanmalı araç yasağı tamamen rafa kalkacak

Zipse, bu hafta Paris Otomobil Fuarı’nda basına yaptığı açıklamada, elektrikli araç satışlarının beklenenden düşük, sübvansiyonların ise sürdürülemez olduğunu belirterek, yasağın artık gerçekçi olmadığını savundu. Ayrıca Zipse, AB’nin Çin’in pil tedarik zincirine olan bağımlılığını azaltmak istiyorsa 2035 içten yanmalı motor yasağını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini ifade etti. Reuters’a verdiği demeçte, “Avrupa’daki otomobil üreticilerinin piller için Çin’e daha az bağımlı hale gelmesini sağlamak adına, 2035 yılı için belirlenen %100 bataryalı elektrikli araç hedefine ulaşmak için kapsamlı bir karbondioksit azaltma paketi çerçevesinde düzenlemeler yapılmalı.

Başarıya ulaşmak için ise, politika belirlenirken teknolojiye bağlı olmayan bir yol izlenmesi şart.” şeklinde konuştu. Aslında Zipse’nin endişesi, Avrupa otomobil pazarının daralması ve yasağın Avrupa otomotiv endüstrisi için büyük bir tehdit oluşturması. Düşük fiyatlı elektrikli ve hibrit modelleriyle Çinli üreticiler, Avrupalı rakiplerine büyük bir baskı uyguluyor. Her ne kadar Avrupa Komisyonu, Çinli araçlara haksız rekabet gerekçesiyle %45’e varan ek gümrük vergisi getirse de, Çinli üreticiler Avrupa’da fabrika yatırımlarıyla bu vergilerden kurtulmayı hedefliyor.

Avrupa’da bataryalı ve şarj edilebilir hibrit araç satışları geçen yıla göre bu yılın ilk dokuz ayında %4 düşerken, elektrikli araç satışları Eylül ayında yıllık bazda %12 arttı. Ancak genel olarak Avrupa otomobil pazarı daralıyor ve Ağustos ayında satışlar %18,3 oranında düştü. Emisyon sınırlamalarına ulaşılamazsa, otomobil üreticilerini milyarlarca dolar ceza bekliyor. Örneğin Bloomberg’in analizine göre, BMW ve Mercedes bu yıl hedeflerine ulaşma yolunda ilerlerken, Volkswagen, Stellantis ve Renault’nun hedeflerini ıskalama riski bulunuyor.

ARM dizüstü bilgisayarlar pazar payını artıracak!

0

Apple’ın 2020 yılında piyasaya sürdüğü M1 işlemcisi ile birlikte ARM tabanlı dizüstü bilgisayarlar büyük bir ivme kazandı. M1, yüksek performansı ve enerji verimliliği ile Intel ve AMD gibi x86 işlemci devlerine meydan okuyarak dikkatleri üzerine çekti. Qualcomm da Snapdragon X Elite işlemcisiyle Windows tarafında bu rekabete katıldı. Intel ve AMD de benzer işlemciler geliştirmeye çalışsa da, ARM’nin yükselişi devam ediyor gibi görünüyor.

ARM dizüstü bilgisayarlar pazar payını artırıyor

Araştırma şirketi TechInsights, 2029 yılına gelindiğinde tüm dizüstü bilgisayarların %40’ının ARM işlemci kullanacağını öngörüyor. Bu tahmin, ARM CEO’su Rene Haas’ın, ARM tabanlı Windows bilgisayarların pazar payının önümüzdeki beş yılda %50’yi aşacağı yönündeki açıklamasıyla da örtüşüyor. Şu anda küresel pazarda %18 olan ARM işlemcili dizüstü bilgisayarların payının, 2025’te %20’ye ve 2029’da %40’a ulaşması bekleniyor. Hatta gelir bazında bakıldığında, Apple’ın yüksek fiyatlı ürünleri sayesinde bu oranın %52’ye kadar çıkabileceği düşünülüyor.

Rekabet önümüzdeki sene daha da kızışacak gibi görünüyor. Qualcomm’un yanı sıra, MediaTek ve Nvidia ortaklığıyla geliştirilen yeni bir işlemci de TSMC’nin 3nm teknolojisiyle piyasaya sürülecek. Bu yeni işlemci, yüksek performansı ve enerji verimliliği ile x86 işlemcilere bir darbe daha vurabilir. Yine de bazı uzmanlar, Intel ve AMD’nin yeni nesil x86 işlemcilerinin, ARM’nin en büyük avantajı olan pil ömrü avantajını neredeyse yok ettiğini savunuyor. Özellikle Intel’in TSMC’nin 3nm üretim sürecini kullanan yeni Lunar Lake işlemcileri, pil ömrü konusunda oldukça başarılı sonuçlar veriyor.

Ayrıca, ARM işlemcili Windows bilgisayarların uygulama ve oyun uyumluluğu konusunda da bazı soru işaretleri bulunuyor. Sonuç olarak, ARM’nin geleceği ve başarısı henüz net değil ve zamanın bize göstereceği bir konu.

Sınırsız jeotermal enerji mümkün olabilir!

0

Jeotermal enerji, uzun zamandır temiz ve sürdürülebilir bir enerji kaynağı olarak görülüyor. Ancak bu kaynağın potansiyeli, genellikle volkanik olarak aktif bölgelere yakın alanlarla sınırlı kalıyordu. Ancak İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü (EPFL) tarafından yapılan çığır açan bir araştırma, jeotermal enerjiye bakış açımızı kökten değiştirebilecek nitelikte.

Sınırsız jeotermal enerji mümkün olabilir mi?

EPFL’nin Deneysel Kaya Mekaniği Laboratuvarı (LEMR) araştırmacıları, dünyanın derinliklerindeki aşırı sıcak ve basınçlı ortamlarda bile kayaçların kırılabileceğini kanıtladı. Bu keşif, “süperkritik” jeotermal enerjiye ulaşmanın önündeki en büyük engellerden birini ortadan kaldırıyor. Peki, süperkritik jeotermal enerji neden bu kadar önemli?

Sınırsız jeotermal enerji mümkün olabilir mi?

Dünya yüzeyinin kilometrelerce altında, suyun 400 santigrat dereceyi aşan sıcaklıklarda “süperkritik” bir hale geldiği bir enerji hazinesi yatıyor. Bu haldeki su, hem sıvı hem de gaz gibi davranarak geleneksel jeotermal enerjiye kıyasla 10 kat daha fazla enerji üretebiliyor. Dahası, bu derinlikteki sıcaklık farkları dünyanın hemen her yerinde sınırsız bir enerji kaynağı sunabilecek potansiyele sahip.

