Yatırım Okulu platformu yatırımcılara, yatırım dünyasındaki ürün çeşitliliği ve zenginliği içerisinde, alternatif yatırım ürünlerinin detaylı bilgileri ve riskleri açısından rehber olmayı amaçlıyor. A’dan Z’ye yatırıma dair tüm bilgileri kapsayan içerikleriyle, finansal okuryazarlık seviyesini ve hane halkının tasarruf yapma farkındalığını artırıyor. Diğer yandan sektöre dahil olmuş ve yatırım yapmaya başlamış kişilerin yatırımcı davranışlarını profesyonel seviyelere taşırken, yatırımcıların sermaye piyasalarına olan katılımını artırıyor.
Yatırım Okulu ile A’dan Z’ye Yatırım Yapmayı Öğrenmek mümkün hale geliyor
QNB Finansinvest Genel Müdürü Pamir Karagöz, “Finans alanında uzman bir kurum olarak, bu alandaki çalışmalarda öncü olmayı kendimize görev olarak benimsiyoruz. 7’den 70’e herkesin finansal okuryazarlığını artırmak ve yatırım dünyasını anlamasına katkı sağlamak amacıyla çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Düşük finansal okur yazarlık seviyesine sahip bireysel yatırımcılar, ürün ve hizmet seçimleri sırasında risk yönetimi yapamadıkları için hatalı tercihlerde bulunabiliyor. Ürünlere ait kısıtlı bilgiye sahip olmalarından dolayı çevredeki duyumlardan çok fazla etkileniyor. Bu platform bu kitlenin geniş ürün çeşitliliğini öğrenmesine, zengin içerikleriyle yatırım konusunda derinleşmesine olanak sağlayacak ve yol gösterici olacaktır. Birikimlerini doğru değerlendirmek isteyen ve alternatif getiri fırsatı arayan herkesi Yatırım Okulu platformumuzu takip etmeye davet ediyoruz.
Diğer yandan sürdürülebilirlik, günümüzde finansal başarının vazgeçilmez bir unsuru haline geldi. Artan çevresel ve sosyal bilinç, yatırımcıların ve tüketicilerin sürdürülebilirlik kriterlerini finansal karar alma süreçlerinde dikkate almalarına neden oluyor. Bu nedenle, finans şirketleri için sürdürülebilirlik sadece bir seçenek değil, aynı zamanda gelecekteki başarılarının temelini oluşturan bir gereklilik. QNB Finansinvest olarak sürdürülebilirlilk alanında yaptığımız tüm çalışmalarımızı QNB Finansbank “Dünyayla1” vizyonu altında gerçekleştiriyoruz. Finansal gelecekte başarı için sürdürülebilirlik stratejileri belirlemek ve uygulamak, finans şirketlerinin rekabet avantajını sürdürmelerini sağlayacak. Yatırımcılarımızı bu konuda da bilinçlendirmeye ve farkındalık yaratmaya özen gösteriyoruz.” dedi.
Dünyanın ilk ahşap rüzgar türbini kanatları Almanya’da kuruldu. Bu yeni kanatlar, mevcut cam elyafı ve karbon kompozit olanların çevresel etkisini önemli ölçüde azaltabilecek.
Ahşap rüzgar türbini kanatları önemli bir potansiyel
Alman rüzgar türbini kanadı üreticisi Voodin Blade Technology (Voodin), ahşap bazlı kanatlarının Almanya’nın Breuna kentindeki bir rüzgar türbinine ilk gerçek kurulumunu duyurdu. Bu 19.3 metre uzunluğundaki bıçaklar, lamine kaplama kereste (LVL) adı verilen bir şeyden yapılmıştır. Bu ahşap bazlı laminat malzemenin, rüzgar türbini kanatlarının yapımında kullanılan mevcut fiberglas ve diğer sentetik kompozitlerden daha sürdürülebilir olduğu düşünülmekte. Daha da önemlisi, bıçakların kullanım ömrü sona erdiğinde kullanımdan kaldırılması ve geri dönüştürülmesi daha kolay. Çoğu rüzgar türbini kanadının raf ömrü yaklaşık 20 ila 25 yıl olduğundan, eski kanatların değiştirilmesi ve imha edilmesi önümüzdeki yıllarda büyük bir baş ağrısı olacak.
Şu anda rüzgar türbini kanatlarının çoğu, yapıldıkları malzeme kolayca geri dönüştürülemediğinden ömrünün sonunda gömülüyor. Bu nedenle, Voodin’inki gibi ahşaptan yapılmış kanatlar, rüzgar türbinlerinin en büyük Aşil topuğundan birini, yani kanatların imalatı ve atılmasıyla ilgili doğal sorunları ortadan kaldırabilir. Bu amaçla, Voodin’in ahşap kanatları, rüzgar türbini teknolojisinin iddia ettiği yeşil referanslarını desteklemek için mükemmel bir çözüm olabilir.
Cam elyafı ve epoksi reçine gibi kompozit malzemeler yeniden kullanılamaz. Bu da hizmetten çıkarma sonrasında malzemenin israfına neden olur. Ahşap ise çok daha sürdürülebilir bir hammadde görevi görüyor. Voodin Blade Technology CEO’su Tom Siekmann: “Yaşam döngülerinin sonunda çoğu bıçak toprağa gömülüyor veya yakılıyor. Bu da, bu hızda 2050 yılına kadar 50 milyon ton bıçak malzemesi atığının ortaya çıkacağı anlamına geliyor. Çözümümüzle, yeşil enerjinin gerçekten mümkün olduğunca yeşil olmasına yardımcı olmak istiyoruz” diyor.
Voodin, karmaşık 3 boyutlu şekiller oluşturmada üstün olan CNC freze makinelerini kullanıyor. Sonuç olarak, üretim süreci son derece otomatik hale getirilerek üretim tesislerindeki kalıplara olan ihtiyaç ortadan kaldırılıyor. CNC frezeleme teknolojisi ayrıca her türlü bıçağın imalatında kullanılabildiği için daha fazla esneklik sağlıyor.
Şili’nin Atacama Çölü’ndeki Chajnantor Dağı’nda 18.500 feet yükseklikte bulunan 6,5 metrelik optik-kızılötesi TAO teleskopu şu anda dünyanın en yüksek teleskobu.
TAO, kendisinden önce en yüksek teleskop unvanına sahip olan MiniTAO adı verilen daha küçük bir versiyonun yerini alıyor. Madrid Üniversitesi’ne ait olan ve Bolivya’daki Chacaltaya Dağı’nda 5.191 metre yükseklikte yer alan Chacaltaya Gözlemevi’ni geride bırakıyor.
İlk beşte yer alan sonraki üç rekor sahibi de Şili’nin Atacama çölünde: James Axe Gözlemevi (17.100 feet), Atacama Kozmoloji Teleskobu (17.030 fit) ve Llano de Chajnantor Gözlemevi (kaynaklar değişiklik gösteriyor; yaklaşık 16.700 fit). Dünyanın en büyük gözlemevlerinin çoğu, açık gökyüzü nedeniyle Şili’nin kuzeydoğusunda, Bolivya’nın yakınında bulunan yüksek rakımlı bölgede inşa edilmiştir. Ülkenin bu tür projelere yönelik vergi muafiyetleri de yardımcı oluyor.
Bu kadar yüksekte olmak, havada çok daha az nem olması anlamına geliyor; TAO, orta kızılötesi de dahil olmak üzere “neredeyse tüm yakın kızılötesi dalga boylarını” gözlemleyebilir. Phys.org, dünyaya bağlı başka hiçbir teleskopun bunu yapamayacağını belirtiyor. Tokyo Üniversitesi, bu tür karasal gözlemevlerinin, uzay tabanlı emsallerine göre daha geniş açıklıkları sayesinde uzayın daha yüksek çözünürlüklü fotoğraflarını çekebildiğini yazıyor. Tokyo Üniversitesi’nin açıklamasına göre teleskop, 2025 yılından itibaren “galaksilerin doğuşu ve gezegenlerin kökeni” hakkında bilgi edinmek için kullanılacak.
Araştırmacılara yeni bilgiler vermek için aynı nesneleri farklı dalga boylarında görüntüleyerek yakındaki ALMA teleskopundan yapılan gözlemleri de geliştirebileceği düşünülüyor.
Ancak TAO’nun bu kadar yüksek bir rakımda oturmasının faydalarının da bir bedeli var, çünkü insanlar bu kadar yüksekte yaşama pek uygun değil. Projeyi 1998 yılında başlatan baş araştırmacı Yuzuru Yoshii, teleskop üzerinde çalışan inşaatçıların tıbbi kontrollere ihtiyacı olduğunu ve çalışırken düzenli olarak oksijen solumak zorunda kaldıklarını söyledi.
