Geçtiğimiz hafta Y Combinator’ın Summer ’16 Demo Day etkinliğinde ortaya çıkan Squire adlı startup, berber salonları için yazılım platformu geliştiriyor. Kuaförler, güzellik salonları veya bakım merkezleri değil, mahallelerimizdeki berberler için.
Peki, bir startup, işi gücü bırakıp neden berber salonları ile ilgileniyor? Nasıl bir açık vardı, nasıl bir sorun buldular ki çözüm üretiyorlar? Anlatalım.
Milyarlarca dolarlık berber cirosu
Öncelikle randevu ile gidilen birçok yerin aksine berber salonlarına günler öncesinden değil, saatler öncesinden randevu alınıyor. Müşteriler, hizmeti almak istedikleri aynı gün içerisinde berberde yer olup olmadığını, saat kaçta gidebileceklerini öğrenmek istiyorlar. Dahası, çoğu müşteri berber salonunu aradığı gün içerisinde mutlaka gitmek istiyor.
Ülkemizde çok rastlanmasa da yine de berber salonlarının önemli bir kısmının sahipleri berber olmayabiliyor veya salonu yalnızca kendileri çekip çevirmiyor. Salon sahipleri koltuk veya kişi başına serbest çalışan berberleri kiralıyorlar. Bu durum arka plandaki iş süreçleri organizasyonunu benzer hizmetlerden farklılaştırıyor.
Son olarak da berberlik sanıldığının aksine niş bir sektör değil. Global çapta finansal olarak kayıt altındaki erkek berberi sektörünün yıllık ciro hacminin 20 milyar doları aştığı tahmin ediliyor. Bir o kadar da (belki daha da fazla) kayıt dışı çalışan berber olduğu tahmin ediliyor.
20 milyar dolar resmi, 40 milyar dolar yıllık ciro potansiyeli olan bir sektöre hiçbir yazılımsal yatırım yapılmadığını fark eden Squire kolları sıvamış ve hem berberler hem de müşterileri için bir yazılım platformu geliştirmiş.
Hem müşterilere hem berberlere yönelik
Platformun müşterilere dönük tarafı bir mobil uygulamadan ve bir internet sitesinden oluşuyor. Platform müşterilere bulundukları yere veya daha önceden belirledikleri bir adrese en yakın berber salonlarını listeliyor. Müşteriler doğrudan platform üzerinden berber salonunun boş zamanlarını görüp, telefonla aramaya veya mesaj atmaya gerek kalmadan randevu alabiliyorlar. Platform aynı zamanda hizmet ödemesini ve eğer vermek isterseniz bahşişi, müşteriye nakit kullanma zahmetinden kurtararak banka veya kredi kartı üzerinden yapıyor.
Kullanıcılar bu hizmeti seviyorlar çünkü BiTaksi’den taksi çağırmak veya Uber’den araç kiralamaktan bir farkı bulunmuyor. Platformu kullanan berberler de durumdan memnun. Çünkü normalde salonlarının yerini bilmeyen müşteriler de varlıklarını fark ediyor, yeni müşteri kazanıyorlar.
Berber salonu yönetimine ilişkin, platformun arka planda çalışan kısmı ise biraz daha karışık. Müşteri ilişkilerinden ödemelere, randevulardan sarf malzemelerine kadar birçok konuda yazılımsal çözümler sunuyor.
Berberlik gibi antik bir mesleği dijitalleştirmeye çalışmak felaket senaryosu gibi görünebilir ancak şimdiye kadar hem müşteriler hem de berberler durumdan memnun. Müşteriler doğru düzgün randevu almaktan ve mobil üzerinden ödeme yapmaktan memnun. Berberler ise değişen müşteri davranışları ve tercihleri ile müşterilerinin taleplerini karşılayabilmekten memnun.
Squire şimdilik Amerika Birleşik Devletleri’nde New York ve San Francisco’da 100’ü aşkın berber salonunda kullanılıyor. Çiçeği burnunda startup, platformlarının önümüzdeki yıl 1.000 salonda kullanılacağını öngörüyorlar. Şirket ayrıca hala kredi kartı veya nakit para kullanmak isteyen müşteriler için POS entegrasyonunu da platformlarına katmayı düşünüyor.
İşin ilginç yanı, platformu kullanmak berber salonları için tamamen ücretsiz. Squire bu şekilde mümkün olduğunca çok berber salonuna ulaşmaya ve platformlarına dahil etmeye çalışıyor. Daha sonra platforma muhasebe ve pazarlama gibi modüller ekleyip bunları ek ücretli hizmetler olarak satıp, tüm bu süreci paraya çevirmeyi planlıyor. Kullanıcılar açısından ise ücretlendirme, randevu başına 1 dolar. Bu ödemenin toplamı Squire için bir gelir oluşturamayacak kadar düşük.
İngiliz BBC televizyonunun efsaneleşmiş dizisi Top Gear’ın, en az dizi kadar efsaneleşmiş sunucuları Jeremy Clarkson, Richard Hammond ve James May, özellikle otomobil meraklıları başta olmak üzere her türlü motor sporu tutkunlarını bir araya getirecek sofistike sosyal ağ projeleri DriveTribe Kasım ayında hizmete açılıyor.
1977 yılından beri BBC televizyonunun vazgeçilmez oto-magazin dizilerinden olan ve 2002 yılından beri Jeremy Clarkson tarafından sunulan Top Gear, dünya televizyon tarihinin en çok izlenen ve en çok sevilen dizilerinden biri. 700 bölüme yakın bir yayınlanma sayısı olan dizi, tarzı, yaklaşımı ve tamamen tarafsız olması ile nesiller boyunca birçok motor sporu ve otomobil meraklısının gönlünde taht kurmuştu. 2002 yılından beridir dizinin sunuculuğunu yapan, ancak kısa bir süre önce karıştığı bir fiziksel darp hadisesi sonucunda programdan el çektirilen Jeremy Clarkson, yeni nesillere ulaşmak için eski moda teknoloji olan televizyon yerine yeni moda teknoloji olan sosyal ağları tercih ediyor.
DriveTribe gücünü otomobil gurularından alıyor
Sosyal bir içerik – medya platformu olarak tasarlanan DriveTribe, son zamanlarda sosyal ağları belli konularda uzmanlaşması hareketini yakalamış görünüyor. Belli bir “eyleme” göre sosyal ağların uzmanlaştığını zaten biliyoruz. Örneğin fotoğraf paylaşmak isteyenler platformu Instagram, anlık görseller paylaşmak isteyenler platformu Snapchat, mikro blog içerikleri paylaşmak isteyenler platformu Twitter gibi. Ancak DriveTribe, yalnızca eyleme değil, içeriğe göre de kendini ayrıştırıyor. Yine örnek olarak bilgisayar oyuncularının kullandığı Twitch, seyahat meraklılarının kullandığı Trip Advisor siteleri örnek gösterilebilir. Dünyanın cep telefonundan sonra en çok kullanılan, en çok tartışma konusu olan ve kimine göre en tutkulu makineleri olan otomobillerin ise böyle bir platformunun şimdiye kadar hayata geçirilmemiş olması ise garip.
Bu boşluğu kapatmaya çalışan DriveTribe, arkasındaki efsane ekip ile birlikte çok kısa sürede 12 milyon dolar yatırım toplamayı başardı. İlk yatırım Nisan ayında kurucu ekip Jeremy Clarkson, Richard Hammond ve James May ile birlikte Andy Wilman tarafından yapıldı, ancak bu yatırımın ne kadar olduğu bilinmiyor. Ağustos ayında Breyer Capital ve Atomico, DriveTribe için toplam 5,5 milyon dolarlık yatırımda bulundular. Daha aradan 3 hafta geçmeden içinde bulunduğumuz Eylül ayında ise, adını eskiden Star Wars gibi efsanevi sinema yapımları ile duymaya aşina olduğumuz 21st Century Fox 6,5 milyon dolar daha yatırımda bulundu. Böylece DriveTribe’ın bilinen toplam yatırımı 12 milyon dolara erişti. Son yatırım ile birlikte DriveTribe’ın 2016 Sonbaharı olarak açıklanan açılış tarihi de Kasım 2016 olarak netleşti. DriveTribe’ın nasıl bir şey olacağını Jeremy Clarkson esprili bir dille “YouPorn gibi, ama arabalı” diyerek anlatıyor.