Ancak bu devasa enerji kaynağına ulaşmanın önünde bugüne kadar aşılması neredeyse imkansız gibi görünen bir mühendislik engeli duruyordu: 10 kilometre ve daha derinlere inebilmek. Bu derinliklerdeki kayaçlar, yüzeye yakın kayaçlardan çok daha farklı davranışlar sergiliyor. Aşırı sıcaklık ve basınç altında yumuşak ve plastik bir hal alan bu kayaçların, suyun geçişine izin verecek şekilde kırılabileceği düşünülmüyordu.

İşte tam bu noktada EPFL araştırmacıları devreye giriyor. Gelişmiş laboratuvar deneyleri ve bilgisayar modelleri kullanarak derin yer kabuğu koşullarını taklit eden LEMR ekibi, bu aşırı derinliklerdeki kayaçların belirli koşullar altında yine de kırılabileceğini gösterdi. Yumuşak ve plastik yapılarına rağmen, kayaçların iç yapısındaki bazı özellikler, kontrollü bir şekilde çatlatılmalarına ve süperkritik suyun dolaşabileceği yollar oluşturulmasına imkan tanıyor.

Bu bulgular, sınırsız jeotermal enerji hayaline bir adım daha yaklaşmamızı sağlıyor. Eğer EPFL araştırmacılarının keşifleri gerçek dünya koşullarında da uygulanabilirse, gelecekte dünyanın enerji ihtiyacını karşılayacak temiz ve tükenmeyen bir kaynağa kavuşabiliriz. Ancak bu noktada henüz aşılması gereken bazı teknik zorluklar olduğunu da unutmamak gerekiyor. Yüksek maliyetler, derin sondaj teknolojilerindeki mevcut sınırlamalar ve çevresel etkiler gibi konular, süperkritik jeotermal enerjinin ticari olarak yaygınlaşması öncesinde ele alınması gereken önemli sorunlar arasında yer alıyor.

Çip üreticisi ASML, finansal kriz mi yaşıyor?

Hollandalı çip üretim devi ASML’nin son açıklamaları, tüm dünyada teknoloji borsalarında deprem etkisi yarattı. Şirketin 2025 yılı için finansal hedeflerini aşağıya çekmesi, sadece kendi hisselerinin değil, global çip piyasasının da büyük bir hızla değer kaybetmesine yol açtı. Peki, çip üretiminde kritik bir rol oynayan ASML’nin bu beklenmedik hamlesinin ardında yatan gerçek nedenler neler?

Çip üreticisi ASML, finansal bir kriz yaşıyor olabilir

ASML’nin açıklamalarına göre şirket, yapay zeka sektörü dışındaki alanlarda beklenen talebi yakalayamadı. Akıllı telefonlardan bilgisayarlara kadar geniş bir yelpazede kullanılan çiplere olan talepteki düşüş, üretici firmaların yeni fabrika yatırımlarını ve mevcut tesislerini modernize etme planlarını ertelemelerine neden oldu. Bellek yongası üreticileri de ellerindeki ekipmanları daha uzun süre kullanmayı tercih ederek ASML’nin yeni sipariş beklentilerine darbe vurdu.

Çip üreticisi ASML, finansal bir kriz yaşıyor olabilir.
Çip üreticisi ASML, finansal bir kriz yaşıyor olabilir.

Ancak ASML’nin karşılaştığı zorlukların sadece talep daralmasından ibaret olmadığı da bir gerçek. Şirketin açıklamasında özellikle dikkat çeken bir diğer nokta ise Çin’e yapılan satışlardaki belirsizlik. ABD’nin öncülük ettiği ve Hollanda’nın da desteklediği ihracat kısıtlamaları, Çin’in ileri teknolojiye erişimini engellemeyi hedefliyor. Bu durum, ASML’nin en gelişmiş ürünleri olan aşırı ultraviyole (EUV) litografi makinelerinin Çin’e satışını tamamen durdururken, daha düşük teknolojili derin ultraviyole (DUV) makinelerinin satışını da olumsuz etkiliyor.

ASML, ihracat kısıtlamalarının yarattığı belirsizliğe rağmen Çin pazarında varlığını sürdürmeye çalışıyor. Ancak 2024’ün ilk üç çeyreğinde şirketin toplam satışlarının %49’unu oluşturan Çin’in, 2025’te bu oranın %20’ye kadar düşmesi bekleniyor. Bu da ASML’nin kısa vadede gelirlerinde önemli bir azalma yaşayabileceği anlamına geliyor.

Sonuç olarak ASML’nin finansal öngörülerini aşağı çekmesi, global çip piyasasında yaşanan derin bir tedirginliğin göstergesi. Talep daralması, artan rekabet ve jeopolitik gerilimler, sektörün geleceğiyle ilgili soru işaretleri yaratıyor. ASML, çip üretim teknolojilerindeki lider konumunu korumaya çalışırken, şirketi ve tüm sektörü zorlu bir dönemin beklediği de bir gerçek.

Güneş panelleri, tarımsal verimliliği artırıyor!

Almanya’da tarım arazilerinin üzerine kurulan güneş enerjisi sistemleri, hem enerji üretiminde hem de tarımsal verimlilikte şaşırtıcı sonuçlar doğuruyor. Fraunhofer ISE şirketi öncülüğünde yürütülen geniş çaplı bir araştırma projesi, güneş panelleriyle tarım alanlarının bir arada var olabileceğini ve hatta birbirini destekleyebileceğini ortaya koyuyor. Araştırmacılar, “agrivoltaik” olarak adlandırılan bu sistemlerde panellerin altındaki bitkilerin kısmi gölgeden faydalandığını gözlemledi. Bu durum, özellikle sıcak iklimlerde sulama ihtiyacını azaltarak sürdürülebilirlik açısından önemli bir avantaj sağlıyor.

Güneş panelleri, tarımsal verimliliği nasıl artırıyor?