Phys.org‘un belirttiği üzere, içeride çalışan araştırmacıların bile irtifa hastalığı karşısında sağlıklı kalabilmek için önlem alması gerekecek. Ekip, bu tür sorunlardan kaçınmak için sonunda teleskopu daha alçak bir tesisten uzaktan çalıştırmayı planlıyor.
TAO, ALMA’nın yanı sıra, Cerro Armazones’in tepesindeki Avrupa Aşırı Büyük Teleskobu ve Cerro Paranal’ın tepesinde bulunan Avrupa Çok Büyük Teleskobu gibi Atacama merkezli diğer gözlemevlerine katılıyor.
Teknoloji devi Apple, kullanıcı deneyimini daha da artırmak ve müşterilere interaktif bir alışveriş deneyimi sunmak amacıyla Apple Store uygulamasını güncelledi. Yenilenen özellikle birlikte, kullanıcılar artık Apple uzmanlarıyla canlı olarak iletişim kurarak ürünleri satın alabilecekler.
Apple, geçtiğimiz yıl online mağazasında başlattığı videolu alışveriş deneyimini genişleterek Apple Store uygulamasına entegre etti. Bu yeni özellik sayesinde kullanıcılar, alışveriş sürecinde bir Apple uzmanıyla doğrudan etkileşime geçerek ürünler hakkında detaylı bilgi alabilir, öneriler alabilir ve karar vermelerine yardımcı olabilecek rehberlikten faydalanabilirler.
Canlı alışveriş özelliği, özellikle teknoloji ürünleri satın alırken kararsız kalan veya ürünler hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen kullanıcılar için büyük bir avantaj sağlıyor. Kullanıcılar, uzmanlarla birlikte en yeni iPhone, iPad, Mac ve diğer Apple ürünlerini inceleme ve karşılaştırma imkanı buluyorlar. Ayrıca, Apple’ın ticaret-in programlarına, takas tekliflerine ve ödeme seçeneklerine ilişkin detaylı bilgiler de canlı alışveriş deneyimi sırasında kullanıcılara sunuluyor.
Ancak, şu anda bu özellik yalnızca ABD’deki kullanıcılarla sınırlı. Apple, gelecekte bu hizmeti diğer ülkelerde de sunmayı planlıyor olabilir ancak bu konuda henüz resmi bir açıklama yapılmış değil.
Apple’ın canlı alışveriş özelliği, şirketin müşteri odaklı yaklaşımını bir kez daha ortaya koyuyor. Kullanıcıların ihtiyaçlarına daha etkin ve kişiselleştirilmiş bir şekilde yanıt vermek için sürekli olarak yeni ve yenilikçi çözümler geliştirmeye devam eden Apple, bu adımıyla da rakiplerine öncülük ediyor.
Özetle, Apple’ın Apple Store uygulamasına eklediği canlı alışveriş özelliği, kullanıcıların alışveriş deneyimini daha kolay, daha bilgilendirici ve daha keyifli hale getirmeyi amaçlıyor. Henüz sadece ABD’de kullanıma sunulmuş olmasıyla birlikte, diğer ülkelerdeki kullanıcılar da yakında bu yeniliğin tadını çıkarabilecekler.
Samsung’un yeni arayüzü One UI 6.1, piyasaya sürülmesinden kısa bir süre sonra büyük bir başarı yakaladı. Şirket Hollanda’dan gelen bilgilere göre, güncelleme 8.8 milyondan fazla cihaza indirildi ve bu durum onu Samsung’un şimdiye kadarki en popüler yazılım güncellemelerinden biri haline getiriyor.
One UI 6.1 neler sunuyor?
One UI 6.1, kullanıcı deneyimini geliştirmeye odaklanan birçok yeni özellik ve iyileştirme sunuyor. Bu özelliklerden bazıları şunlardır:
Geliştirilmiş Galaxy AI: Chat Assist, Live Transcribe, Circle to Search ve Live Translate gibi yapay zeka özellikleri daha da geliştirildi ve kullanımı kolaylaştırıldı.
Daha İyi Görsel Özelleştirme: Kullanıcılar, arayüz renklerini ve stillerini daha fazla özelleştirebilir ve cihazlarını kişiselleştirebilir.
Geliştirilmiş Güvenlik ve Gizlilik: One UI 6.1, cihazları siber tehditlere karşı korumak için yeni güvenlik ve gizlilik özellikleri sunar.
Daha İyi Çoklu Görev İşlevleri: Kullanıcılar, birden fazla uygulamayı aynı anda daha kolay kullanabilir ve üretkenliklerini artırabilir.
Hangi cihazlarda kullanılabilir?
One UI 6.1, şu anda 2022 ve 2021’de piyasaya sürülen üst düzey Galaxy modellerine sunuluyor. Bu modeller şunlar:
Galaxy S23 serisi
Galaxy S23 FE
Galaxy Z Fold 5
Galaxy Z Flip 5
Galaxy Tab S9 serisi
Samsung, bütçe dostu ve orta sınıf telefonların One UI 6.1 güncellemesini ne zaman alacağına dair ise henüz bir açıklama yapmadı.
Samsung’un hedefi 100 milyon kullanıcı
Samsung, yıl sonuna kadar 100 milyon kullanıcının Galaxy AI’ye erişmesini hedefliyor. Bu hedefe ulaşmak için şirket, One UI 6.1 güncellemesini daha fazla cihaza sunmaya devam edecek ve yapay zeka özelliklerini geliştirmeye devam edecek.
One UI 6.1, Samsung kullanıcıları için önemli bir güncelleme ve arayüzde büyük bir ilerlemeyi temsil ediyor. Güncellemeyi alan kullanıcılar, daha kişiselleştirilmiş, kullanışlı ve güvenli bir deneyim yaşayabilirler.
Bilgisayar korsanlarının ABD sağlık sistemleri sağlayıcısı Change Healthcare sunucularına girerek şirket verilerini çalması ve ardından şifrelemesinden iki ay sonra, siber saldırıdan kaç Amerikalının etkilendiği hala belirsiz. Geçtiğimiz ay, Change Healthcare’in ana şirketi UnitedHealth Group’un CEO’su Andrew Witty, çalınan dosyaların “Amerika’daki insanların önemli bir kısmının” kişisel sağlık bilgilerini içerdiğini söyledi.
Çarşamba günü ABD Senatosu’nda yapılan bir oturumda Witty, daha kesin bir yanıt vermeye zorlandığında, ihlalin “muhtemelen [Amerikalıların] üçte birini ya da yaklaşık bu düzeyde kişiyi” etkilediğini ifade etti. Witty daha kesin bir yanıt vermek istemediğini çünkü şirketin hala ihlali araştırdığını ve tam olarak kaç kişinin etkilendiğini bulmaya çalıştığını söyledi. Ama yaklaşık üçte biri rakamı bile 100 milyon kişinin sağlık sistemine yönelik bu siber saldırılardan etkilenmesi demek.
Senato oturumu sırasında Witty, şirketin veri ihlali mağdurlarını bilgilendirmeye başlamasının muhtemelen “birkaç ay” alacağını söyledi. İki duruşma öncesinde Witty tarafından yapılan yazılı açıklamada CEO, “şu ana kadar veriler arasında doktorların çizelgeleri veya tam tıbbi geçmişleri gibi materyallerin sızdığına dair bir kanıt görmedik” demişti.
Witty’nin ifadesine göre, bilgisayar korsanları “Change Healthcare Citrix portalına uzaktan erişmek için güvenliği ihlal edilmiş kimlik bilgilerini kullandılar”; bu portal, hesaplarda ve sistemlerde oturum açmak için fazladan bir adım ekleyen temel bir siber güvenlik önlemi olan çok faktörlü kimlik doğrulama ile korunmuyordu.
Bu portalda çok faktörlü kimlik doğrulama etkinleştirilmiş olsaydı, sağlık sistemindeki söz konusu ihlal muhtemelen hiç gerçekleşmeyebilirdi. Birkaç Senatör Witty’yi bu başarısızlık konusunda sorguya çekerek UnitedHealth ve Change Healthcare sistemlerinin artık çok faktörlü kimlik doğrulama ile korunup korunmadığını sordu. Senato oturumunda Witty şunları söyledi: “Tüm harici sistemlerimizde çok faktörlü kimlik doğrulamasına sahip olmak için kuruluş genelinde zorunlu bir politikamız var ve bu politika yürürlükte.”