Akıllı araç üretimiyle yeni bir dönemin startını 2015 yılında veren TEMSA, büyüyen hedefler doğrultusunda sahip olduğu yenilikçi kimliğini yeni iş birlikleri ile genişletiyor. TEMSA, “siber güvenlik ve büyük veri” konusunda Türkiye’nin lider şirketi Savunma Teknolojileri ve Mühendislik (STM) ile “Akıllı Araçlar Teknoloji Geliştirme” konusunda iş birliği gerçekleştirdi.
TEMSA Genel Müdürü Dinçer Çelik ve STM Genel Müdürü Davut Yılmaz’ın katılımıyla 5 Eylül 2016’da Sabancı Holding’de imzalanan iş birliği protokolü çerçevesinde STM ve TEMSA, akıllı araçlar için yeni teknolojiler geliştirecek. 2 şirket, Akıllı Araçlar, Büyük Veri Analitiği, Endüstri 4.0, Nesnelerin İnterneti (IoT), ve Siber Güvenlik konularında iş birliği yapacak.
TEMSA ve STM’den iş birliği
İmza töreninde, 2 yerli, öncü kuruluşun mühendislik tecrübelerini akıllı araç teknolojilerinde kullanmak için iş birliği yaptığını belirten TEMSA Genel Müdürü Dinçer Çelik, “İş birliği çerçevesinde TEMSA tarafından geliştirilmekte olunan Smart Mobility programlarının hedeflediği değer ve çözümlerin etkinliğinin arttırılması planlanıyor. TEMSA liderliğini sürdürdüğü otobüs pazarında otobüs üretmekle birlikte, akıllı ulaşım çözümleri üreten, yenilikçi ve girişimci, fark ve değer yaratan teknoloji şirketi olma yolundaki vizyonuyla ilerliyor. Bu vizyon doğrultusunda akıllı araçlar, elektrikli araçlar ve SMART 2020-akıllı fabrikalar başlıklı Smart Mobility Programlarının gelişimine STM ile yapılan bu iş birliğinin önemli katkısı olacak” dedi.
Akıllı araçların dijital dönüşümüne katkısı
STM Genel Müdürü Davut Yılmaz ise imza töreninde, “TEMSA ile gerçekleştireceğimiz iş birliğimizde, ‘TEMSA Smart Mobility programları’ kapsamında geliştirilecek ürünlerin, şehirlerin ulaşımını dijital dönüşümün hızıyla senkronize edeceğini” belirtti. Yılmaz, “STM’nin özgün olarak tasarladığı ve ulaştırmanın yanı sıra farklı sektörlerde bağımsız çalışabilen Türkiye’nin ilk ve tek büyük veri analitiği platformu Overa (Optimizasyon Veri Analitiği), TEMSA tarafından üretilen elektrikli ve akıllı araçlar için teknoloji geliştirilmesinde kullanılacak” diye sözlerini tamamladı.
TEMSA ve STM teknolojiyi birlikte geliştirecek
İş birliği sayesinde TEMSA tarafından yürütülen Smart Mobility programlarının, başta üretim, bakım, lojistik, pazarlama, bilgi teknolojileri ve inovasyon faaliyetleri olmak üzere operasyonlarda müşteri memnuniyetini ve güvenliği ön planda tutarak teknolojik olarak geliştirilmesi sağlanacak. Bu kapsamda ortaya çıkacak ihtiyaçlara, büyük veri algoritmaları kullanılarak ileri seviye veri analitiği, veri bilimi, optimizasyon uygulamaları ve çeşitli yazılımlar aracılığı ile STM ve TEMSA tarafından çözümler geliştirilecek. Bu süreçte, TEMSA akıllı araçlarından elde edilecek verinin siber güvenliği de STM tarafından geliştirilecek çözümlerle sağlanacak.
Araçlar artık daha da akıllı
TEMSA ve STM, “Akıllı Araçlar, Büyük Veri Analitiği, Endüstri 4.0, Nesnelerin İnterneti (IoT)ve Siber Güvenlik” konularında iş birliği yapacak. Bu kapsamda TEMSA fabrikasından tüm dünyaya yayılmış TEMSA araçlarındaki sensörlerden toplanan verinin STM ve TEMSA mühendislerince büyük veri analitiği uygulamaları ve veri bilimi yöntemleri aracılığıyla mantıksal ve tahminlenebilir analizlerinin yapılması hedeflenecek.
Ortak yetkinlikler dünya pazarına ticari ürün olarak sunulacak
TEMSA ve STM iş birliğinde, toplanan tüm bu verinin ileri seviye büyük veri analitiği, yapay zeka ve optimizasyon teknikleri kullanılarak incelenmesi ve yorumlanmasıyla birlikte geliştirilecek akıllı ulaşım çözümlerinin dünya pazarına ticari ürün olarak sunulması hedefleniyor.
Facebook açık kaynak dünyasına bir sıkıştırma bir de depolama algoritmasını hediye etti. Amerika Birleşik Devletleri’nin San Jose şehrindeki Facebook’un @Scale konferansında duyurusu yapılan iki algoritma tamamen açık kaynak olarak sunuldu.
Facebook’un ZSstandard adlı algoritması kayıpsız veri sıkıştırma ile ilgili. Zstandard’ın amacı, usun süredir kullanılan ve artık güncelliğini yitirmiş Deflate sıkıştırma algoritması kullanan zlib’in yerini alabilmek. zlib, 1951’de geliştirilen Huffman kodu ile LZ77 algoritmasının bir birleşimi oluyor. 1995’ten beri kullanılan zlib en son 2013 yılında güncellendi ve son 3 yıldır da herhangi bir güncellemesi olmadı.
Zstandard ile zlib aynı sıkıştırma oranını kullandıklarında, Zstandard 5 kat daha hızlı veri sıkıştırma yapabiliyor. Aynı süre boyunca sıkıştırma yaptıklarında ise Zstandard yüzde 10 daha fazla veri sıkıştırması yapabiliyor. Zstandard kayıpsız bir sıkıştırma algoritması olduğu için özellikle ses, fotoğraf ve video dosyalarında çok iyi sonuçlar veriyor.
Facebook “dükkan garantisi” veriyor
Ancak zlib yerine Zstandard kullanmaya başlamak kritik altyapı değişikliklerini de beraberinde getiriyor ki, mühendislerin en çok korktukları konu bu. Zstandard’ın kullanılmaya başlandığı bir sistemde bir terslik olursa bütün hizmet bir anda ve geri dönüşsüz olarak durabilir.
Ancak Facebook’un Altyapı Mühendisliği Başkan Yardımcısı Jay Parikh, Zstandard’ın şirketin her bölümünde kullanıldığını ve test edildikten sonra açık kaynak olarak yayınlandığını da bildiriyor. “Facebook’ta çalışan herkes bu ürünleri kullanıyor” derken, açık kaynak dünyasına ikinci hediyeleri olan MyRocks’tand a bahsediyor.
MyRocks, veri tabanları için geliştirilen bir depolama motoru. Facebook bu motoru MySQL veri tabanlarının başarımını artırmak için kullanıyor.
MyRocks’ın da açık kaynak olarak yayınlanması boşuna değil, zira en çok kullanılan hemcinslerinden InnoDB’ye göre ciddi başarım avantajarı sunuyor. En basitinden aynı orandaki veriyi yarı yarıya daha az sunucu alanında tutabiliyor. Yani bir bakıma iki kat daha fazla veri sıkıştırabiliyor.
Facebook’un bu teknolojileri açık kaynak olarak sunuyor olmasının sebebi, kendi üretimlerinin zaman içerisinde endüstri standardı haline dönüşmesini umuyor olması. Parikh, “Bunları açık kaynak olarak yayınlamak herkese fayda sağlıyor. Bir tek firmanın tekelindeki kapalı kaynak yazılımlardan ziyade, açık kaynak oldukları için çok daha hızlı yayılıp benimseneceğini düşünüyoruz” diyor.