Proje kapsamında Konstanz Gölü yakınlarındaki bir elma bahçesine kurulan agrivoltaik sistem, daha ilk iki yılında umut vadeden sonuçlar verdi. Güneş panellerinin altında kalan ağaçlar, açık alandaki ağaçlara kıyasla %70 daha az pestisite ihtiyaç duyarken, sulama ihtiyacında da %50’lik bir azalma gözlemlendi. Üstelik sistem, beklenenin üzerinde bir performans göstererek tahminlerden %20 daha fazla elektrik enerjisi üretti. Araştırmacılar, bu başarının ardında bitkilerin yarattığı serinletici etkinin ve sistemin hava akışını optimize eden tasarımının yattığını düşünüyor.

Güneş panelleri, tarımsal verimliliği nasıl artırıyor?
Güneş panelleri, tarımsal verimliliği nasıl artırıyor?

Elma bahçesinde elde edilen başarılı sonuçlar, daha önce aynı bölgede farklı tarım ürünleriyle gerçekleştirilen bir başka çalışmayla da örtüşüyor. 2018 yılında yine Konstanz Gölü çevresinde kurulan bir agrivoltaik sistemde, kışlık buğday, patates, yonca otu ve kereviz yetiştirildi. İki yıl süren deneme süresi sonunda, kereviz veriminde %12’lik dikkat çekici bir artış sağlanırken, kışlık buğdayda %3’lük bir artış kaydedildi. Yonca otunun veriminde ise %8’lik bir düşüş yaşandı. Araştırmacılar, proje sonuçlarının agrivoltaik sistemlerin arazi kullanım verimliliğini önemli ölçüde artırdığını ve gıda güvenliğiyle enerji üretimi arasında bir denge kurulabileceğini gösterdiğini vurguluyor.

Almanya’da şu anda 13 farklı lokasyonda kurulan pilot agrivoltaik tesislerde çalışmalar tüm hızıyla devam ediyor. Meyve ve sebzelerden tahıl ürünlerine, çayır ve orman alanlarından yeniden ağaçlandırma çalışmalarına kadar geniş bir yelpazede yürütülen bu araştırmalar, agrivoltaik sistemlerin geleceği hakkında umut vaat ediyor. Projenin, sadece Almanya’da değil, tüm dünyada tarım ve enerji sektörleri için yeni bir sayfa açması ve iklim değişikliğiyle mücadeleye önemli bir katkı sağlaması bekleniyor.

Akıllı saatlere otomatik eSIM aktivasyonu geliyor

Ericsson ve Turkcell, Türkiye’de giyilebilir teknolojilere yönelik kesintisiz eSIM aktivasyonu sağlamak amacıyla önemli bir adım attı. Turkcell, akıllı saatler gibi ikincil cihazlarda eSIM aboneliği ve aktivasyon işlemlerini tamamen otomatikleştirmek için Ericsson’un Secure Entitlement Server (SES) çözümünü devreye aldı. Bu iş birliği sayesinde Turkcell müşterileri, akıllı saat gibi cihazların içindeki eSIM’leri uzaktan aktif edebilecek ve yönetebilecek.

Ericsson’un SES çözümü, kullanıcıların cihazlarındaki eSIM’i, tek bir numara ve iki farklı IMSI ile etkinleştiriyor. Bu sayede aboneler, cihazlarından ses ve veri hizmetlerini daha esnek bir şekilde kullanabiliyor. Bu teknoloji, yalnızca akıllı saatler için değil, farklı giyilebilir teknolojilere de destek sunarak dijital iletişimde devrim yaratmayı hedefliyor.

Turkcell Şebeke Teknolojilerinden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Prof. Dr. Vehbi Çağrı Güngör, iş birliği hakkında yaptığı açıklamada, “Ericsson’un SES çözümü, müşterilerimize kesintisiz bağlantı sunarken, dijital dönüşümü hızlandırmamız için ihtiyaç duyduğumuz esnekliği sağlıyor. Giyilebilir teknolojiler, geleceğin dijital dünyasında önemli bir rol oynayacak” dedi.

Ericsson Türkiye Genel Müdürü Işıl Yalçın ise, “Türkiye’de giyilebilir cihazlar için sorunsuz eSIM aktivasyonunu sağlamak üzere Turkcell ile çalışmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Bu çözüm, Turkcell’in cihazlarını hızlıca etkinleştirmesine ve pazardaki zorlukların üstesinden gelmesine yardımcı olacak” ifadelerini kullandı.

Bu iş birliği, Turkcell ve Ericsson’un dijital dönüşümdeki öncü rolünü bir kez daha gözler önüne seriyor. Giyilebilir teknolojilerin yaygınlaşması ve eSIM otomasyonunun hız kazanmasıyla, Türkiye’de daha gelişmiş bir dijital altyapı için önemli bir adım atılmış oldu.

İnsan seviyesinde yapay zekâ 10 yıl içinde gelebilir!

0

Meta’nın Yapay Zekâ Şefi Yann LeCun, geleceğin yapay zekâ modellerinin insan seviyesinde zekâya ulaşması için 10 yıla ihtiyaç duyabileceğini açıkladı. Bu iddialı hedef, yapay zekâ dünyasını harekete geçirdi ve teknoloji meraklıları arasında büyük bir tartışma yarattı.

LeCun, insan seviyesinde zekâya ulaşmanın yolunun “Dünya Modelleri” adı verilen yapay zekâ mimarilerinden geçtiğini belirtiyor. Bu modeller, çevreyi daha geniş kapsamda anlamayı ve insan gibi düşünmeyi hedefliyor. Ancak bu seviyeye ulaşmanın zorluğunu ve teknolojinin şu anki durumunu göz önüne aldığımızda, en az 10 yıl gibi bir süreye ihtiyaç olduğunu vurguluyor.

Dünya Modelleri” fikri, yapay zekânın yalnızca belirli görevleri yerine getirmek yerine çevresel etkileşimleri daha derinlemesine analiz edebilmesi anlamına geliyor. Bu da yapay zekâ sistemlerinin insan gibi karar verme süreçlerine ve tahmin yeteneklerine sahip olmasını gerektiriyor. Yani, yapay zekâ dünyayı anlayıp yorumlayabilecek seviyeye ulaştığında, insan seviyesinde zekâya bir adım daha yaklaşmış olacak.

Bu yaklaşımın hayata geçirilmesi için gereken 10 yıllık süre, hem mühendisler hem de yapay zekâ araştırmacıları için büyük bir meydan okuma teşkil ediyor. Gelişmelerin hızla sürdüğü bu dönemde, teknolojik yeniliklerin ve algoritmaların sürekli güncellenmesi gerektiği ortada. Ancak Meta’nın bu süre zarfında büyük atılımlar yapmayı hedeflediği de biliniyor.