Söz konusu “zorunlu” politikanın niye 2 ay önce yürürlükte olmadığı ve ancak bir siber saldırı gerçekleştikten sonra akıllara geldiği ise soru işareti. UnitedHealth Grubu, geçtiğimiz yıl elde ettiği 324 milyar dolar gelir ile ABD’nin en büyük 5. firması konumunda.
Change Healthcare sistemlerine siber saldırıyı gerçekleştiren grup ise sessizliğini koruyor. ABD yönetimi Rusya yönetimi tarafından korunduğunu düşündüğü ALPHV/BlackCat siber suç çetesinin çökertilmesi için her şeyi yapmaya çalışıyor. Kısa bir süre önce ABD Dışişleri Bakanlığı, BlackCat siber suç çetesinin yakalanmasına yardımcı olanlara 10 milyon dolar ödül vereceğini açıklamıştı.
Japonya, 5G’den 20 kat daha hızlı olan dünyanın ilk 6G cihazını geliştirdi. 2021’den bu yana şirketler, 6G’nin gelişini öngörerek terahertz altı teknolojiyi geliştirmek için güçlerini birleştiriyor.
Bir grup Japon telekomünikasyon firması, 5G’den 20 kat daha hızlı veri taşıyabilen yüksek hızlı 6G kablosuz aygıt geliştirdi. Cihaz, 100 metreye kadar mesafelerde saniyede 100 gigabit (Gbps) hızında veri iletebiliyor.
Japonya 6G cihazı ile veri iletimi teknolojisini geliştirdi
Proje için DOCOMO, NTT Corporation, NEC Corporation ve Fujitsu olmak üzere dört firma bir konsorsiyum oluşturdu. 2021 yılından bu yana bu şirketler, 6G çağının doğuşunu öngörerek terahertz altı cihazlarla ilgili araştırma ve geliştirme konusunda işbirliği yapıyor.
Şirketlerden yapılan açıklamada, testlerde “100 metreye kadar mesafelerde 100 GHz ve 300 GHz bantlarında ultra yüksek hızlı 100 Gbps iletim” elde edildiği belirtildi. 5G ve 6G’nin işlev gördüğü elektromanyetik spektrumun frekans aralıkları aralarındaki temel ayrımlar. Daha yüksek hızlar genellikle daha yüksek bantlarda çalışmayla ilişkilendiriliyor.
5G iletimleri genellikle 6 GHz’den düşük frekanslarda yayınlanıyor ve “milimetre dalga bantları” olarak adlandırılan yaklaşık 40 GHz bantlara genişletiliyor. Ancak 6G tarafından 100 ila 300 GHz aralığına denk gelen ve “terahertz altı” bantlar olarak adlandırılan daha yüksek frekanslı bantların kullanılması bekleniyor.
Terahertz altı bandın önemli ölçüde daha yüksek frekansları, mevcut 5G sistemlerinde kullanılan 28 GHz ve diğer milimetre bantlarının aksine, artık sıfırdan oluşturulan tamamen farklı kablosuz cihazlar gerektirecek. Firmalara göre projenin başarılı olabilmesi için, terahertz altı bantta çalışan kablosuz cihazların hangi kesin performans standartlarını karşılaması gerektiğinin belirlenmesi ve ardından bu cihazların gerçekten yaratılması da dahil olmak üzere bir dizi önemli engelin üstesinden gelmesi gerekecek. Yüksek hızlı 6G cihazlarını mümkün kılmak için dört katılımcı şirketin her biri terahertz altı teknolojinin ilerlemesine önemli katkılarda bulundu.
DOCOMO, 100 GHz telekomünikasyon uygulamaları için kablosuz sistem yapılandırmalarının kapsamlı analizlerini gerçekleştirdi. Daha sonra, 100 metrelik bir aralıkta 100 Gbps’ye kadar veri hızları sağlayabilen kablosuz iletim ekipmanı tasarladı. NTT, çalışmalarını 300 GHz cihazlar üzerinde yoğunlaştırırken, üst düzey kablosuz ekipmanların geliştirilmesini sürdürdü. Başarıları, 100 metrenin üzerinde kanal başına 100 Gbps’yi kanallaştırabilen, üst düzey 300 GHz bantlı bir kablosuz cihazın geliştirilmesiyle sonuçlandı.
Çin’in uzay programı bugüne kadarki en güçlü sıvı yakıtlı motorunun başarılı bir şekilde test etti. Uzun Yürüyüş roket programı için tasarlanan bu motor, 500 tonun üzerinde toplam itme kuvveti üreterek ülkenin uzay yolculuğu hedefleri için önemli bir kilometre taşı oldu.
En güçlü uzay motoru için testler yapıldı
YF-100 kerolox motorunun bu en son versiyonu, yenilikçi geri pompalama teknolojisi sayesinde kompakt bir tasarıma sahip. Bu, roketlerde taşıma kapasitesinin artmasına olanak tanıyarak daha ağır yüklerin ve daha iddialı görevlerin önünü açıyor. Çalıştıracağı spesifik roket modeli gizli kalırken CASC, bu yıl piyasaya çıkacak Uzun Yürüyüş fırlatma aracında kullanıldığını doğruladı.
Bu atılım, ABD uzay programının da büyük ilerlemeler kaydettiği küresel uzay yarışının ortasında meydana geliyor. ABD uzay ajansı NASA, yaklaşmakta olan ay ve Mars görevlerine hazırlık amacıyla Uzay Fırlatma Sistemini (SLS) aktif olarak modernleştiriyor. Halen yapım aşamasında olan SLS Blok 1B’nin amacı, yük kapasitesini artırmak ve ağır ay ekipmanlarını ve personelini taşımak.
Bu test, küresel uzay ortamındaki teknik spesifikasyonlardan daha önemli bir değişikliği temsil ediyor. Kuşkusuz Çin, uzay teknolojisinde hızlı atılımlar yapıyor ve hedefleri giderek daha belirgin hale geliyor. Çin, 2030 ve sonrasında aya ulaşmayı planlıyor ve ABD’nin uzay geliştirmedeki hakimiyetine agresif bir şekilde karşı çıkıyor.
Başarılı ateşleme testi, dünya çapında uzay rekabetini hızlandırırken aynı zamanda Çin’in uzay programı için de büyük bir ilerlemeyi temsil ediyor. Bu güçlü yeni motorlar, uzay araştırmalarında önemli bir konum için rekabet eden her ülkenin yeteneklerinde büyük bir ilerlemeye işaret ediyor. Bu motorların tam olarak hangi görevleri mümkün kılacağı belli değil ancak kesin olan bir şey var. Çin ve ABD, insanlı uzay araştırmalarının sınırlarını zorlamak için birlikte çalışırken, önümüzdeki yıllar şiddetli rekabet ve inovasyonla karakterize edilecek.
Bundan altmış yıl önce 1 Mayıs 1964’te Iyv League üniversitelerinden birisi olan Dartmouth College’da bilgisayar alanında sessiz bir devrim başladı. Matematikçiler John G. Kemeny ve Thomas E. Kurtz yeni geliştirdikleri BASIC (Beginner’s All-Purpose Symbolic Instruction Code) programlama dilinde yazılmış ilk programı kolejin General Electric GE-225 ana bilgisayarında başarıyla çalıştırdılar. Henüz yarattıkları programın bilgisayar kullanımını demokratikleştireceğini ve sonraki altmış yıl boyunca nesiller boyu programcılara ilham vereceğini bilmiyorlardı.
BASIC nedir?
En geleneksel haliyle BASIC, satır numaraları ile satır satır çalışan yorumlanmış bir programlama dilidir. Tipik bir program aşağıdaki gibi görünebilir:
10 PRINT “WHAT IS YOUR NAME?”
20 INPUT N$
30 PRINT “HELLO, “;N$
Programlar GOTO gibi komutları kullanarak satırlar arasında atlayabiliyordu, bu da genellikle yeni başlayanlar tarafından oluşturulan ve ekranı tekrar eden kelimelerle dolduran basit döngü programlarına yol açıyordu. Ya da hızlı bir şekilde sonsuza doğru sayan bir program yazılabilirdi:
10 LET X=X+1
20 PRINT X
30 GOTO 10
Günümüzde çoğu programlama dili farklı türde yapısal paradigmalar (fonksiyonlar ve nesne yönelimli programlama gibi) kullanmaktadır. Bununla birlikte BASIC’in anlaşılması kolay söz dizimi, sade İngilizce anahtar kelimeleriyle yeni başlayanlar için popüler ve kullanımı kolay olduğunu kanıtlamıştır.
BASIC neden ve nasıl oluşturuldu?