2001 yılından beri veri koruma, arşivleme, iş sürekliliği, IT altyapı yönetimi ve güvenlik konularında profesyonel çözümler sunan Platin Bilişim, www.platinbilisim.com.tr adresindeki şirket web sayfasını yeniledi. Her alanda olduğu gibi web dünyasındaki yenilikleri de yakından takip eden Platin Bilişim ekibi, bu çerçevede şirket web sitesini yenileme kararı alarak bu kararı kısa sürede hayata geçirdi.
Yenilenen görünümü ve tamamen görsel-psikolojik metriklere göre hazırlanan dijital yapısı ile oldukça estetik ve kullanıcı dostu bir site hedefiyle yola çıktıklarını belirten Platin Bilişim Marka ve Pazarlama Yönetmeni Çiçek Doğan, “Yeni sayfamız tam bir kullanıcı dostu site oldu. Bu amaçla herkesin aradığını kolayca bulabileceği bir yapı kurmaya çalıştık. Ayrıca sitemizin ziyaretçileri Medya bölümünde iletişim çalışmalarımız ile ilgili her türlü bilgiyi de kolayca bulabiliyor” dedi.
Yeni sayfayla yenilenen ürün yelpazelerini de oldukça iyi yansıtmaya çabaladıklarını kaydeden Doğan, “Ürün ve referanslar noktasında kendimizi iyi anlattığımız ve başarı hikayelerimiz üzerinden referanslar yürüttüğümüz bir yapı oluşturmaya gayret ettik. Sayfamızı yenilenen müşteri portalımız ile de entegre ettik. Bundan böyle müşterilerimiz web sitemiz aracılığı ile talep açabiliyor ve yenilenen müşteri portalımıza erişebiliyor. Yeni sayfamızdaki en önemli özellik ise sayfanın detaylı yapısı ve kullanım kolaylığı yanında uyumlu ve etkin iletişime altyapı hazırlayan birçok gizil metriğin tümleşik yönetildiği bir web sitesi olması” şeklinde görüş belirtti.
2011 yılından bu yana sürdürdüğü faaliyetlerle 5 binden fazla aktif üye iş yerine tahsilat kolaylığı sunan PayU Türkiye BDDK’dan Ödeme Kuruluşu Lisansı Aldı. PayU ödeme kuruluşu lisansı ile ülkemizdeki online ödeme altyapısını geliştirecek ve e-ticaret ile online alışverişin global rekabet gücünü artıracak.
E-ticarete büyük katkı
6493 sayılı “Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Kanunu”, ödeme altyapısı sunan ve e-ticaret alanında ödeme konusunda aracılık yapan şirketlerin belirli şartları yerine getirerek BDDK’dan ilgili lisansı almasını gerekli kılıyor.
Bu lisansı almak için tüm kriterleri yerine getiren PayU Türkiye, BDDK’dan verilen onay ile lisanslı ödeme kuruluşu unvanının sahibi oldu. PayU Türkiye CEO’su Y. Emre Güzer konuyla ilgili açıklamasında şunları söyledi:
“Türkiye’nin ilk PSP’si olarak 5 yıl önce çıktığımız yolculukta en büyük önceliğimiz ülkemizde elektronik ticareti ve online ödeme sistemlerini birçok konuda daha iyi olduğumuzu düşündüğümüz ABD ve Avrupa ile boy ölçüşebilir seviyelere getirmekti. Bu bağlamda tüm iş ortaklarımız ile birlikte sıfırdan oluşturduğumuz ekosistemde, sayıları elliyi bulan ödeme kuruluşlarının lisanslanması ve yeterliliklerini ispat edebilmeleri çok önemli bir hal aldı.”
“Birkaç yıldır Bankacılık ve Denetleme Kurulu ile birlikte üzerinde çalıştığımız lisansın kanunlaştırılması ve büyük bir özenle kuruluşların yine BDDK tarafından lisanslanmaya başlanması Türkiye’de finansal teknoloji girişimlerinin önünü açacak. Böylece finansal okuryazarlığın hızla artmasına aracılık edecek ve kayıt dışı ekonomiyi azaltmanın yanı sıra ihracatı artıracak.”
PayU Türkiye CEO’su Emre Güzer.
PayU Türkiye e-ticaret ekosistemini geliştiriyor
Emre Güzer, birincil önceliklerinin tüketici ihtiyaçlarını iş ortaklarının desteğini alarak teknoloji ile yeniden şekillendirip işyerlerine ve müşterilerine yeni servisler sunmak ve ekosistemi kalkındırmak olduğunu belirtti. Güzer sözlerine şöyle devam etti:
“Basit bir Sanal POS altyapısından ziyade, işletmelerin tüm ödeme ihtiyaçlarını eksiksiz karşılamaya yönelik birçok ödeme aracını senkronize bir şekilde ekosisteme kazandırmaya devam ediyoruz. Geçtiğimiz dönemde sunduğumuz gerçek zamanlı havale çözümünü ve mobil POS uygulamasının yanı sıra finansal servislere erişim imkanı olmayan müşterilerin online ödeme yapabilmesini sağlayacak bir ödeme servisi de sunacağız. Yakın zamanda kapıda ödemelerde yaşanan aksaklıkları da gidereceğiz.”
“Amacımız şu an sayıları 4 milyonu aşan ve internetten sıkça alışveriş yapan kişi sayısını 10 milyona taşıyacak projeler geliştirmek. Türkiye’de e-ticaret sektörünün kalkınmasına yönelik çeşitli adımlar atıyoruz. Farklı ödeme araçları sunmanın yanı sıra Türkiye’deki PayU üye işyerlerinin, farklı global ödeme kuruluşlarıyla işbirliği sağlayarak onlarca farklı ülkeye satış yapabilmesinin önünü açtık. Böylece Türkiye ekonomisine de itici güç sağlamayı umuyoruz.”
PayU Türkiye’nin bundan sonra çok daha güçlü bir şekilde yoluna devam edeceğini belirten Y. Emre Güzer, e-ticaret ekosisteminin büyütecek adımlar atmayı sürdüreceklerini belirtti.
Microsoft yeni bir verimlilik aracını daha envanterine kattı. Yapay zeka destekli bir zaman düzenleme aracı olan Genee, Microsoft tarafından satın alındı. Microsoft, Genee’yi Office 365 ürününe entegre edecek.
Outlook ve Office 365 CVP’si Rajesh Jha, “Office 365’in verimlilik kapasitesini geliştirirken ve müşterilerimize değer yaratırken, Genee takımının dijital deneyimlerimize zeka katacağını ve tutkumuzda bizi daha da ileri taşıyacağına karşı inancım tam” açıklamasını yaptı.
Office 365’e neler katacak?
Genee geçtiğimiz yıl halka açık beta sürümünü yayımlamış, e-posta istemcileri ve takvim yazılımları ile yapay zeka üzerinden ilişki kurarak özellikle toplantı zamanı belirleme gibi uzun zaman alabilen süreçleri otomatik hale getirme amacını gerçekleştirmek istemişti. Görünen o ki, Microsoft tarafından satın alınmayı hak edecek kadar da bu işte başarılı oldu. Genee’nin Kurucu Ortakları Ben Cheung ve Charles Lee ayrıca Microsoft’a katılmayı düşündüklerini de belirttiler.
Genee uygulaması e-postaların CC bölümüne adresi eklenerek çalışıyor. e-Postalar yazılırken doğal dilin kullanılması yetiyor. Genee dili çözüyor, anlıyor ve bir toplantı hakkında konuşuluyorsa karşı tarafa sizin adınıza bir davet yolluyor. Genee en temel anlamı ile aslında yapay zeka destekli bir sohbet programı. Ama yalnızca toplantı isteklerine cevap verecek şekilde programlanmış ve yapay zekanın doğal dil tanımlama yetenekleri bu konu etrafında geliştirilmiş. Genee’nin anlayabildiği, e-posta yazışmalarında sıklıkla kullanılan klasik komutlar var. Bunlar haricinde kullanıcılar kendi komut setlerini de oluşturabiliyorlar. Bu komut setleri de doğal yazımdan farklı olmuyor. Böylece yazışmalarınızı takip eden karşı taraf, sanki bir asistanınıza veya sekreterinize toplantı düzenleme talebi ilettiğinizi okuyor.