Yapay zekânın günlük yaşantımızdaki rolü artarak devam edecek

Uzmanlar, yapay zekânın günlük yaşantımızdaki rolünün artarak devam edeceğini ve bu gelişmelerin özellikle sağlık, ulaşım ve güvenlik gibi kritik sektörleri etkileyebileceğini belirtiyor. Dünya Modelleri’nin gelişimiyle yapay zekânın, yaşamımızda daha geniş bir yelpazede yer alması bekleniyor.

Meta’nın bu iddialı hedefi, yapay zekâ sektörünü daha da ileri taşıyabilir mi? 10 yıl sonunda insan seviyesinde bir yapay zekâya ulaşmak mümkün olacak mı? Bu soruların cevabı, gelecekteki teknolojik atılımlara bağlı olarak şekillenecek.

Boeing 777X projesi ertelendi! Peki neden?

Havacılık sektörünün merakla beklediği dev yolcu uçağı Boeing 777X, bir kez daha erteleme haberiyle gündemde. Boeing cephesinden yapılan açıklamaya göre, ilk olarak 2020 yılında gökyüzüyle buluşması planlanan 777X, tam altı yıllık bir gecikmenin ardından ancak 2026’da hizmete girebilecek. Şirketin CEO’su Kelly Ortberg, bu ertelemeyi kaçınılmaz kılan nedenleri sıralarken, aslında Boeing’in içinde bulunduğu çok yönlü krize de ışık tutuyor.

Boeing 777X projesi yine ertelendi

Ortberg’in açıklamalarına göre 777X, geliştirme aşamasında beklenmedik teknik zorluklarla karşılaştı. Yeni nesil motorların uçağa entegrasyonu, karmaşık kanat tasarımı ve yazılım alanındaki sorunlar, projenin önündeki en büyük engeller olarak öne çıkıyor. Ancak Boeing’in karşılaştığı tek sorun teknik aksaklıklar değil. Yoğun uçuş testleri sırasında tespit edilen ve giderilmesi zaman alan bazı hatalar da 777X’in sertifikasyon sürecini sekteye uğrattı. Motor arızaları ve uçuş kontrol sistemindeki kusurlar, bu hataların başında geliyor.

Tüm bunlara ek olarak Boeing’in üretim tesislerinde yaşanan işçi grevleri de 777X’in teslimatının gecikmesinde önemli bir rol oynuyor. Grevler nedeniyle üretimde yaşanan aksamalar, projenin zaman çizelgesini daha da öteledi. Boeing, küresel tedarik zincirindeki aksaklıkların da etkisiyle zorlu bir dönemden geçiyor. Bu durum, 777X’in yanı sıra şirketin diğer projelerini de olumsuz etkiliyor.

Elbette 777X’in ertelenmesi, uçağa yatırım yapan havayolu şirketleri cephesinde de hayal kırıklığı yarattı. Özellikle filosuna 777X’i katmak için gün sayan Emirates gibi dev şirketler, Boeing’in verdiği sözleri tutup tutamayacağını sorguluyor. Üstelik Boeing’in sorunları sadece 777X ile de sınırlı değil. Şirket, 2027 yılında 767 kargo uçağı üretimini durdurma kararı alarak orta boy kargo uçağı pazarında Airbus’a rakipsiz bir alan bırakacak gibi görünüyor.

Boeing ise tüm bu olumsuzlukların ve savunma-uzay bölümündeki mali kayıpların yarattığı baskı altında radikal bir yeniden yapılanma planını devreye koyuyor. Bu planın en dikkat çekici maddesi ise 17.000 çalışanın işine son verilmesi. CEO Ortberg, bu zorunlu küçülmeyi, şirketin “mali gerçeklerle yüzleşmesi” için atılmış bir adım olarak nitelendiriyor. Ancak bu kararın, Boeing’in geleceği üzerinde nasıl bir etkisi olacağını zaman gösterecek.

TROY’un yurt dışı kullanımını yaygınlaştıracak önemli iş birliği!

0

Bankalararası Kart Merkezi (BKM) ve UnionPay International arasında önemli bir stratejik iş birliği yapıldı. Bu yeni anlaşmayla birlikte, bankaların TROY ve UnionPay özellikli kartlar sunabilmesi için altyapı çalışmalarını hızlandıracak ve bu kartların uluslararası alanda kullanımı yaygınlaştırılacak.

Türkiye’nin ödeme ekosistemine güvenli ve teknolojik çözümler sunan BKM, dünyanın en büyük kredi kartı ağlarından biri olan UnionPay ile ortaklaşa çalışarak TROY’un yurt içinde olduğu gibi yurt dışında da güçlenmesine ortam hazırlayacak.

Türkiye’nin Ödeme Yöntemi TROY’un gelişimi için iş birlikleri artıyor

Bu anlaşma çerçevesinde Türkiye’deki finansal kuruluşlar gerekli altyapı geliştirmelerini tamamladığında TROY ve UnionPay özellikli kartlar müşterilere sunulacak. TROY kartlarının uluslararası geçerliliği artacak ve kullanıcılar bu kartlarla yurt dışı alışverişlerinde daha fazla ödeme seçeneği elde edecek.

Türkiye’nin Ödeme Yöntemi TROY’un gelişimi için iş birlikleri artıyor troy

Dünya çapında 200’e yakın ülkede geçerliliği bulunan UnionPay’in sunduğu indirim ve ayrıcalıklar, TROY ve UnionPay özellikli kart sahiplerine önemli avantajlar sağlayacak ve daha yaygın kullanım alanı sunacak.

BKM Genel Müdürü Ozan Deniz, iş birliğinin ardından şu açıklamaları yaptı;

UnionPay ile gerçekleştirdiğimiz bu iş birliği, TROY ve UnionPay özellikli kart kullanıcıları için yeni bir deneyim sürecini beraberinde getirecek. Öte yandan Türkiye’nin Ödeme Yöntemi TROY’un uluslararası
tanınırlığına da katkıda bulunacak. Böylece, TROY yurt içinde olduğu gibi yurt dışında da güçlenmeye
devam ederken, kart kullanıcılarının sınır ötesi alışveriş deneyimini geliştirmesi için bankalara olanaklar
sunulmuş olacak.