İlk bilgisayarlar küçük, ucuz ve “kişisel” hale gelmeden önce kullanımı zordu. İlk başta, bir bilgisayarı programlamak kelimenin tam anlamıyla kabloları bağlamayı, ardından anahtarları çevirmeyi ve hatta kâğıt kartları delmeyi içeriyordu. Zamanla mühendisler düşük seviyeli programlama işlemlerini daha kolay bir arayüzle soyutlamanın yollarını geliştirdiler. İşte bu noktada programlama dilleri devreye girdi.
BASIC’ten önce Fortran, Algol ve COBOL gibi programlama dilleri mevcuttu ama karmaşıktı ve öncelikle iş için ve profesyoneller tarafından kullanılıyordu. Kemeny ve Kurtz, bilgisayar mühendisi olmayan amatörlerin de bilgisayar kullanabilmeleri için bir ihtiyaç olduğunu gördüler. Daha kullanıcı dostu bir dil yaratma yolculukları 1956 yılında Dartmouth Basitleştirilmiş Kod (DARSIMSCO) ile başladı ve bunu Dartmouth Aşırı Basitleştirilmiş Programlama Deneyi (DOPE) izledi. DOPE çok kullanışlı olamayacak kadar basit olsa da, bu projelerden çıkarılan dersler BASIC dilinin geliştirilmesini sağladı.
Aynı yıl Kemeny, Dartmouth’a bir GE-225 bilgisayar getirmek ve ilk tam işlevsel genel amaçlı zaman paylaşımlı sistemi kurmak için Ulusal Bilim Vakfı’na başvurdu. Hibe programının bu işi bir grup lisans öğrencisiyle gerçekleştirme planı hakkındaki şüphelerine rağmen, Kemeny finansmanı güvence altına aldı. Kurtz ve bir grup lisans öğrencisiyle birlikte Kemeny, Dartmouth’taki herkese bilgisayar erişimini açmak için bir zaman paylaşım sistemi kurdu. BASIC dilinin basitliği ve gücü onu kısa sürede hem öğrenciler hem de öğretim üyeleri arasında favori haline getirdi.
Nasıl popüler oldu?
GE 225 bilgisayarını satın alma anlaşmasının bir parçası olarak Kemeny, Kurtz ve diğerleri daha önce General Electric için bir zaman paylaşımlı işletim sistemi inşa etmişlerdi. Bu işletim sistemi üzerinde çalışan BASIC, ülkenin dört bir yanındaki kolejlerin, liselerin ve bireylerin ana bilgisayarlara bağlanarak bu dili kullanarak programlar yazmasına olanak tanıdı. BASIC’in etkisi Dartmouth kampüsünün çok ötesine yayılmaya başladı.
1975 yılında Paul Allen ve Bill Gates, BASIC programlama dilini Altair 8800 gibi kişisel bilgisayarlara uyarlayarak küçük bilgisayar sahiplerinden oluşan yeni bir kitleye ulaşmasını sağladı ve bu süreçte Microsoft’u kurdu. 1976 yılında Steve Wozniak, kendi kendine öğrendiği yöntemler ve minimum kaynak kullanarak Apple I için sıfırdan bir BASIC yorumlayıcısı geliştirdi. Bu, bir yıl sonra Apple II için Integer BASIC’e dönüştü ve BASIC (Applesoft BASIC olarak) platformun ömrü boyunca Apple II’nin önemli bir parçası olmaya devam etti.
1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında BASIC, Atari 800, TRS-80, Commodore VIC-20, Commodore 64, TI-99/4A, BBC Micro ve IBM PC gibi popüler ev bilgisayarları için bir programlama arayüzü ve yarı-işletim sistemi olarak önemli rolünü sürdürdü; burada ya işletim sisteminin bir parçası olarak ROM’a önceden yüklenmiş olarak geldi ya da kolay erişilebilir bir programlama ortamı olarak gönderildi. Compute! gibi ilk bilgisayar dergileri satır satır yazılabilen BASIC kod listeleri bile bastı.
Zamanının popüler programlama dili bugün ne durumda?
Günümüzde BASIC, hobi amaçlı yeniden hesaplama çevrelerinde popülerliğini korumaktadır, ancak çok az kişi onu pratik bir dil olarak kullanmaktadır. Yine de BASIC hiçbir zaman gerçekten ölmedi, aksine gelişmeye devam etti. Bugün farklı platformlar için birçok BASIC lehçesi mevcuttur, ancak en yaygın olarak Microsoft’un bazı lehçeleri kullanılmaktadır.
Microsoft’un GW-BASIC ve QuickBasic’inden sonra, Visual Basic, Visual Basic for Applications (VBA) ve Microsoft Small Basic gibi varyantları bugün hala yaşamaya devam ediyor. Microsoft tarafından 1991 yılında tanıtılan Visual Basic, Windows uygulamaları geliştirmek için popüler bir seçim haline gelirken, VBA, Microsoft Office uygulamalarında komut dosyası oluşturma ve otomasyon için yaygın olarak kullanılmaktadır. 2008’de piyasaya sürülen Microsoft Small Basic, yeni başlayanlara programlama kavramlarını öğretmek için bir eğitim aracı olarak hizmet vermektedir.
Bu arada, Python ve JavaScript gibi diğer modern diller, bir zamanlar BASIC tarafından doldurulanlara benzer roller üstlenmiştir. Basitlik, okunabilirlik ve kullanım kolaylığına öncelik veren bu diller, programlamaya giriş kursları ve hızlı uygulama geliştirme için popüler seçenekler haline gelmiştir.
Pratik kullanımındaki düşüşe rağmen bugünlerde 60. Yaşını kutlayan BASIC’in mirası, sonraki programlama dilleri üzerindeki etkisi ve bilgi işlemin daha geniş bir kitle için erişilebilir hale getirilmesindeki rolü sayesinde yaşamaya devam ediyor.
NASA, ultra verimli uçakların geliştirilmesine yardımcı olacak 4.3 metrelik minik bir motoru test etti.
Havacılık sektörünün çevresel etkisini azaltmak kritik bir görev. Bunu çözmek için NASA, yeni nesil, son derece verimli uçaklar yaratmaya başladı ve DGEN380 Aero-Propulsion Research Turbofan (DART), alet kutusundaki hayati bir silah.
Çevre dostu yeni NASA mini motoru
Yalnızca 1.3 metrelik bu küçük mucize, küçük şeylerin gücünün kanıtı. DART küçük olmasına rağmen çok büyük bir güce sahiptir; 570 poundluk itme kuvveti. Daha büyük, yakıt verimliliği daha yüksek ticari motorların tipik özelliği olan yüksek baypas oranı, tasarımına dahil edilmiş. Bu, büyük miktarda havanın merkezi atlamasına izin vererek yakıt tüketimini ve gürültü kirliliğini azaltıyor.
DART’ın gerçek gücü, uyarlanabilir bir test ortamı olarak hizmet edebilme yeteneği. Pahalı ve tam boyutlu jet motorlarının aksine DART, araştırmacıların yeni teknolojiyi test etmeleri için uygun fiyatlı bir platform sağlıyor. Bu uyarlanabilirlik, yeni motor parçalarının hızlı bir şekilde test edilmesini ve prototiplenmesini mümkün kılıyor. Bu da 2030’lu yıllara kadar ticari uçaklar için yeni nesil küçük çekirdekli, yakıt tasarruflu motorların geliştirilmesinin kapısını açacak.
Yakıt verimliliğinin ötesinde NASA mini motoru DART, gürültü azaltma tekniklerini değerlendirmek için hayati bir platform görevi görüyor. Kompakt boyutu, çeşitli gürültü azaltıcı malzemelerin ve motor kaplamalarının test edilmesini kolaylaştırarak daha sessiz uçakların geliştirilmesine katkıda bulunuyor. Ayrıca DART, sensörlerin ve diğer önemli uçak cihazlarının performansını değerlendirmek için de kullanılabiliyor. DART ile yapılan araştırmalar, malzeme entegrasyonunun motor gürültüsünü nasıl en aza indirebileceğine ışık tuttu. Bu, daha çevre dostu bir havacılık endüstrisine doğru önemli bir adım.
Başarılı testlerin ardından DART, daha fazla değerlendirme için muhtemelen NASA’nın rüzgar tünelleri gibi daha büyük tesislere geçiş yapacak. Tasarım ve rüzgar tüneli testleri arasındaki bu önemli köprü, bu teknolojilerin gelecekteki uçak motorlarına başarılı bir şekilde entegre edilmesini sağlayarak, sonuçta daha sürdürülebilir bir havacılık geleceğine katkıda bulunuyor.