Microsoft, “Genee’nin esas parladığı nokta, birbirlerinin takvimlerine erişimleri olmayan kalabalık grupların toplantı ayarlamaya çalışmalarında ortaya çıkıyor” diyor. Genee herkesin takvimini e-posta yazışmalarından çıkartıyor ve buna göre herkese uygun olacak bir zaman aralığını anında belirleyebiliyor.
Genee ile Sunrise’ın kaderi aynı
Genee’nin Kurucu Ortakları Ben Cheung ve Charles Lee kendi bloglarında “Microsoft’un kişisel ve kurumsal verimlilikte, yapay zekada ve sanal asistan teknolojilerinde lider olduğunu görüyoruz. Dil algılama ve haberleşme teknolojilerindeki uzmanlığımızı onlarla birleştirmekten heyecan duyuyoruz” diyorlar.
Genee uygulaması 1 Eylül tarihi ile kapandı, yani şu an bakmak isterseniz Microsoft’un entegrasyonunu beklemeniz gerekiyor. Ancak, daha önceden Genee ile yaratılmış toplantı talepleri, takvimler ve diğer işler hala yerinde duruyor. Microsoft, Sunrise takvim uygulamasını da satın aldığında benzer bir prosedür işlemişti. Hali hazırdaki kullanıcı tabanı uygulamayı kullanmaya devam edebildi ancak yeni kullanıcılara uygulama kapatıldı.
Genee 2014 yılında Uj Ventures, Streamline Ventures ve Garnett Ventures tarafından toplam 1,45 milyon dolar yatırım almıştı.
Hepimiz sorunun bir parçasıyız. Dijital Reklam endüstrisi yumruklarını sıkmış, reklam engelleme yazılımı üreten ve kullanan herkese nefretini kusarken, hiç birimizin umurunda olmuyor. Yüz milyonlarca insan zaten hali hazırda reklam engelleme yazılımlarını masaüstü bilgisayarlarında veya cep telefonlarında kullanıyor. Araştırmalar gösteriyor ki, önümüzdeki yıl içerisinde bu rakam ikiye katlanabilir. İnsanlar reklam engelleme yazılımlarını seviyor ve kullanmaktan vazgeçmeyecekler. Bu yüzden, dijital reklam endüstrisi kimi zaman hile, yanıltma, kimi zamansa düpedüz hack sınıfına sokabileceğimiz uygulamaları bir kenara bırakıp sorunun kaynağına inerse, herkes için daha iyi olacak.
Dijital reklam ve reklam engelleme hakkında bazı rakamlar
Reklam engelleme yazılımları hakkında hazırlanmış en güncel raporlar, 2015 yılı Ağustos ayı itibariyle 200 milyon kişinin bilgisayarlarında bu yazılımları kullandığını ortaya çıkartmış durumda.
Mary Meeker’ın 2016 İnternet Trendleri Raporu’nda hem masaüstü bilgisayarlarda, hem dizüstü bilgisayarlarda hem de cep telefonu ve tabletlerde, kısacası dijital reklamların tüm yayın alanlarında reklam engelleme yazılımlarının artışta olduğu kaydediliyor.
HubSpot’un Global Interruptive Ads Survey raporu 2014 ve 2016 yıllarını kapsıyor. 18-35 yaş arası yetişkinlerin yüzde 60’ı reklam engelleme yazılımı kullanırken, 35 yaş üstü kullanıcılarda bu oran yüzde 50.
PageFair ve Adobe’un raporlarına baktığımızda 2014 ve 2015 yıllarında ABD’li kullanıcıların yarısı reklam engelleme yazılımı kullanıyor.
IAB’nin güncel raporlarına göre masaüstü bilgisayar kullanıcılarının yüzde 26’sı bir reklam engelleme yazılımı kullanıyor.
Raporların geneline baktığımızda, önümüzdeki bir veya iki yıl içerisinde dijital reklamları engellemek için yazılım kullanan kullanıcıların sayısı ikiye katlanacak. 2015 yılı Ağustos ayındaki 200 milyon kişilik hacim zaten şu anda 300 milyona yaklaşmış durumda. Bu durumun sektöre etkisi de çok büyük. Ovum ve The Wallstreet Journal’ın 2015 raporu, reklam engelleme yazılımları sebebiyle yalnızca yayıncıların 24 milyar dolar kaybettiğini ortaya koyuyor.
Reklam engelleme nasıl çalışıyor?
Reklam engelleme yazılımları arama reklamlarından bannerlara, remarketing kampanyalarından YouTube reklamlarına, sponsorlu sosyal medya paylaşımlarından bazı “native” reklamlara kadar her şeyi engelleyebiliyor. İnternette bir sayfa yüklenirken, örneğin AdBlock, sayfadaki öğelerin hangi kaynaklardan geldiğine bakıyor ve bu şekilde neyin reklam olduğunu, neyin olmadığını belirliyor. Masaüstü bilgisayarlar bu iş basit bir tarayıcı eklentisi ile yapılıyor. Mobil tarafta ise ayrı bir tarayıcı veya tarayıcı ayarları ile sağlanıyor. Küçük bir yazılımın yüklenmesi ve bir iki tıklama ile neredeyse tamamen reklamdan arındırılmış internet sahibi olunuyor. Reklam engelleme yazılımlarının bir yan etkisi de, reklamların yüklenmesine izin verilmediği için internet sayfalarının biraz daha hızlı açılması. Reklamlara ait verilerin transferi de yapılmadığı için internet kotasının da daha az harcanmasını sağlıyor.
AdBlock yazılımı en çok bilinen ve kullanılan yazılımlardan biri olduğu için örnekleri AdBlock üzerinden veriyoruz. Tüm reklam engelleme yazılımları hemen hemen aynı şekilde ve aynı mantıkta çalışıyor. Devam edelim. AdBlock’a cevap olarak kimi internet sitesi, ziyaretçinin reklam engelleme yazılımı kullandığını fark ettiğinde bir mesaj görüntülüyor. Mesajda kullanıcının dijital reklamlara izin vermesi ve sitelerinin reklam engelleme yazılımının beyaz listesine, yani reklamların engellenmeyeceği domain adresi listesine kaydetmelerini istiyor. Times’ın bir raporuna göre, kulalnıcıların yüzde 40’ı gerçekten de o siteyi engellemekten vazgeçebiliyor, özellikle mevzu bahis site yüksek kaliteli içerik sunuyorsa ve bu içeriği sunmak için neden para kazanmaları gerektiğini açıklıyorsa.
Çözümü reklam engelleyenler buluyor
Ancak internet yayıncıların çok büyük bir kısmı, yalnızca trafik çekme derdinde oldukları için böyle önlemler almıyorlar. İnternet yayıncılığının maalesef çok büyük kısmının kopya veya çalıntı içerik olduğunu, olmayan kısmının da büyük çoğunluğunun “click-bait” içerik ürettiğini düşünecek olursak, kullanıcılar da dijital reklamları engellememek için bir sebep görmüyorlar. Fakat aynı zamanda kaliteli içerik yayıncıları dijital reklamların takipçilerini ne kadar sıkıntıya soktuğunun farkına varmaya başladı. Bu yüzden reklam tarzlarını daha en baştan AdBlock veya benzeri bir yazılımın kullanılma gerekliliğini ortadan kaldırma üzerine kuruyorlar. New York Times ve YouTube gibi dev diyebileceğimiz yayıncıların bir kısmı ise, tamamen reklamdan arındırılmış özel abonelikler sunuyorlar.