UnionPay International Orta Doğu Genel Müdürü James Yang ise şu ifadeleri kullandı;

BKM ile imzalamış olduğumuz bu anlaşma sayesinde sektör paydaşlarımızla ilişkilerimizin çok daha güçlü hale geleceğine inanıyorum. Türkiye’nin potansiyelini ve Türk bankacılık sektörünün ne kadar iyi seviyede olduğunu biliyoruz, UnionPay olarak buna uluslararası ödemelerde oluşturacağımız sinerji ile katkıda bulunmak istiyoruz. Bu amaçla UnionPay ve TROY özellikli kartların sunumu ve gelişimi için özveri ile çalışmayı sürdüreceğiz

Sonuç olarak, bu iş birliği bankacılık ve finans kurumlarının müşterileri için alternatif çözümler sunmasına ortam hazırlayacak ve aynı zamanda iki ülkenin de kart şemalarının gelişimine önemli bir katkı sağlayacak.

Adobe, görüntü ve ses düzenlemede devrim yaratacak!

Adobe tarafından, özellikle Firefly Video Model adlı video düzenleme için geliştirilen generatif AI modeli ve Premiere Pro’ya eklenen Generative Extend, video düzenlemede büyük kolaylıklar sunmayı hedefliyor.

Ancak, Adobe’nin duyurduğu yeni özellikler sadece bunlarla sınırlı değil. Photoshop ve Premiere Pro için de deneysel fotoğraf ve video düzenleme araçları geliştiriliyor. Henüz kesin çıkış tarihleri açıklanmayan bu araçlar, Adobe’nin “Sneaks” programı kapsamında test ediliyor.

Bu dokuz yeni özellik arasında en dikkat çekenlerden biri, Project Perfect Blend. Bu özellik, gölge oluşturmayı daha gerçekçi hale getiriyor. Ayrıca, görüntülerin doğal bir şekilde harmanlanmasını sağlıyor. Project Clean Machine ise fotoğraf flaşları, havai fişekler ve kameranın önünü kapatan objeleri kaldırarak fotoğrafları temizliyor.

Project In Motion, kullanıcıların özel şekil animasyonlarını sadece bir komut girerek videoya dönüştürmelerine olanak tanıyor. Ayrıca, Project Know How isimli araç, video dosyasının kaynağını internetten bulmaya yardımcı oluyor.

Bir diğer yenilik, Project Turntable ile 2D vektör sanatını 3D’ye çevirme imkanı sunuluyor. Kullanıcılar, vektör sanatını istedikleri yöne çevirebilir ve yapay zeka eksik kalan kısımları tamamlayarak düzgün bir 3D sanat eseri oluşturuyor. Project Super Sonic ise ses efektleri oluşturmayı kolaylaştırıyor. Kullanıcılar, bir nesneye tıklayarak ya da komut yazarak ses efektlerini oluşturabiliyor.

Adobe ayrıca, Microsoft Copilot entegrasyonunu Project Scenic ile sağlıyor. Bu araç, 3D sahne düzenleri oluşturup, kamera ve nesne konumlarını düzenlemeyi kolaylaştırıyor.

Generatif AI ile güçlendirilen Project Remix A Lot, kullanıcıların istedikleri şekil ve boyutlarda tamamen düzenlenebilir görüntüler oluşturmasına olanak tanıyor. Son olarak, Project Hi-Fi, çizimleri ve konseptleri yüksek kaliteli görüntülere dönüştürüyor. Bu görüntüler, Photoshop’a kolayca aktarılabiliyor.

Adobenin yeni özellikleri hakkında daha fazla bilgiye Adobe’nin YouTube sayfasından ulaşmak mümkün.

Prada ve Axiom Space tarafından üretilen yeni uzay giysisi tanıtıldı!

Axiom Space ve Prada tarafından, Apollo 17’den bu yana NASA’nın Ay’a insanlı ilk görevi olacak Artemis III için geliştirilen bu giysi, ilk kez Milan’daki Uluslararası Astronotik Kongresi’nde sergilendi.

AxEMU (Axiom Extravehicular Mobility Unit) adı verilen bu yeni uzay giysisi, kırmızı ve gri detayları ile alışılmış uzay giysilerinden daha şık bir görünüm sunuyor.

Prada ve Axiom Space, bu giysinin esneklik açısından önemli iyileştirmeler sağladığını ve astronotların sekiz saate kadar uzay yürüyüşü yapmalarına olanak tanıyacağını belirtti. Ayrıca giysi, Ay’ın güney kutbunun en soğuk sıcaklıklarında iki saate kadar dayanabilecek şekilde tasarlandı. Şirketler, ortak açıklamalarında Prada’nın tasarım ve ürün geliştirme ekibinin, Axiom Space mühendisleriyle birlikte çalışarak astronotları Ay’ın benzersiz koşullarından koruyacak malzeme tavsiyelerinde bulunduklarını ve bu zorlu çevre için özel özellikler geliştirdiklerini ifade etti.

Bu yeni uzay giysisi, Axiom Space, SpaceX ve NASA tesislerinde testlerden ve simülasyonlardan geçirildi. Giysi neredeyse tamamlanmış durumda ve kalan değerlendirmeler tamamlandıktan sonra, 2025 yılında nihai incelemeye tabi tutulacak. NASA’nın Artemis III görevi için başlangıçta 2025 yılı hedeflenmişti ancak bu tarih, 2026 yılı Eylül ayına ertelendi. NASA, bu görevi 2022 yılında Axiom Space’e vermişti.

Prada’nın böylesine ileri teknolojik bir projede yer alması, moda dünyasının işlevsel ve koruyucu ürünler tasarlama kapasitesini gözler önüne seriyor. Ayrıca, bu ortaklık, uzay keşiflerinde teknolojinin yanı sıra estetiğin de ne kadar önemli bir rol oynayabileceğini ortaya koyuyor. Gelecekteki uzay görevlerinde moda ve mühendisliğin nasıl bir araya geleceğine dair bu giysi, önemli bir örnek teşkil ediyor.

Girişimcilik kahvaltı buluşması ARDVENTURE Tekmer’de!

Girişimcilik ekosistemini bir araya getiren kahvaltı buluşmalarının 12.’si, StartupTeknoloji öncülüğünde, ARDVENTURE Tekmer ev sahipliğinde 19 Ekim Cumartesi günü gerçekleşecek. Bu etkinlik, girişimcilik dünyasında faaliyet gösteren kurumlar, kuruluşlar ve paydaşlar için önemli bir buluşma noktası olarak, yeni iş birliği fırsatlarının doğmasına katkı sağlamaya devam ediyor.