GTA 5’in yayıncısı Take-Two Interactive, son dönemdeki işten çıkarmalarının ardından şimdi de oyun endüstrisinde bazı değişikliklere gidiyor. Şirket, Londra merkezli Roll7 ve Seattle merkezli Intercept Games‘i kapatma kararı aldı.
Take-Two Interactive, geçtiğimiz ay yaptığı açıklamada yaklaşık 600 çalışanının işine son vereceğini duyurmuştu. Şirketin bu kararı, video oyun endüstrisindeki zorlu rekabet ve ekonomik koşulların bir yansıması olarak görülüyor. Bu işten çıkarmaların ardından şimdi de Roll7 ve Intercept Games‘in kapatılmasıyla, şirketin stratejik bir yeniden yapılanma sürecine girdiği belirtiliyor.
Roll7, Rollerdrome oyunuyla tanınan Londra merkezli bir stüdyoydu. Intercept Games ise uzay uçuş simülasyonu oyunu Kerbal Space Program 2‘nin yapımcısıydı. Bu stüdyoların kapatılmasıyla birlikte, Take-Two Interactive’ın oyun geliştirme alanında nasıl bir strateji izleyeceği merak konusu oldu.
Bu kararlar, Take-Two Interactive’ın 2017’de kurduğu Private Division‘ın bir parçası olan stüdyoların faaliyetlerinin sona erdirilmesi anlamına geliyor. Private Division, küçük ve orta ölçekli oyunların yayınlanması ve geliştirilmesine odaklanmıştı. Ancak şirketin son dönemdeki kapatma ve işten çıkarma kararları, bu stratejinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşündürebilir.
Bu gelişmeler, video oyun endüstrisindeki genel trendlerle de örtüşüyor. Son zamanlarda, Sony, Electronic Arts ve Microsoft gibi büyük şirketlerin de işten çıkarmalar ve iştiraklerini kapatmalarıyla karşı karşıya kaldığı biliniyor. Bu durum, endüstrinin hızla değişen dinamiklerine ayak uydurmak için şirketlerin stratejik kararlar almak zorunda kaldığını gösteriyor. Take-Two Interactive‘ın Roll7 ve Intercept Games‘i kapatma kararı da bu genel trendin bir yansıması olarak görülebilir.
Bu süreçte, işten çıkarılan çalışanların ve kapatılan stüdyoların geleceği hakkında henüz net bir bilgi bulunmuyor. Ancak endüstrinin rekabetçi doğası göz önüne alındığında, bu gelişmelerin sektörde daha fazla değişikliğe yol açabileceği düşünülüyor.
Razer, Zephyr maskelerini alan kişilere bir milyon dolar ödemeye mahkum edildi. Razer aldığı para cezasıyla Zephyr maskeleri projesinde büyük bir çöküntü yaşamış oldu.
Razer Zephyr maskeleri için beklenen karar
Popüler oyun ekipmanı üreticisi Razer, tüketicileri Zephyr maskesi konusunda yanılttığı için ABD Federal Ticaret Komisyonu (FTC) tarafından 1.1 milyon dolar para cezasına çarptırıldı. Tartışma, parlak RGB maskesinin COVID-19’a karşı N95 düzeyinde korumaya sahip olduğu iddialarından kaynaklanıyor. Maske, sertifikalı N95 solunum cihazıyla aynı düzeyde koruma sağlıyor. Federal Ticaret Komisyonu’na göre bu iddia açıkça yanlıştır. N95 maskeleri, havadaki parçacıkların en az yüzde 95’ini filtrelediklerinden emin olmak için sıkı test ve sertifikasyon süreçlerinden geçti.
Beklendiği gibi Razer, FTC’nin iddialarını yalanladı. Açıklamada şirket, kimseyi aldatmak gibi bir niyetinin olmadığını ve davadan kaçınmak için uzlaşmayı seçtiğini ekledi. Hatayı fark ettikten sonra hızlı bir şekilde satışları durdurmak, para iadesi yapmak ve müşterilere bilgi vermek gibi aksiyonlar aldıklarını açıkladı. Salgının sona ermesiyle birlikte maskelerin serbest bırakılması bu inancı güçlendiriyor. Yüksek para cezaları, özellikle halk sağlığıyla ilgili endişelerin olduğu durumlarda bu tür davranışları caydırabilecek.
Ayrıca, FTC emri tek bir cezanın ötesine uzanıyor. Bu, Razer’ın gelecekteki herhangi bir ürünün sağlık açısından faydaları hakkında benzer yanlış beyanlarda bulunmasını kalıcı olarak yasaklıyor. Bu, sundukları ürünlerle ilgili sağlık iddialarını destekleyecek bilimsel kanıtlara yönelik sıkı bir gereklilik gerektiriyor.
Razer vakası, özellikle kriz zamanlarında sorumlu pazarlamanın öneminin açık bir hatırlatıcısı olarak hizmet ediyor. FTC’nin tüketicileri, özellikle de sağlık ve güvenlikleri söz konusu olduğunda, potansiyel olarak zararlı yanlış bilgilerden koruma konusundaki kararlılığının altını çiziyor. Razer bu kararla birlikte ekipmanlarında ilk defa büyük bir sorun yaşamış oldu.
ABD Ulusal Karayolu Trafik Güvenliği İdaresi (NHTSA), sürücü, yolcu ve yaya güvenliğini artırmak adına önemli bir adım atıyor. 2029’dan itibaren tüm binek araçlarda otomatik acil frenleme sisteminin zorunlu hale geleceğini duyurdu.
Otomatik acil fren sistemleri, sürücü, yolcu ve yayalar için hayati bir öneme sahip. Bu teknoloji, son yıllarda birçok araçta standart olarak sunulmaya başladı ancak halen birçok araçta bulunmuyor. NHTSA, bu eşitsizliği gidermek ve karayolu güvenliğini artırmak amacıyla adım atıyor.
NHTSA’nın yeni kuralları, Eylül 2029’dan itibaren satılacak bütün binek araçlarda otomatik acil frenleme sistemlerinin bulunmasını şart koşuyor. Bu sistemler, hem gündüz hem de gece koşullarında 100 km/h hıza kadar seyahat eden bir aracın durabilmesini ve önündeki araçla çarpışmadan kaçınabilmesini sağlıyor. Ayrıca, 145 km/h hızla seyahat ederken dahi çarpışmadan kaçınmak için aracın otomatik olarak fren uygulayabilmesi ve 72 km/h hıza kadar yayaları tespit ederek çarpışmayı engellemesi gerekiyor.
ABD hükümeti, otomatik frenleme teknolojisinin zorunlu hale gelmesinin yılda milyonlarca arkadan çarpma vakasını azaltacağını ve binlerce hayatı kurtaracağını belirtiyor. Ayrıca, sürücülerin tıbbi masraflardan, sigorta faturalarından ve araç tamiri maliyetlerinden kurtulacağı öngörülüyor.
NHTSA’nın verilerine göre, 2019’da ABD’de yaklaşık 2,2 milyon arkadan çarpma kazası meydana gelmiş ve bunun sonucunda binlerce kişi yaralanmış, binlerce kişi ise hayatını kaybetmişti. Bu durumun önüne geçmek amacıyla alınan bu karar, yol güvenliği açısından büyük bir adım olarak nitelendiriliyor.
Sistemin zorunlu hale gelmesinin araç maliyetlerini bir miktar artıracağı bilinse de, NHTSA tarafından yapılan açıklamada, bu artışın kullanıcılara büyük bir yük getirmeyeceği vurgulanıyor. Ortalama olarak araç başına 84 dolarlık bir maliyetin söz konusu olduğu belirtiliyor.
Bu karar, hem sürücülerin hem de yayaların güvenliğini artırmaya yönelik atılmış önemli bir adım olarak dikkat çekiyor.
Tesla, otomotiv endüstrisindeki hızlı değişime ayak uydurmak için üretim stratejisinde önemli bir değişikliğe gidiyor. Şirketin öncü üretim süreci olarak bilinen “Gigacasting” planında geri adım attığı açıklandı. Gigacasting, otomobilin alt gövdesini tek bir parça halinde üretmeyi hedefliyordu, ancak şimdi bu planın rafa kaldırıldığı belirtiliyor.
Tesla‘nın bu stratejik değişikliği, düşen satışlar ve artan rekabetle başa çıkmak için bir yanıt olarak değerlendiriliyor. Özellikle, küresel olarak yumuşayan elektrikli araç talebi ve rakipler arasındaki rekabetin artması, şirketi radikal kararlar almaya zorluyor.