Tamamen reklamsız bir internetin imkansız olduğu bir gerçek. Bu gerçeğin aslında kullanıcılar da farkında. AdBlock’un yayınladığı raporlara göre, dijital reklamları engelleyen kullanıcıların yüzde 75’i, bazı sitelerdeki reklamları engellememeyi seçiyorlar. Bu sitelerin ortak özelliği, reklamların içeriğin önüne geçmediği, kullanıcıyı rahatsız etmediği ve dikkatini dağıtmadığı tasarımlar. Buradan yola çıkan AdBloc, Acceptable Ads Manifesto (Kabul edilebilir reklam manifestosu) adı altında bir takım kurallar belirledi. Kuralları belirlerken kendi kullanıcı kitlesinin oluşturduğu büyük veriyi kullanan AdBlock, bu kurallara uygunluk gösteren sitelerin reklamlarını engellememe kararı aldı. Zaten, teorik olarak, böyle bir sitenin reklamlarını kullanıcılar da engellemek istemeyecek. Zorla reklam göstermeye çalışmaktansa, kullanıcının tercih ettiği şekilde dijital reklam göstermek işe yarıyor.
VMware, VMworld 2016 etkinliğinde şirketin hibrit bulut stratejisini yeni VMware Cross-Cloud Architecture ile genişlettiğini duyurdu. Şirket ayrıca müşterilere özel ve genel bulutlardaki uygulamalarını ortak bir işletim ortamında çalıştırma, yönetme, bağlama ve güvene alma imkanını veren yeni özel ve genel bulut servislerini de duyurdu.
• Müşterilerin Yazılım Tabanlı Veri Merkezi (SDDC) bulutlarını yönetmelerini ve işletmelerini kolaylaştıracak, birleşik ve yazılım tabanlı bir veri merkezi platformu olan VMware Cloud Foundation
• Müşterilere özel ve genel bulutlarda çalışan uygulamalarını yönetme, denetleme ve güvence altına alma yöntemlerini gösteren, AWS, Azure ve IBM Cloud’un da aralarında bulunduğu Technology Preview of Cross-Cloud Services
vCloud Air Network iş ortaklarının ihtiyaçları için tasarlanmış, yeni bir felaket kurtarma hizmetleri ailesi olan vCloud Availability
• vSphere kullanıcılarına vCloud Air’e uygulama taşınma süresindeki aksama süresini ortadan kaldırma amacıyla vCloud Air Hybrid Cloud Manager’ın yeni sürümünün sunulması
VMware Yazılım Tabanlı Veri Merkezi Bölümü Genel Müdürü ve Başkan Yardımcısı Raghu Raghuram, konuyla ilgili şu açıklamayı yapıyor: “Müşteriler giderek artan oranda uygulamalarını çalıştırmak için çoklu genel ve özel bulutlara güvenmekle birlikte çeşitli bulut platformları arasında uygulamalarını yönetme ve koruma boyutunda endişe yaşayabiliyorlar. Müşteriler VMware tarafından sağlanan, kendi sınıfının en iyisi özel bulut ve lider genel bulutu bir araya getirdiklerinde olabilecek en güçlü, en esnek çoklu bulut stratejisine sahip oluyorlar. VMware, benzersiz Cross-Cloud Architecture (Çapraz Bulut Mimarisi), SDDC ve bulut servisleri eşliğinde tüm bulut ortamları için standart bir işletim ortamı sunarak bulutta özgürlük ve kontrol sağlıyor.”
Dünyanın en eksiksiz ve becerikli hibrit bulut altyapısı olan Cross-Cloud Architecture özel ya da genel bulut çalışmaları ve temel oluşturan bulut, donanım platformu ya da arakatman fark etmeksizin tüm uygulamalar için düzenli kurulum modellerini, güvenlik politikalarını, görünürlüğü ve denetimi etkin hale getiriyor. WMware’in Cross-Cloud Architecture’ı, müşterilere çoklu bulut ortamları arasında inovasyon özgürlüğünü tanıyarak şirketin lider özel ve hibrit bulut becerilerini pekiştiriyor. WMware Cross-Cloud Architecture, VMware’in halihazırda geliştirmeyi sürdürdüğü, bir dizi yeni Cross-Cloud Services’ı içeren Cloud Foundation ve vRealize bulut yönetim platform üzerinden sunuluyor.
Hibrit bulut için birleşik yazılım tabanlı veri merkezi platformu (SDDC)
Cloud Foundation, VMware’in ölçeklenebilirliği yüksek hiper-bütünleşik yazılımı (vSphere ve Virtual SAN) ile dünyanın önde gelen ağ sanallaştırma platformu NSX’i ilk kez birleştiren gelecek nesil hiper-bütünleşik altyapısını özel bulut oluşturmak isteyenlere sunuyor. Cloud Foundation’un çekirdek bir bileşeni olan SDDC Manager müşterilere ve servis sağlayıcılara VMware bulut yazılımlarının kurulum ve yönetimlerini otomatikleştirmelerinde yardımcı oluyor. SDDC Manager, VMware bulut yazılımı topluluğunun tamamını kurmaya ve korumaya yardımcı olurken bulut yöneticilerini yükleme, ayarlama, yönetme ve bulut altyapısını güncelleme gibi karmaşık işlemlerden kurtarıyor ve eksiksiz bir bulut ortamının saatler içerisinde kurulmasına da imkân tanıyor. Bunun sonucunda müşteriler bulut altyapısını kurma sürecini altı-sekiz kat azaltırken toplam sahip olma maliyetinden %30-40 oranında tasarruf sağlıyorlar (1).
Cloud Foundation, ilk kez SDDC’nin tam gücünü bir hibrit bulut ortamına uygulayan “servis olarak” seçeneğini sunuyor. IBM, IBM Cloud üzerinde sunduğu Cloud Foundation ile Cloud Foundation temeline dayanan yeni olanaklar sunan ilk vCloud Air Network iş ortağı oldu. Cloud Foundation, gelecekte aralarında vCloud Air’in de bulunduğu ek kamusal bulutlar üzerinden de kullanılabilecek.
Müşteriler, özel bulutlar için halihazırda EMC’den anahtar teslim VxRack Systems entegre çözümlerini temin edebiliyor ya da Cloud Foundation yazılımını Dell, Hewlett Packard Enterprise ve QCT’den Virtual SAN uyumlu nodlar ile birleştirebiliyorlar. Cloud Foundation kurum kritik yüksek ölçekli uygulamalardan dağıtılmış ölçek dışı uygulamalara kadar her türlü geleneksel ya da bulut-yerel uygulamayı çalıştırabiliyor. Uygulamaların sanal makinelerde ya da konteynerlerde olmaları fark etmeksizin, Cloud Foundation vSphere, Virtual SAN ve NSX’in benzersiz performans, dayanıklılık, güvenlik ve yönetilebilirlik avantajlarını sunan düzenli bir altyapı platform sağlıyor. Cloud Foundation tüm geleneksel ya da bulut uyumlu uygulamaları çalıştırmaya yarayan mevcut VMware çözümleri ile entegre olmanın yanı sıra bulut esnekliği ve tercihini destekleyerek kurumsal mobiliteye de imkân yaratıyor.
• vRealize Suite, Cloud Foundtation ile entegre olarak, BT servis sunumunu hızlandırabilen, BT operasyonlarını geliştiren ve heterojen, çoklu bulut ortamlarında (vSphere ve VSphere’siz) son kullanıcıya kontrol sağlayan kapsamlı bir kurumsal bulut yönetim platformu (CMP) sağlıyor.
• vSphere Integrated Containers geliştiricilere güvenli ve çok kullanıcılı self servis erişimi ile daha hızlı yenilik yapma imkanı sunuyor. VIC ayrıca BT’nin konteyner servislerini kurup yönetmek için mevcut araçları, bilgileri ve süreçleri kullanmalarına da olanak sağlıyor.
• Integrated OpenStack, Cloud Foundation ile birlikte müşterilere VMware tabanlı SDDC altyapısının üzerinde üretim seviyesinde bir OpenStack bulut kurulumu ve yönetimi yapma imkânını tanıyor.
• Horizon Cloud Foundation ile entegre olarak müşterilerin tek bir platform üzerinden hızlıca sanallaştırılmış masaüstleri ve uygulamalar edinmesini sağlıyor, güvenli bir dijital çalışma alanı yaratıyor.