ARDVENTURE Tekmer’de yeni fırsatlar!

Her ay farklı bir lokasyonda gerçekleştirilen Girişimcilik Ekosistemi Kahvaltı Buluşmaları, ekosistemin önde gelen isimlerini bir araya getiriyor. Bu ayın ev sahibi ARDVENTURE Tekmer, teknolojik yenilikler ve girişim faaliyetlerini destekleyen, yatırımcılara ve girişimcilere değerli fırsatlar sunan bir teknoloji geliştirme merkezi olarak öne çıkıyor.

Girişimcilik ekosisteminin gücü

Bu buluşmalar, girişimcilerin ve yatırımcıların etkileşimde bulunarak deneyimlerini paylaştığı, ekosistemdeki yenilikleri yakından takip etme şansı bulduğu etkinliklerdir. StartupTeknoloji ekibi olarak, girişimcilik ekosistemine katkı sağlamak ve yeni iş birliklerini teşvik etmek amacıyla bu tür organizasyonları düzenlemeye devam ediyoruz.

Katılımcılara sunulacak fırsatlar

Katılımcılar, girişimcilik ekosisteminin önde gelen isimleriyle tanışma, fikir alışverişinde bulunma ve potansiyel iş birliklerini keşfetme imkanına sahip olacak. Aynı zamanda, ARDVENTURE Tekmer’in sunduğu avantajları yakından tanıma fırsatı da etkinlikte ele alınacak önemli konular arasında yer alacak.

Etkinliğe kayıt için

Etkinliğe katılmak isteyenler, ön kayıt için aşağıdaki linkten başvurularını gerçekleştirebilir.

[Başvuru Linki]

Havadan karbon toplayacaklar!

İki yıl önce kurulan Octavia, havadaki karbondioksiti yakalayıp yeraltında depolayan makineler üretiyor. Şirket, geliştirdiği teknolojiyi kullanarak bu yılın Şubat ayında karbon yakalamaya başladı ve mevcut iki cihazla yılda 50 ton karbon yakalama kapasitesine sahip.

Octavia, Kenya’da karbon yakalama çalışmalarını büyütme planları doğrultusunda 3.9 milyon dolarlık bir tohum yatırımı aldı ve aynı zamanda karbon kredisi satışlarından 1.1 milyon dolar gelir elde etti. Yatırım turuna Lateral Frontiers ve E4E Africa liderlik ederken, Catalyst Fund, Launch Africa, Fondation Botnar ve Renew Capital gibi yatırımcılar da katıldı.

Octavia’nın kurucu ortağı ve CEO’su Martin Freimüller, 2025 yılına kadar şirketin yıllık 1,500 ton karbon yakalama kapasitesine ulaşmasını hedeflediklerini söyledi. Octavia, karbondioksiti yakalayıp sıvı hale getiriyor ve daha sonra Cella Mineral Storage adlı bir ortak şirket tarafından yeraltına enjekte ediliyor. Bu süreç, karbondioksitin yeraltındaki volkanik kayaçlarla reaksiyona girerek karbonat mineralleri oluşturmasını sağlıyor.

Kenya, karbon depolama için uygun jeolojik yapısı sayesinde Octavia’nın tercih ettiği bir ülke oldu. Freimüller, Kenya’nın Doğu Afrika Rift Vadisi’nin, gözenekli volkanik kayaçlarla karbondioksiti depolamak için büyük bir kapasiteye sahip olduğunu belirtti. Ayrıca, Kenya’da bol miktarda bulunan yenilenebilir enerji, şirketin düşük maliyetli ve sürdürülebilir bir şekilde faaliyet göstermesini sağlıyor.

Octavia, operasyonlarını genişleterek daha fazla karbon yakalama kredisi sunmayı hedefliyor ve şu anda Danimarka merkezli Klimate dahil 12 müşterisi bulunuyor. Şirket, iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir rol oynamayı hedefliyor.

YouTube, gerçek videoların etiketlendiği bir yapıya geçiyor!

YouTube tarafından kullanıma alınan yeni “kamera ile çekildi” etiketi, Trupic adlı dijital içerik doğrulama hizmeti tarafından yüklü bir videoda görüldü. Trupic, YouTube’da C2PA İçerik Kimlik Bilgileri’ne sahip ilk otantik videoyu sunduğunu belirtti.

Geçen yıl, Leica gibi şirketler içerik kimlik bilgilerini donanımlarında uygulamaya başlamıştı. Ancak, bu kimlik bilgileri YouTube’un etiketlerini tetikleyip tetiklemeyeceği henüz belli değil. YouTube, bu yeni özelliği yüklenen videoların gerçekliğini doğrulamak için C2PA standardına dayanıyor, bu da yalnızca C2PA v2.1 veya üstünü destekleyen cihazlar ve araçlarla uyumlu videolar için geçerli olacağı anlamına geliyor.

YouTube’un yardım sayfasına göre, bu etiket, içerik üreticisinin videonun kaynağını doğrulamak ve ses ve görüntülerin değiştirilmediğini onaylamak için özel bir teknoloji kullandığını ifade ediyor. Ancak, videonun düzenlenmiş olması etiketi engellemiyor. Yine de, videonun C2PA standardına uygun olarak her aşamada doğrulanabilir olması gerekiyor. Zincirin bozulması, örneğin bir görüntüyü C2PA desteklemeyen bir cihazda kaydetmek, videonun özgünlük etiketini kaybetmesine neden olabilir.

Google, bu yıl başında AI ile üretilen içeriklerin tanımlanması için “değiştirilmiş veya sentetik içerik” etiketini başlatmıştı ve kullanıcıların AI ile üretilen videolarını gönüllü olarak işaretlemeleri gerekiyor.

YouTube’un bu yeni etiket sistemi, dijital içerik dünyasında şeffaflığı artırmayı amaçlıyor. Özellikle yapay zeka ile oluşturulan veya düzenlenen içeriklerin yaygınlaştığı bir dönemde, izleyicilere videoların kaynağını ve güvenilirliğini anlamaları için ekstra bir katman sunuyor. Bu adım, sahte içeriklerin yayılmasını önlemek ve orijinal içerik üreticilerini korumak için önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor.

Dünyanın ilk lityum sülfür pil gigafabrikası kuruluyor!