Gigacasting planının rafa kalkmasıyla birlikte, Tesla‘nın mevcut yönteme, yani alt gövdenin üç parça halinde üretilmesine geri döndüğü ifade ediliyor. Bu yöntem, şu anda Model Y SUV ve Cybertruck gibi araçlarda kullanılıyor ve Tesla‘nın mevcut üretim altyapısına daha uygun görünüyor.
Ancak, Tesla‘nın stratejik değişikliği sadece üretim sürecinde değil, aynı zamanda ürün portföyünde de yansımalarını gösteriyor. Şirket, daha önce büyük umutlar bağladığı “Model 2” olarak adlandırılan uygun fiyatlı elektrikli araç için daha basit ve hızlı bir üretim planı üzerinde çalıştığını belirtiyor. Bu, Tesla‘nın sürücüsüz araçlar alanında daha fazla odaklanma kararı aldığını gösteriyor.
Tesla‘nın yeni stratejisinin, şirketin rekabet gücünü artırarak ve gelecekteki büyüme fırsatlarını değerlendirerek otomotiv endüstrisindeki liderliğini sürdürmesine yardımcı olması bekleniyor.
Microsoft’un OpenAI’ya olan ilgisi ve yatırımlarının gerisinde kıskançlık ve endişenin yattığı iddia ediliyor. ABD Adalet Bakanlığı’nın Google’a karşı açtığı rekabet davasında ortaya çıkan e-postalar, Microsoft yöneticilerinin Google’ın yapay zeka üstünlüğü karşısındaki endişelerini ve kıskançlıklarını dile getirdiğini gösteriyor. Microsoft CEO’su Satya Nadella’nın “OpenAI Üzerine Düşünceler” başlıklı 2019 tarihli e-posta dizisi, CTO Kevin Scott, CFO Amy Hood ve kurucu ortak Bill Gates ile yapılan üst düzey görüşmeleri ortaya koyuyor.
E-postalarda, CTO Scott’un Google’ın BERT dil modelini kopyalayıp eğitmelerinin altı ay sürdüğünü belirttiği ve Microsoft’un bu alandaki yetenek boşluğunu anlamaya çalışırken endişelendiği belirtiliyor. Scott ayrıca Google’ın Gmail’deki otomatik tamamlama özelliklerinin 2019’da korkutucu derecede geliştiğini ifade ediyor.
Microsoft, 2019 yılında OpenAI’a ilk 1 milyar dolarlık yatırımını yapmış ve bu yatırımı 13 milyar dolardan fazla arttırmıştı. Bu yatırımlar, Microsoft’un yapay zeka konusundaki varlığını güçlendirirken, OpenAI’nın GPT dil modelleri gibi teknolojileri Microsoft Office uygulamalarından, Bing arama motoruna ve hatta Windows işletim sistemine entegre etmesine olanak tanıdı.
Microsoft’un OpenAI’ya olan yatırımı, şirketin yapay zeka alanındaki rekabet gücünü artırırken, Google ile olan rekabetin de kızışmasına neden oldu. Rekabetin sertliği, her iki şirketin de yapay zeka alanındaki inovasyon ve gelişim çabalarını hızlandırıyor.
Bu gelişmeler, yapay zeka teknolojilerinin ve bu teknolojilerin pazarlamasının önemini vurguluyor. Microsoft ve Google gibi dev teknoloji şirketlerinin bu alandaki yatırımları ve rekabeti, yapay zeka teknolojilerinin geleceğini şekillendirmeye devam edecek gibi görünüyor.
Türkiye Girişimcilik Vakfı, Türkiye Bilişim Vakfı ve Maxis Girişim Sermayesi Portföy Yönetimi işbirliğiyle kurulan ve bugüne kadar 30’dan fazla girişime yatırım yapan girişim sermayesi yatırım fonu Founder One, Investor Day etkinliğini 26 Nisan’da gerçekleştirdi.
Dünyayı daha yaşanabilir kılmak için çözümler üreten erken aşama teknoloji odaklı etki girişimcilerini destekleyen girişim sermayesi yatırım fonu Founder One tarafından düzenlenen Investor Day etkinliği, 26 Nisan Cuma günü gerçekleşti.
Etkinlik, Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran, Founder One Yatırım Komitesi Üyesi ve Türkiye Girişimcilik Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Sina Afra, Türkiye Bilişim Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Faruk Eczacıbaşı, Founder One Genel Müdürü Ali Şahin’in açılış konuşmaları ile başladı. Faruk Eczacıbaşı’nın moderatörlüğünde Udemy ve Carbon Health Kurucusu Eren Bali ile değerli içgörülerin paylaşıldığı bir fireside chat oturumu gerçekleşti. , Founder One portföyündeki girişimlerin sunumlarını yaptığı etkinlikte ayrıca “Etki Yatırımları ve Türkiye Girişimcilik Ekosistemine Katkısı” konulu bir panel de gerçekleşti. Founder One Genel Müdürü Ali Şahin’in moderatör olduğu panelin konuşmacıları arasında Kalkınma Fonu Yönetim Kurulu Üyesi ve Sürdürülebilirlik ve Etki Lideri Seçil Yıldız, Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi Finansal Yatırımlar Birim Müdürü Ahmet Cüneyt Selçuk ve Bilişim Vadisi Genel Müdürü Erkam Tüzgen yer aldı.
“Girişimler, dijital dünyanın yeni nesil işletmeleri” Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran, kuruluşunun 100’üncü yılını kutlayan İş Bankası’nı da aslında bir sosyal etki girişimi olarak gördüklerini belirterek, “Kuruluş amacımızda insanlarımızın daha mutlu olduğu, eğitim başta olmak üzere her alanda fırsat eşitliğinin sunulduğu, milli geliri artan ama kazandığını da daha adaletli paylaşan, sürdürülebilir bir geleceği inşa eden, daha temiz bir hava, çevre ve denizlere sahip olan, geleceğe umutla bakan bir Türkiye’ye katkıda bulunmak var” dedi. Bu nedenle Maxis aracılığıyla Founder One’ın yatırımcıları arasında yer almaktan büyük mutluluk duyduklarını ifade eden Aran, üretken yapay zekanın geldiği seviye itibarıyla dijital çağın başladığını, dijital dünyanın yeni nesil işletmelerinin girişimler olduğunu ve bu nedenle girişimciliği desteklemeye büyük önem verdiklerini aktardı. Aran, 100 Köye İnternet, Bilim Kuşağı Atölyeleri, Türkiye Satranç Federasyonu sponsorluğu gibi projelerle fırsat eşitliği sağlamaya ve sürdürülebilir kalkınmaya destek olmaya çalıştıklarını belirterek, “Gençlerimizin umutla çalıştığı, ürettiği, ürettiğinden keyif aldığı, en önemlisi de sanayi toplumu işletmelerinin girişimcilerle iş birliği yapmasıyla hem yeşil dönüşümün hem de dijital dönüşümün gerçekleştiği, dijital çağa ayak uydurduğumuz bir gelecek hayali kuruyoruz” dedi.
“Founder One, paylaşarak büyümenin bir örneği” Founder One Yatırım Komitesi Üyesi ve Türkiye Girişimcilik Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Sina Afra konuşmasında, “Founder One ile yola çıkarken paylaşarak büyümenin örneği olarak sivil toplum kuruluşlarının (STK) uzun vadeli finansmanı için bir adım attık. Türkiye ve Avrupa’da bir ilke imza atarak Founder One’ın başarısıyla iki STK’nın da finansal sürdürülebilirliğinin güçlenmesini sağlayacağız” ifadelerini kullandı.
“Etki yatırımları bütüncül mücadelenin en büyük tetikleyicisi” Founder One Genel Müdürü Ali Şahin ise “Sürdürülebilir sonuçlar elde etmek için toplumun tüm paydaşlarının katıldığı bütüncül bir mücadele gerekiyor. Etki yatırımları kendi yarattığı ekonomisiyle ayakta kalan yeni bir yaklaşım ortaya koyuyor. Böylece bu bütüncül mücadelenin en büyük tetikleyicisi rolünü üstleniyor. Güçlü girişim akışımız sayesinde Founder One’a kuruluşundan bu yana 1.500’ün üzerinde girişim başvurusu ulaştı. Uçtan uca dijital değerlendirme sürecimiz ve hızlı finansman modelimiz sayesinde bir yılda 30 etki yatırımı yaptık. Founder One sadece hızlı finansman sağlamasıyla değil, portföy yönetimi kapsamında verdiği destekle de etki girişimcilerinin yanında oluyor. Bundan sonraki yol haritamız kapsamında amacımız, yatırım sayımızı üç katına çıkarmak, yatırım çıkışlarını hızlandırmak, devam yatırımlarıyla etki unicornu yaratmak ve 1 milyar hayatı olumlu yönde etkilemek” dedi.