Cross-Cloud Services
Cross-Cloud Services, bulut kullanımı ve maliyetlerinin görünümünü artıracak, düzenli ağ yapılandırması ve güvenlik politikalarını etkin hale getirecek ve vSphere ve vSphere’siz özel ve genel bulut ortamları için kurulum, yönetim, uygulama ve veri taşınması gibi süreçleri otomatik hale getirecek, geliştirilmekte olan yeni SaaS servislerinden oluşuyor. VMware, hem genel bulut ortamları hem de tesis içi iş yükleri için ortak bir işletim ortamını etkin hale getirerek bir yandan merkezi BT’ye uygulama ve verileri koruma ve maliyetleri kontrol etme imkânı verirken diğer yandan da geliştiricilere ve genel olarak kuruma seçecekleri bulut ortamında serbestçe yenilik yampa olanağını tanıyor. VMworld etkinliğinde tanıtılacak bulutlararası bu servisler arasında şunlar yer alıyor:
• Bulgu ve Analiz: Genel bulut uygulamalarının bulgu tanılaması, yerleştirilmesi ve yönetişimi;
• Uyumluluk ve Güvenlik: Bulutlararası uygulamaların uyumluluğu ve güvenliği için mikro segmentasyon ve denetim kullanımı;
• Kurulum ve Taşınma: Geliştiricilere bulutlararası çalışma imkânı sunulurken, BT’ye de bulutlararası uygulamaları güven ve uyumlulukla yönetme olanağı sağlanıyor.
vCloud Air ve vCloud Air Network için düzenli inovasyon
vCloud Air ve vCloud Air Network servis sağlayıcı ekosistemi, şirketin hibrit bulut stratejisinin önemli parçaları olmayı sürdürüyor. vCloud Air Network iş ortakları geniş çeşitlilikte servislerin yanı sıra, coğrafya ve sektöre özel uzmanlık sunuyor ve müşterilerin karmaşık mevzuat gereksinimlerini karşılamalarına yardımcı oluyor.
VMware, vCloud Availability for vCloud Director’ı duyuruyor. vCloud Availability for vCloud Director iş ortaklarına basit, uygun maliyetli bulut tabanlı felaket kurtarma servisleri sunacak. Bu servisler yerel vSphere çoğaltma becerilerini kullanarak müşterilerin vSphere ortamlarını destekleyecek. Bu çözüm özellikle vCloud Air Network servis sağlayıcılarının kolay operasyonu, müşteri elde etme ve sayısını artırma süreçlerini olağanüstü seviyede basit tesis içi kurulum süreçleriyle kolaylaştırmak için tasarlanacak.
Hybrid Cloud Manager’ın en yeni sürümü, bir VMware özel bulutu vCloud Air’e genişletmek için, uygulama taşımayı basitleştiren ve iki ortam arasındaki bağlantı performansını artıran yeni iyileştirmeler sunuyor. vCloud Air Hybrid Cloud Manager müşterilerin tesis içi ağlarını ağların bulutta genişlemesini sağlarken adeta yerel ağ performansı göstermelerini sağlayan uyumlu ve yazılım tabanlı WAN aracılığıyla vCloud Air’e yaymalarını sağlıyor. vCloud Air Hybrid Cloud Manager ayrıca tüm uygulamaların çift yönlü olarak taşınmasının yanı sıra NSX güvenlik politikalarının vCloud Air Gelişmiş Ağ Servislerine taşınma sürecinde de aksama süresini ortadan kaldırıyor. Müşteriler, sanal makinelerini uyumlu bir ağda 20 kata kadar daha hızlı taşıyabilirken, tesis içindekilerle aynı seviyede control ve güvenlik politikalarına da kavuşmuş oluyor. Tüm bunlar iş süreçlerine olumsuz etki yapmadan gerçekleşiyor.
IBM Cloud İş Geliştirmeden Sorumlu Başkan Yardımcısı Mercer Rowe, konuyla ilgili şu açıklamayı yapıyor: “IBM hibrit bulut kullanımında sektöre yön vermeye ve sektöre öncülük etmeye devam ediyor. Cloud Foundation’u tamamen otomatize bir servis olarak ilk biz sunduk. Gerçekleştirdiğimiz bu ilki müşterilere VMware ortamlarını buluta taşıma konusunda destek sağlayacak 4.000’den fazla profesyoneli eğiterek pekiştirdik.”
• Cloud Foundation’ın 2016’nın üçüncü çeyreğinden itibaren genel kullanıma sunulması bekleniyor
• IBM Cloud üzerinde Cloud Foundation’ın 2016’nın üçüncü çeyreğinden itibaren genel kullanıma sunulması bekleniyor
• vCloud Air Hybrid Cloud Manager 2.0’ın 2016’nın üçüncü çeyreğinden itibaren genel kullanıma sunulması bekleniyor
• vCloud Availability for vCloud Director halihazırda kullanıma sunulmuş bulunuyor
Canon Europe, 10 ülkedeki ofis alışkanlıklarını araştıran Ofis İçgörüleri 2016 Raporu’nu açıkladı. Rapora göre dijital dönüşüm içindeki şirketlerdeki belgelerin yüzde 55’i güvenlik ve depolama avantajı nedeniyle taranarak dijital hale geldi. Türkiye’nin, 10 ülke arasında baskı maliyetini en çok önemseyen ülke olduğu ortaya çıktı. Ofis çalışanlarınınyüzde 63’ü artık akıllı telefon ve tablet üzerinden belge yazdırıyor.
Görüntüleme ve baskı çözümlerinde dünya lideri Canon Europe, ofislerde baskı alışkanlıklarını araştıran Ofis İçgörüleri 2016 Raporu’nu açıkladı. Araştırma, Orta ve Doğu Avrupa, Avrasya, Ortadoğu ve Afrika genelinde 10 anahtar ülkede bulunan 1.000 işletmede satın alma kararını veren yöneticiler ile görüşülerek hazırlandı.
Türkiye’de yüzde 77’si maliyete bakıyor.
Rapora göre, dijital dönüşüm kapsamında, şirketlerdeki belgelerin yüzde 55’i güvenlik ve depolama avantajı nedeniyle taranarak dijital hale geldi. Rapora göre Türkiye araştırma yapılan ülkeler arasında en yüksek maliyet bilincine sahip ülke oldu. Ortalama yüzde 59 olan orana kıyasla Türkiye’deki işletmelerin %77’si baskının ne kadara mal olduğu konusunda daha bilinçli hale geldiğini söylüyor.
Canon Europe Gelişmekte Olan Pazarlar B2B Satış ve Pazarlama Direktörü Matthew Wrighton, “Yüksek büyümeye sahip pazarlar baskı maliyetlerinin yönetilmesini kolaylaştıracak çözümler aradıklarını gördük. Araştırmamız, baskının şu anda bu bölgelerde daha kapsamlı iş sorunlarına yol açabilecek gizli bir maliyet olduğunu gösteriyor. Bu itibarla, pazarlardaki şirketlerin baskı maliyetlerini düşük tutmalarına yardımcı olmak için rehberlik hizmeti sunulmalıdır” dedi.
• Yüzde 68’i kaygı duyuyor: İşletmelerin yüzde 68’i bastığı hassas belgeleri kaybetmekten kaygı duyuyor. Yüzde 40’ı yüksek güvenliği çok değerli buluyor.
• Uzaktan baskıyı seviyor: İşletmelerin yüzde 70’i uzaktan baskıya önem veriyor. Kuruluşların yüzde 60’ı kendi cihazını kendin getir modeline izin veriyor.
• Maliyeti ölçmeyenlen var: Yüzde 28’i baskı maliyetlerini hiçbir şekilde ölçmüyor.
• Renkli baskıya geçtiler: Yüzde 47’si birkaç yıl önce olduğundan daha fazla renkli baskı yapıyor. Yüzde 57’si renkli çıktılar almak için ana yazıcılarını kullanıyor.
• Baskıyı dışarıda yaptırıyoruz: Türkiye’de baskının dışarıda yaptırılması diğer ülkelere göre daha yaygın. Diğer ülkelerin yüzde 30’u dışarıda baskı yaptırırken Türkiye’de yüzte 57’si baskı işlerini baskı şirketlerine yaptırıyor.