0

ABD merkezli süpermalzeme üreticisi Lyten, pil teknolojilerinde yeni bir çığır açmaya hazırlanıyor. Şirket, Nevada eyaletinde kuracağı devasa bir fabrika ile dünyanın ilk lityum sülfür pil üretim merkezine imza atacak. 1 milyar doları aşan bu yatırımla hayata geçirilecek olan fabrika, tam kapasiteyle çalışmaya başladığında yılda 10 GWh kapasiteli pil üretebilecek. İlk etabının 2027’de faaliyete geçmesi planlanan fabrikada, hem katot aktif malzemeleri hem de lityum metal anotlar üretilecek. Bu sayede silindirik ve kese formatlarında farklı pil hücreleri bir araya getirilebilecek. Lyten, bu teknoloji üzerinde 2023 Mayıs’ından bu yana Kaliforniya’daki pilot tesisinde çalışmalarını sürdürüyor.

Dünyanın ilk lityum sülfür pil gigafabrikası kurulacak

Şirket, üreteceği lityum sülfür pillerin başta mikromobilite, uzay ve savunma sanayi olmak üzere drone gibi farklı alanlarda da kullanılabileceğini belirtiyor. Zaten güçlü bir potansiyel müşteri ağına sahip olduklarını ifade eden Lyten, yeni gigafabrikayı artan talebi karşılamak için atılmış önemli bir adım olarak görüyor. Reno AirLogistics Park’ta 125 dönümlük bir alana kurulacak olan fabrika, 111.000 metrekarelik devasa bir alanı kaplayacak. İlk etapta yaklaşık 200 kişiye istihdam sağlayacak olan tesisin, son aşamada 1000’den fazla çalışanı bünyesine katması bekleniyor. Şirket, fabrikanın temelini 2025’in başlarında atmayı planlıyor.

Lyten, lityum sülfür pil teknolojisine olan inancıyla dikkat çekiyor. Şubat 2024’te Chrysler, şirketin geliştirdiği bu pilleri Halcyon isimli konsept elektrikli aracında kullanacağını duyurmuştu. Mayıs ayında ise Stellantis ve diğer ABD ve Avrupalı iş ortaklarına test etmeleri için lityum sülfür piller gönderilmişti. Lyten, bugüne kadar aralarında Stellantis’in de bulunduğu şirketlerden 425 milyon dolardan fazla yatırım aldı. Şirket ayrıca ABD Enerji Bakanlığı’ndan da pillerini geliştirmesi için 4 milyon dolar fon sağlamayı başardı.

Lyten CEO’su Dan Cook, Nevada’daki fabrikanın şirket için önemli bir dönüm noktası olduğunu belirtirken, lityum sülfür pillerin pil teknolojisinde büyük bir atılım olduğunu ifade ediyor. Geleneksel lityum iyon pillere göre %40’a kadar daha hafif olan bu piller, nikel ve kobalt gibi pahalı metallere ihtiyaç duymaması sebebiyle de büyük avantaj sağlıyor. Ancak lityum iyon pillere kıyasla daha kısa ömürlü ve daha az stabil olmaları, aşılması gereken bazı zorlukları da beraberinde getiriyor.

Airbnb, ev sahiplerine yardımcı olacak yeni bir özellik tanıttı!

Bu ağ, Airbnb platformunun kış dönemi yenilikleri kapsamında duyuruldu. Geçmişten günümüze, platformu kullanan ev sahiplerinin listeleme yapmaktan fiyat dinamiklerini anlamaya, müşterilerle iletişim kurmaktan temizlik ve bakım işlerine kadar birçok görevi yerine getirmesi gerekiyor.

Özellikle de birden fazla mülk yöneten ev sahipleri için bu süreç daha da karmaşık hale geliyor. Co-Host Network, bu duruma çözüm sunarak ev sahiplerinin diğer profesyonel ev sahiplerinden yardım almasını sağlıyor.

Airbnb, şimdiden 10 ülkede (Avustralya, Brezilya, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Meksika, İspanya, Birleşik Krallık ve ABD) 10.000 ev sahibini bu ağa dahil etti. Ağa dahil olan ev sahiplerinin en az 4.8 puana ve en az 10 konaklama deneyimine sahip olmaları gerekiyor. Bu yardımcı ev sahipleri, listeleme oluşturma, fiyat ve uygunluk ayarlama, misafir yönetimi, yerinde destek, temizlik ve bakım gibi görevlerde yardımcı oluyor. Ayrıca, bu hizmetler için kendi ücretlerini belirleyebiliyorlar. Ev sahipleri, Co-Host Network üzerinden yardımcı ev sahiplerinin yetenekleri ve hizmet ücretleri hakkında bilgi sahibi olabiliyor.

Bu yenilik, ev sahiplerine sadece mülklerini yönetmelerine yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda başka mülkleri yöneterek ek gelir elde etme fırsatı sunuyor. Airbnb’nin bu ağı tanıtması, ev sahiplerinin daha profesyonel bir şekilde çalışmasını ve daha fazla gelir elde etmesini amaçlıyor.

Ayrıca Airbnb, ev sahiplerine benzer mülklerin fiyatlarını görebilme, hızlı yanıtlar için özelleştirilebilir şablonlar ve iyileştirilmiş kazanç panosu gibi yeni özellikler de sunuyor.

İtalya, Starlink uydularını test edecek!

Elon Musk’ın SpaceX şirketi tarafından geliştirilen Starlink uydu internet hizmeti, İtalya’da kırsal ve internet erişiminin sınırlı olduğu bölgelerde bir umut ışığı olmaya hazırlanıyor. İtalya Başbakanlık Ofisi Müsteşarı Alessio Butti, Starlink uydularının kullanılacağı bu projenin, özellikle karasal altyapının yetersiz kaldığı bölgelerde internet erişimini yaygınlaştırmayı hedeflediğini belirtti.

Butti, İtalya’nın kuzeyinden güneyine birçok yerel yönetimle “uzay tabanlı hizmet” olarak adlandırılan bu teknolojiyi test etmek için görüşmelerin devam ettiğini açıkladı. Proje kapsamında mevcut internet altyapısı, uydu bağlantısı ile desteklenerek daha geniş bir kitleye hızlı ve güvenilir internet erişimi sağlanması amaçlanıyor. Bu adım aynı zamanda ülke genelinde fiber optik internet ağının yaygınlaştırılmasında yaşanan gecikmeleri telafi etmek için de önemli bir adım olarak görülüyor.