Etkinlik kapsamında Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve Türkiye Bilişim Vakfı Başkanı Faruk Eczacıbaşı ile Udemy ve Carbon Health Kurucusu Eren Bali‘nin gerçekleştirdiği “Fireside Chat” oturumu girişimcilik ve etki yatırımcılığı ile ilgili değerli iç görüler ortaya koydu.
Türkiye Bilişim Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Faruk Eczacıbaşı oturumda şunları dile getirdi: “Ülkemize katkı vermek çok önemli. Ancak daha önemlisi Türkiye’den gezegene başarı imzası atabilmek. Bu konudaki en güzel örneklerden biri udemy ve carbonhealth. Bu gezegeni sağlıklı olarak gelecek nesillere aktarmayı başarabilmek, ona göre fedakarlıklarımızı yapmayı öğrenebilmek, toplumların zekasını ona göre yönlendirmeyi becerebilmek hedefimiz olmalı.”
Udemy ve Carbon Health Kurucusu Eren Bali ise, “Girişimci olarak gelecekten günümüze düşünüyorum. İlk göz önünde bulundurduğum aşama getiri oluyor. Eğer getiri var ise bir başlangıç noktası olabileceğine inanıyorum. Şimdiden yapılacak hamleler dünyayı ileriye götürecek ve şu andan hangi büyük kırılımların olması gerekiyor, gelecek ile günümüz arasındaki adımlardan hangisini ben yakalayabilirim ve değişim yaratabilirim diye düşünüyorum.” ifadelerini kullandı.
Founder One girişimlerinden Goddess , Kidolog, Varsapp, Tarlam, TeacherX, Binclusive, Bizim Doktor, The Good Wild, Wastespresso ve Toyi, yaptıkları sunumlarla toplum ve çevre üzerinde yarattıkları olumlu değişimlerden bahsetti. Etkinlik boyunca değinilen etki odaklı konular, sunulan çözüm önerileri, geleceğe dair umut ışığı oldu.
Amazfit, kullanıcıların ilgisini çekecek yeni bir akıllı cihaz olan Helio Ring’in çıkış tarihini ve fiyatını resmen duyurdu. Helio Ring, özellikle aktif yaşam tarzına sahip olanlar ve sporcular için tasarlanmış bir akıllı yüzük olarak ön plana çıkıyor. Amazfit’in bu yeni ürünü, 15 Mayıs‘ta tüketicilerle buluşacak.
ABD‘deki kullanıcılar için Amazfit Helio Ring‘in fiyatı 300 dolar olarak belirlendi. Ancak, Amazfit Cheetah Proveya Amazfit T-Rex Ultra akıllı saat ile birlikte alındığında, kullanıcılar Helio Ring’i indirimli olarak 150 dolara satın alabilecekler. Bu indirimli paket, kullanıcılara hem avantajlı bir fiyat sunuyor hem de farklı ihtiyaçlarına yönelik bir kombinasyon sağlıyor.
Amazfit Helio Ring, ABD‘deki lansmanının ardından kısa bir süre içinde uluslararası pazarlarda da satışa sunulacak. Yeni akıllı yüzük, fitness takibi, adım sayma, bildirim alma, uyku izleme ve kalp atış hızı izleme gibi çeşitli özellikler sunarak kullanıcıların günlük yaşamlarını desteklemeyi hedefliyor. Bu özelliklerle birlikte, Helio Ring‘in kullanıcı dostu tasarımı ve dayanıklı yapısı da dikkat çekiyor.
Ayrıca, rakip firmalardan biri olan Samsung‘un da benzer bir ürün üzerinde çalıştığı biliniyor. Galaxy Ring adını taşıması beklenen bu akıllı yüzüğün, Temmuz ayında Fransa‘da yapılacak bir sunumda resmi olarak tanıtılması ve fiyatı ile çıkış tarihinin açıklanması bekleniyor. Bu durum, pazardaki rekabeti artırabilir ve tüketicilere daha geniş bir seçenek yelpazesi sunabilir.
Amazfit Helio Ring‘in piyasaya sürülmesi, akıllı giyilebilir teknolojilerin popülerliğinin arttığı bir dönemde gerçekleşiyor. Kullanıcılar, bu tür cihazların sağladığı pratik özelliklerden ve kullanım kolaylığından giderek daha fazla faydalanıyorlar. Bu bağlamda, Amazfit’in Helio Ring‘i, kullanıcıların ihtiyaçlarına uygun ve uygun fiyatlı bir seçenek olarak öne çıkıyor.
Yükselen trend fintek’ler finansal teknolojilerin kullanımıyla geleneksel finansal hizmetleri dönüştürme etkisiyle öne çıkıyor. Ancak fintek sektörü sadece bankacılık ve finansal hizmetlerle sınırlı değil; aynı zamanda e-ticaret sektöründe de büyük etkiler yaratıyor.
Özellikle ödeme yöntemlerindeki hızlı dönüşüm, e-ticaret işletmelerinin rekabet gücünü artırıyor ve müşteri deneyimini iyileştiriyor. Geleneksel banka kartları ve kredi kartlarına alternatif olarak, mobil cüzdanlar, dijital ödemeler ve hatta kripto paralar gibi yenilikçi ödeme çözümleri sunuyorlar. Bu, müşterilerin ödeme süreçlerini daha hızlı, daha güvenli ve daha kullanıcı dostu hale getiriyor. FXC Intelligence’dan elde edilen veriler, yalnızca 2023 yılında sınır ötesi ödemeler sektörünün toplam pazar büyüklüğünün yaklaşık 190,1 trilyon USD olduğunu gösteriyor.
Grand View Research tarafından hazırlanan güncel bir rapora göre, küresel mobil cüzdan pazar büyüklüğünün 2030 yılına kadar 51,53 milyar USD’ye ulaşması bekleniyor. Türkiye’de de tablo benzer. Statista verilerine göre 2023 yılında Türkiye’de yapılan dijital ödeme işlemlerinin toplam değeri yaklaşık 76 milyar USD’ye ulaştı. 2027 yılına kadar neredeyse 137 milyar USD’ye ulaşması bekleniyor. Kullanıcı tarafındaki bu ilgi yatırım tarafında da karşılığını buluyor. ABD New York merkezli analiz firması CB Insights’ın Q1 2024 State of Venture raporuna göre, 2024 ilk çeyrekte öz sermaye anlaşmalarında gerçekleşen %15’lik artış, yatırımcıların fintek çözümlerine, özellikle de ödeme teknolojilerine ilgi göstermeye devam ettiği anlamına geliyor.
Veriyi analiz etme gücü e-ticaret’te müşteri memnuniyetini pozitif etkiliyor
Fintek’in e-ticaret üzerindeki etkileri ödeme yöntemleri ile sınırlı değil. Bununla birlikte fintek şirketleri, küçük işletmeler için finansman imkanlarını da genişletiyor. Alternatif kredi platformları ve mikrofinansman çözümleri, e-ticaret girişimcilerine sermaye erişimini kolaylaştırıyor ve büyümelerine olanak sağlıyor. fintek platformlarının büyük miktarda veriyi analiz etme ve anlama yeteneği e-ticaret işletmelerinin müşteri davranışlarını daha iyi anlamalarına ve kişiselleştirilmiş pazarlama stratejileri geliştirmelerine olanak tanıyor. Müşterilerin tercihlerine ve alışveriş alışkanlıklarına dayalı olarak özel teklifler sunmalarına imkan sağlarken, bu sayede satışlarda ve müşteri memnuniyetinde artış sağlanıyor. Fintek tarafında yine özellikle ödeme çözümleri, sınırları ortadan kaldırarak uluslararası ticareti kolaylaştırıyor. Blockchain teknolojisi gibi inovasyonlar, uluslararası ödemeleri hızlandırabilir ve maliyetleri düşürebiliyor. Ayrıca, döviz kurları üzerindeki dalgalanmaları azaltarak uluslararası ticaretin istikrarını artırabiliyor.
Fintek sektöründe ödeme çözümleri alanında rekabet yeni oyuncularla büyürken, bu durum en çok kullanıcıların hayatını olumlu anlamda etkiliyor. Mobil ödeme alanında daha önce Türkiye’de devrim yaratmış ürünler geliştiren PaybyMe, 11 yıllık sektör tecrübesi ve sunduğu yenilikçi ürünlerde ile finansal teknolojilerin e-ticarete olumlu etkilerine en iyi örneklerden biri olarak karşımıza geliyor. PaybyMe, yeniden ayağa kalktığı 2023 yılında mobil ödemeler, para transferi ve sanal POS ürünleriyle 8 milyondan fazla işlemi başarıyla tamamladı ve yılı, 3 milyar TL’nin üzerinde işlem hacmiyle kapattı.