• Daha önemli hale gelecek: Türkiye’de işletmelerin neredeyse yarısı (yüzde 49) baskının şirketler için daha önemli hale geleceğini düşünüyor. Diğer ülkelerde bu oran yüzde 32 olarak çıkıyor. Bu durum baskı yerine dijital iletişime öncelik veren rakiplerden farklılaşmak için tanıtım yada pazarlama amacıyla yüksek kaliteli renkli belge almalarından kaynaklanıyor.
• Belgeler dijital oldu: Ofiste kullanılan ve yönetilen tüm belgelerin %55’i dijital oldu.
• Daha çok belge tarıyorlar: Ofis çalışanlarının %59’u, bugün üç yıl önce olduğundan daha fazla belge tarıyor.
• ssssDaha çok belge basıyorlar: Ofis çalışanlarının %57’si, bugün üç yıl önce olduğundan daha fazla belge basıyor.
• Akıllı telefondan çıkış alıyor: Yüzde 63 bir akıllı telefondan, tabletten ya da dizüstü bilgisayardan iş yerlerindeki bir yazıcıda doğrudan çıktı almaya değerli buluyor.
Google, bildiğiniz gibi artık Alphabet adlı üst şirketin bir kolu durumunda. Google içerisinde de DeepMind isimli bir yapay zeka geliştirme bölümü bulunuyor. Google, DeepMind’ı satın alıp bünyesine dahil ettikten sonra, yapay zekalı robotlardan görüntü işlem programlarına kadar bir çok konuda kullandı ve oldukça başarılı sonuçlar aldı. Birkaç ay önce ise bu çok gelişmiş yapay zeka, Alphabet’nin en büyük giderlerinin bir kısmına sebep olan veri merkezleri ve sunucu çiftliklerine bekçilik etmesi için görevlendirildi. Yapay zekanın görevi, bu kompleksleri analiz etmek, maksimum verimlilik için yöntemler belirlemek ve bu yöntemleri uygulamak.
Dünyanın en büyük sunucu alanlarını, dünyanın en gelişmiş yapay zekanın kontrolüne vermek sonucunda neler olabileceğini bilim kurgu yazarları uzun yıllardır dehşet senaryoları ile kaleme aldıkları için, Google aynı zamanda bir de, yapay zekayı anında devre dışı bırakacak ve varlığına son verecek “panik butonu” da entegre etmiş.
DeepMind, sunucuları olduğu kadar, soğutma, elektrik, güvenlik gibi sistemleri de kontrol ederek, biz zavallı insanların yıllar süren çalışmalar ile ortaya çıkartabileceğimiz küçücük detay sorunları saniyeler içerisinde belirleyip önlem alabiliyor. Böylece daha önce mümkün olmadığı düşünülen enerji tasarruf oranlarına ulaşabiliyor. Google, bu tasarrufun yüzde 15 olduğunu açıkladı.
DeepMind ile milyonlarca KW tasarruf
2014 yılında Google, veri merkezlerinde ve sunucu çiftliklerinde 4.402.836 MWh elektrik harcadığını duyurmuştu. Basit bir hesapla Google’ın 660.425,4 MWh civarında elektrik tasarruf ettiğini söyleyebiliriz. ABD’de şirketler elektrik için MWh başına 25-40 dolar kadar ödüyorlar. Yani Google’ın bu yapay zekayı devreye sokması ile 16,5 milyon dolar ile 26,4 milyon dolar arasında kar elde ettiğini tahmin edebiliriz. Google DeepMind’ı 2014 yılında 600 milyon dolara satın almıştı.
DeepMind’ın en büyük özelliği, insanların belirli komutlar girmesini veya sisteme neyin ne olduğunu öğretmek zorunda kalmamaları. Yapay zeka, bağlandığı veri merkezi sistemlerinin nasıl çalıştığını, bunların ne kadar elektrik tükettiğini, birbirleri ile olan bağlantısını ve en uygun duruma getirmek için nasıl çalışmaları gerektiğini kendi kendine öğreniyor. Neural Network (Nöron Ağları) denilen bir yöntem ile çalışan yapay zekanın çalışma prensibi aslında yeni değil. Bu bilgisayar modelinin ilk teorileri 1943 yılında bile yayınlanıyor.
Veri merkezi ve sunucu çiftliklerinde 120 farklı değişkeni kontrol eden DeepMind, havalandırma fanlarından pencerelere kadar merkezin kralı oluyor. Google, kendi merkezlerinde böyle iyi sonuçlar almaya devam ederse bu sistemi diğer şirketlere de satabilir veya kiralayabilir. DeepMind uzaktaki bir sunucu merkezine bağlanıp, çevresel faktörleri kontrol edip, gerekli ayarlamaları yapabilir. Google’ın kendisi de bu hizmeti bir SaaS modeli ile verilmesinin düşünüldüğünü bildiriyor.
2013 yılının son aylarında kurulan Blesh, nesnelerin internet kullanan beacon teknolojisi ile markaların müşteriye istediği anda ulaşmasını sağlıyor. Beacon teknolojisini Türkiye’ye getirerek fintek, bankacılık, restoran zincirleri ve mobil alışveriş entegrasyonunda yeni bir kanal açan Blesh, kullanıcı ve müşteri deneyimini dinamik müşteri yolculuğunda birleştiren nesnelerin internetini Türkiye ile tanıştırdı. Techinside olarak Blesh CEO’su Devrim Sönmez’le beaconların çok kanallı ve çapraz kanallı pazarlamadaki rolünü değerlendirdik.
Genel olarak beaconlar ve iBeacon ile Google Eddystone’un farklı kullanım özelliklerinden söz eder misiniz?
Bir marka, müşterisinin gerçekten işine yarayacağı ve ona değer katacağı bir durum anında temasa geçmeli. Ayrıca bu temas her seferinde müşterinin iznine tabi olmalı. Bu bakımdan Eddystone ve iBeacon teknolojileri daha önce görülmemiş fırsatlara kapı aralıyor. Hepimiz mobil cihazlarımızda her gün yeni deneyimler yaşıyoruz ve bu deneyimlerin bir kısmı toplum tarafından kabul edilip norm haline geliyor. Önümüzdeki dönemde müşteriler, bir bankaya veya mağazaya girdiklerinde ve bir temas noktası bulamadıklarında, bu durum marka için kayıp olacak.
“Beaconlar ile müşteriye ihtiyacı olduğu zaman, ihtiyacı olduğu hizmetle erişir ve onu reklamlarla sıkmazsınız.”
35 bin beacon 20 milyon potansiyel müşteri
Türkiye’de çok sayıda global ve yerel önemli markayla gerçekleştirdiği projeler kapsamında aktif beacon sayısını Ağustos 2016 itibariyle 35 bin adede çıkarma başarısını gösteren Blesh, sektöründe açık ara lider konumunda yer alıyor. Beaconlar, Blesh’in entegre olduğu 90’ın üzerinde mobil uygulama ile çalışıyor. İlgili uygulamalarda aktif indirilme rakamı göz önüne alındığında 20 milyon kişiye ulaşma potansiyeline de sahip oluyor.
CEO Devrim Sönmez ve CTO Uğur Gökdere Blesh ekibiyle.
“Google Eddystone beacon üzerinden isteğe bağlı teklifler ile fiziksel webi başlattı”
Nesnelerin İnterneti ve sensörler konusunda Türkiye’de ve dünyada hizmet veren Blesh, Eddystone, Physical Web gibi teknolojilerin küresel oyuncusu olarak dikkat çekiyor. Başarılı Ar-Ge çalışmalarına imza atan Blesh, Türkiye’nin önde gelen marka ve kuruluşlarının mikro lokasyon bazlı iletişimini yönetiyor.
Beacon teknolojisini en çok perakende ve bankacılık sektörleri sahipleniyor
Türkiye’nin 51 şehrine yayılmış olan Blesh beacon cihazları Migros, Koçtaş gibi mağazalarda, Sabiha Gökçen Havalimanı, İstanbul M2 metro istasyonları, Kanyon’un da dahil olduğu 100’ün üzerinde AVM, DenizBank şube ve ATM’leri, fastPay üye işyerleri, iddaa bayileri, Caffe Nero, Simit Sarayı, Kahve Dünyası, Domino’s Pizza gibi zincirlerde yer alıyor. 250’nin üzerinde plaza ve üniversitede de Blesh beacon cihazı kurulmuş durumda ve aktif olarak çalışıyor.