İtalya, pandemi sonrası Avrupa Birliği’nin ekonomik toparlanma planı kapsamında 2026 yılına kadar tüm ev ve iş yerlerinde saniyede en az 1 gigabit sabit hat internet hızına ulaşmayı hedefliyor. Ancak şu ana kadar bu hedefe giden yolda kaydedilen ilerleme, beklentilerin oldukça gerisinde kaldı. Devlet destekli fiber optik şirketleri Open Fiber ve FiberCop, AB fonlarından aldıkları 3.4 milyar Euro’luk bütçeyle bu projeyi hayata geçirmek için çalışmalara devam ediyor.

Starlink, halihazırda İtalya’da uydu internet hizmeti sunuyor ve 50.000’den fazla aboneye ulaşmış durumda. Yetkililer, bu yeni testlerle birlikte Starlink ve benzeri projelerin İtalya’nın dijital dönüşümünü hızlandırmada önemli bir rol oynayacağını umuyor. Müsteşar Butti, bu projelerin İtalya’nın 1 gigabit internet hedefine ulaşmasında kritik bir rol oynayacağına vurgu yaptı.

Güncel rakamlara göre Starlink, 100’den fazla ülke ve bölgede 4 milyondan fazla insanı yüksek hızlı internet ağına bağlıyor. Şu anda yörüngede 6.300’den fazla Starlink uydusu bulunuyor. Türkiye’de ise Starlink’in yolculuğu, düzenleyici kurumlardan gerekli onayları almayı bekliyor ve sürecin ne zaman tamamlanacağı henüz belirsizliğini koruyor.

Dünyanın ilk tamamen silikon anotlu bataryası görücüye çıktı!

0

Elektrikli araç sektöründe devrim yaratacak bir gelişme, Paris Otomobil Fuarı’nda gözler önüne serildi. Lityum seramik batarya üreticisi ProLogium Technology, %100 silikon anotlu bataryasını tanıtarak enerji yoğunluğu ve hızlı şarj konusunda çıtayı önemli ölçüde yükseltti. 14 Ekim’de gerçekleşen tanıtımda, bu yeni teknolojinin elektrikli araç endüstrisinin geleceğini şekillendireceği vurgulandı.

Dünyanın ilk tamamen silikon anotlu bataryası tanıtıldı!

ProLogium, bu yeni nesil lityum seramik bataryanın (LCB) geliştirilmesinde Alman FEV Group ile stratejik bir iş birliği yaptığını açıkladı. Bu iş birliği, ProLogium’un batarya hücreleri ve modüllerinden elektrikli araç batarya paketleri geliştirmeye doğru önemli bir adımını temsil ediyor. Bilindiği gibi lityum seramik batarya teknolojisi, geleneksel lityum iyon pillere göre enerji yoğunluğu ve şarj verimliliği açısından önemli avantajlar sunuyor.

Dünyanın ilk tamamen silikon anotlu bataryası tanıtıldı!
Dünyanın ilk tamamen silikon anotlu bataryası tanıtıldı!

ProLogium’un yeni silikon anot teknolojisi, enerji yoğunluğunu ve hızlı şarj kapasitesini artırmaya odaklanıyor. Şirketin açıkladığı verilere göre, bataryanın hacimsel enerji yoğunluğu şu anda 749 Wh/L seviyesinde ve 2024 sonuna kadar 823 Wh/L’ye ulaşması bekleniyor. Benzer şekilde, kütlesel enerji yoğunluğunun da 2024 sonunda 355 Wh/kg’a ulaşacağı öngörülüyor. Bu rakamlar, Lityum-Demir-Fosfat (LFP) ve Nikel-Manganez-Kobalt (NCM) bataryaların sunduğu performansın oldukça üzerinde ve elektrikli araçlarda menzil ve performans konusunda yeni bir dönemin kapılarını aralıyor. Ayrıca bu rakamların sadece hücre değil, sistem düzeyinde olduğunu da belirtmek önemli.

Bu etkileyici enerji yoğunluğuna ek olarak, TÜV Rheinland tarafından yapılan bağımsız testlerde bataryanın sadece 8,5 dakikada %80 şarj kapasitesine ulaşabildiği doğrulandı. Bu da mevcut şarj sürelerini %83,3 oranında kısaltıyor ve elektrikli araçların günlük kullanımını çok daha pratik hale getiriyor. ProLogium’un yeni teknolojisiyle donatılmış bir elektrikli araç, sadece 5 dakikalık bir şarjla yaklaşık 300 kilometre yol kat edebilir. Bu da endüstri ortalaması olan 30 dakikalık şarj süresini geride bırakıyor. ProLogium ayrıca, modüler hücre tasarımı sayesinde batarya onarımlarını kolaylaştırmayı ve hücre geri dönüşümünü hızlandırmayı hedefliyor.

Bununla birlikte, şirketin silikon kompozit anotla ilgili bazı detayları paylaşmaması dikkat çekici. Silikon içeren anotlar, pil hücrelerinin enerji yoğunluğunu artırıyor ve hızlı şarj kapasitesini geliştiriyor, ancak şarj ve deşarj sırasında önemli ölçüde genişleyip daralabiliyorlar. Bu durum, pil ömrünün kısalmasına neden olabilen mekanik baskıya yol açabiliyor. Bu nedenle, düşük silikon içeren anotlar şu anda sadece sınırlı sayıda seri üretim elektrikli araçta kullanılıyor; çoğu anot hala grafitten üretiliyor. ProLogium’un saf silikon anotla bu sorunu nasıl çözdüğü ise henüz net değil.

Şirket, daha yüksek enerji yoğunluğunun mutlaka daha uzun menzil sağlamak için değil, aynı menzile sahip daha küçük ve hafif bataryalar üretmek için kullanılabileceğini belirtiyor. Örneğin, yeni batarya teknolojisine sahip bir elektrikli araç, 55 kWh batarya ile geleneksel 83 kWh bataryaya sahip bir araçla aynı mesafeyi katedebilecek. Daha küçük batarya, aracın 300 kilogram daha hafif olmasını sağlayarak enerji tüketimini azaltacak ve menzilin artmasına katkıda bulunacak.

Ayrıca, daha küçük bataryanın CO2 ayak izini azaltması ve maliyetleri düşürmesi de bekleniyor. ProLogium bu teknolojiyi ne zaman piyasaya süreceğini henüz açıklamadı, ancak fuarda sergilenmesi, çok da uzak olmadığını gösteriyor.