12 ülkede 1 milyondan fazla bireysel müşteriye ödeme yapma imkânı
PaybyMe Genel Müdürü Eren Deyiş
PaybyMe Genel Müdürü Eren Deyiş, “PaybyMe olarak fintek sektöründe öncü bir rol üstlenerek mobil ödemeler, para transferi ve sanal POS çözümlerimizle ön plana çıkıyoruz. Özellikle Türkiye’de ve uluslararası alanda sunduğumuz hizmetlerle, e-ticaretin ve küçük işletmelerin dijital dönüşüm sürecine katkı sağlıyoruz. Yenilikçi ürünlerimiz ve geniş müşteri tabanımızla, ödeme çözümleri alanında sınırları ortadan kaldırarak müşterilerin yaşamını olumlu yönde etkiliyoruz. Önümüzdeki dönemde stratejik büyüme hedeflerimiz doğrultusunda yenilikçi çözümler sunmaya devam edeceğiz” diyor.
PaybyMe’nin Türkiye’deki yerleşik şirketlere hizmet verdiği Sanal POS çözümleri, 1.000’in üzerinde işletmeye ulaşıyor ve Restoran Otomasyon çözümleriyle birlikte 60.000 civarında ticari müşterinin hayatına dokunuyor. Şirket, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Bahreyn gibi 12 ülkede mobil operatörler üzerinden 1 milyondan fazla bireysel müşteriye ödeme yapma imkânı sağlıyor. Soft POS ürününü bir süre önde sunan PaybyMe, Mobil POS, Tahsilat Platformu, Hibrit Ödeme çözümlerini yılın ilk yarısı bitirmeyi planlıyor. Ayrıca Restoran Otomasyon ve Bayi Alt Bayi Tahsilat Platformu ürünlerini de yine bu yıl içinde sunacak.
Amazon Q, Amazon Q Developer ile geliştiricilerin zaman ve emek tasarrufu elde etmesini desteklerken, Amazon Q Business’ın yeni özelliği Amazon Q Apps, çalışanların günlük görevleri kendi yapay zeka uygulamalarını oluşturarak otomatikleştirmelerini sağlıyor.
Amazon Q yüksek doğrulukta kod oluşturmanın yanı sıra test etme, hata ayıklama ve geliştirici istekleri üzerine oluşturulan yeni kodu dönüştürebilen ve uygulayabilen (örneğin, java sürüm yükseltmeleri gerçekleştirebilen) çok adımlı planlama ve akıl yürütme özelliklerine sahip. Amazon Q ayrıca verileri mantıklı bir şekilde özetlemek, trendleri analiz etmek ve verilerle ilgili diyalog kurmak amacıyla kurumsal veri havuzlarına bağlanarak çalışanların şirket politikaları, ürün bilgileri, iş sonuçları, kod tabanı ve çalışanlar gibi birçok konu hakkında sorularına yanıt almalarını kolaylaştırıyor. AWS ayrıca, çalışanların şirket verilerinden üretken yapay zeka uygulamaları oluşturmasına olanak tanıyan yeni ve güçlü bir özellik olan Amazon Q Apps’i de duyurdu. Çalışanların istedikleri uygulama türünü doğal dilde basitçe tanımlamaları üzerine Q Apps, istedikleri görevi yerine getiren bir uygulamayı hızlı bir şekilde oluşturarak günlük işlerini kolay ve verimli bir şekilde düzene koymalarına ve otomatikleştirmelerine yardımcı oluyor.
AWS Yapay Zeka ve Veri Başkan Yardımcısı Dr. Swami Sivasubramanian konuyla ilgili şunları söyledi: “Amazon Q, geliştiricilerin daha üretken olmalarına ve kurumsal kullanıcıların karar alma süreçlerini hızlandırmalarına yardımcı olan sektör lideri doğruluk, gelişmiş yetenekler ve sınıfının en iyisi güvenlik özellikleriyle günümüzde mevcut olan en yetenekli, üretken yapay zeka destekli asistandır. Bu servisi re:Invent’te duyurduğumuzdan bu yana geliştiricilerin ve kurumsal kullanıcıların elde ettikleri üretkenlik kazanımlarına hayran kaldık. İlk göstergeler, Amazon Q’nun çalışanların işlerinde yüzde 80’den fazla daha üretken olmalarına yardımcı olabileceğine işaret ediyor. Gelecekte sunmayı planladığımız yeni özelliklerle bunun artmaya devam edeceğini düşünüyoruz.”
Amazon Q Developer, geliştiricilere destek sağlıyor
Geliştiriciler bize zamanlarının yalnızca yüzde 30’unu (veya daha azını) kodlamaya ayırdıklarını, geri kalanını ise sıkıcı ve tekrarlayan görevleri yerine getirerek geçirdiklerini söylüyor. Bu görevler, internette en iyi uygulamaları araştırmak veya belgelere, forumlara ve çalışma arkadaşlarınıza danışarak işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmek olabilir. Geliştiricilerin ayrıca altyapıyı ve kaynakları yönetmeleri, hataları giderip sorun çözmeleri ve operasyonel maliyetlerini anlamaları da gerekiyor. Proje değiştirdiklerinde, programlama mantığını anlamak için mevcut kod tabanını öğrenmek için zaman harcamak zorunda kalıyorlar. Son olarak, kodu test etme ve yeniden düzenleme, uygulamaları yükseltme, hata ayıklama ve optimizasyon, güvenlik açığı taraması yapma ve uygun güvenlik düzeltmelerini zamanında uygulayarak güvenliği sağlama gibi görevleri de bulunuyor. Şirketler, geliştiricilerinin bu kodlama karmaşasına daha az, son kullanıcıları için benzersiz deneyimler yaratmaya daha fazla zaman ayırmalarını ve daha hızlı dağıtım yapabilmelerini sağlamak istiyor.
ABD Adalet Bakanlığı’nın Google’a karşı açtığı rekabet davası, teknoloji devlerinin arasındaki iş ilişkilerine dair çarpıcı detayları gün yüzüne çıkarıyor. Mahkeme belgelerine göre Google, Apple’a iPhone, iPad ve Mac cihazlarında bulunan Safari tarayıcısının varsayılan arama motoru olması için rekor bir miktar olan 20 milyar dolar ödeme yaptı.
Google ve Apple arasındaki bu dev anlaşmanın detayları, ABD Adalet Bakanlığı’nın yürüttüğü rekabet soruşturması kapsamında gün ışığına çıktı. Google’ın, çevrimiçi arama ve reklam pazarını tekelleştirdiği iddialarıyla karşı karşıya olduğu belirtiliyor. Google’ın Apple’a yaptığı 20 milyar dolarlık ödeme, şirketler arasındaki işbirliğinin boyutunu gözler önüne seriyor. Google’ın bu tutarı kamuya açıklamaktan kaçınması ve detayların ancak mahkeme belgeleriyle ortaya çıkması dikkat çekiyor.
Google’ın Safari tarayıcısında varsayılan arama motoru olma süreci 2002 yılına kadar uzanıyor ve bu süre zarfında yapılan anlaşmalar sürekli olarak revize ediliyor. Ancak, Google’ın Apple’a yaptığı ödemenin boyutuyla ilgili ayrıntılar ilk kez bu belgelerle gün yüzüne çıkıyor.
Öte yandan, Microsoft CEO’sunun geçtiğimiz yıl yaptığı açıklamalar, Google ve Apple arasındaki anlaşmanın rakip arama motorlarının rekabet etmesini zorlaştırdığı yönünde. Mahkeme belgelerine göre, Microsoft’un Apple’a Bing’i Safari’nin varsayılanı yapmak için önemli bir teklifte bulunduğu ortaya çıktı. Ancak, Apple’ın Bing ile ilgilenmediği ve bu tercihin Bing’in yeteneklerinin yetersizliğinden kaynaklandığı belirtiliyor.
Sonuç: ABD Adalet Bakanlığı’nın Google’a karşı yürüttüğü rekabet davasında nihai kararın bu yıl içinde verilmesi bekleniyor. Ancak, bu tür devasa firmalar arasındaki yasal süreçlerin uzun sürebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Eğer Adalet Bakanlığı davayı lehine sonuçlandırırsa, Google ve Apple arasındaki işbirliği de etkilenebilir.