Bankacılıkta 2018 nesnelerin interneti harcamaları 153 milyar dolacak
Bankacılık sektöründe 2018 yılında Nesnelerin İnterneti alanında yapılacak yıllık harcamaların bu seneye göre yüzde 31 artarak, 153 milyar doları bulması bekleniyor. Yüksek teknoloji dışında bu alana yatırım yapan sektörler arasında ise bankacılık, tüm diğer sektörlerin önünde yer alıyor. Dünyada bankacılık sektörünü de etkisi altına almaya başlayan Nesnelerin İnterneti kapsamında Bluetooth temelli çalışan Beaconlar bankacılık deneyimini tamamen değiştiriyor.
Bluetooth teknolojisiyle çalışan Beaconların bankacılık sektöründe nasıl bir değişim başlattı?
Beaconlar ile ATM’ler sizi tanıyacak ve akıllı telefonunuzu kullanarak daha şubeye girmeden beaconla sıra numarası alacaksınız.
Sistem nasıl çalışıyor?
Banka şubesine girdiğinizde, akıllı cihazınızdaki mobil bankacılık uygulaması ile sensörler sizin orada olduğunuzu anlayacak ve sıra numarasını size bildirim olarak iletecek. Artık kioskları tuşlayıp kağıt çıktı üzerinde numara almak gerekmeyecek. Ayrıca banka şubesi içinde ve çevresinde izniniz ile ihtiyaçlarınız kapsamında size özel kampanyaları telefonunuzdan anında alacaksınız. Mobil uygulamadan yapılabilmeye başlayan işlemler için de şubede bildirim alıp işleminizi telefondan yaparak zaman kazanacaksınız. ATM’lere kurulan sensörler sizin yaklaştığınızı anlayıp ATM başına geldiğinizde sizinle iletişim kurabilecek ve ATM’de dakikalarca işlem yapmakla uğraşmadan hızlı biçimde saniyeler içinde paranızı çekeceksiniz.
Bankacılık ve fintekte hangi yenilikçi uygulamaları Türkiye’ye getirdiniz?
Üye işyerlerinde temassız mobil ödeme, banka şubesine gitmeden sıra numarası alma, kişiye özel teklifler ve ATM’lerin sizi yaklaşırken tanıyarak önerilerde bulunması bankacılık deneyimini kökten değiştiriyor. Özetle beacon ve sensörler kişiselleştirilmiş pazarlama devrini başlatıyor.
Bu yenilikçi uygulamaları dünya ile aynı anda Türkiye’ye getiren Blesh, Denizbank’a sağladığı çözümlerle iBeacon teknolojisi ile hayata geçirdi. Gerçekleştirilen ortak çalışmalarımız ödüller kazandı.
Örnek verebilir misiniz?
Denizbank tarafından geliştirilen bir mobil cüzdan uygulaması olan fastPay, global arenada da yaptığı yenilikçi projeler ile ilgi çekiyor. Geçtiğimiz sene 2015 yılı EFMA İnovasyon Ödülleri’nde büyük ödülü kazanan DenizBank, BAI Bankacılık İnovasyon Ödülleri’nde de fastPay ile finale kalmıştı.
Denizbank 2016 yılında da Celent Research tarafından sensörleri entegre ettiği bankacılık ürünleriyle Digital Transformation dalında ödüle layık görüldü.
Temassız mobil ödeme projesi ile fastPay üye iş yerleri, önce siz yaklaştığınızda size kampanya önerileri sunuyor ve siz içeri girip ödeme yaparken sizin hiçbir şey yapmanıza gerek kalmadan ödemeyi uygulama üzerinden alabiliyor.
Türkiye ve globalde beacon pazarı ne hızla büyüyor?
Blesh, Apple ile Google’In iş ortağı olarak yoluna emin adımlarla devam ediyor. Küresel pazarda da önemli bir rekabet içindeyiz. Türkiye’deki lider pozisyonumuz kapsamında elimizde önemli veriler bulunuyor. Mevcut duruma göre özellikle havalimanı, restoran gibi noktalar ile perakende ve bankacılık sektörlerinde kullanılan beacon sayısının önümüzdeki dönemde daha da artacağını öngörüyoruz. ABI Research araştırmasına göre dünyada beacon cihazlarının sayısının 2020’de 400 milyonu aşması bekleniyor. Biz de Blesh olarak Türkiye geneline yerleştirdiğimiz 35 bin sensör yayılımını yıl sonuna kadar 50 bin seviyesine getirmeyi hedefliyoruz.
2020 yılı ilginç bir yıl olacağa benziyor. Daha önce 2020’de dünyanın yarısının mobil olacağı öngörüsünü buradaki yazımızda paylaşmıştık. Şimdi ise BI Intelligence yayınladığı bir rapor ile, 2020 yılında 10 milyon sürücüsüz araç yollarda olacak öngörüsünde bulunuyor.
Sürücüsüz araçlarda şimdiden 5 büyük marka var
Sürücüsüz araçlar artık fütüristik bir fikir değil. Mercedes, BMW ve Tesla gibi büyük ve güvenilir otomobil şirketleri zaten ya bu tür araçları piyasaya sundular, ya da sunak üzereler. Uber ve Google gibi dev şirketler de sürücüsüz araçların gerçekleşmesinin ardındaki teknolojiyi yaratıyorlar ve kendi araç konseptlerini ortaya çıkartıyorlar. Bu sürücüsüz araçlar konsept olmakla kalmıyor, kendilerine ekonomik döngüde yer de buluyorlar. Örneğin hem Uber hem de Google, sürücüsüz araçlarını araç paylaşım çözümlerinde kullanmak istiyor. Bu konudaki yazımıza da buradan ulaşabilirsiniz.
Hangi sürücüsüz araç?
Ancak sürücüsüz araçtan bahsederken rapor iki farklı tanım kullanmış. Bunlardan birincisi ve ilk akla gelen, tamamen otonom, A noktasından B noktasına giderken yolda karşılaşacağı her durumu kendi kendine çözen ve sürücüden yardım almayan araçlar. Bu araçların son kullanıcılar tarafından kullanılmaya başlanma tarihi olan rapor 2019 yılını belirtiyor.
Bu yüzden raporda bahsi geçen 10 milyon aracın büyük çoğunluğu yarı otonom araçlar. Bu araçlar A ve B noktaları arasında çoğu durumda kendi sürüşünü yapabiliyor, ancak başa çıkamadığı bir durum olduğunda gerekli uyarıları yaparak sürücüye kontrolü geri veriyor. Bu yüzden araç içerisinde sürücünün bulunması şart. Ayrıca bu araçlar tamamen normal bir otomobil gibi tasarlanıyorlar. İstenirse otonom sürüş tamamen iptal edilebiliyor.
Gerçek kırılma 2019’da
2019-2020 yılları arasında tam otonom araçların piyasaya gerçekten çıkmalarının ardından yine bir ayrım yaşanacağı öngörülüyor: Sürücülü tam otonom araçlar ve sürücüsüz tam otonom araçlar. Bu ayrım teknolojiden çok regülasyonlar sebebiyle oluşacak bir ayrım. Dünyanın çoğu yerinde trafik kanunları, trafikte seyreden bir aracın içerisinde mutlaka otomobil kullanmayı bilen bir sürücünün varlığını şart koşuyor. Ayrıca tam otonom araçların teknolojisi iyice rafine edilip, yönetimler ve müşteriler bu teknolojiye tamamen güvenene kadar daha çok zaman geçmesi gerekiyor.
Hangi gruba mensup olursa olsun, yarı otonom ve tam otonom sürücüsüz araçların önündeki en büyük iki engel maliyet ve regülasyonlar. Genel kullanıcı kitlesine inip, trafiğin önemli bir bölümünde seyretmemeleri halinde insan hatasını ortadan kaldırıp daha güvenli sürüş sağlamaları imkansız. Bunun için de fiyatlarının iki Ferrari düzeyinden günümüz aile sedanları düzeyine inmesi gerekiyor. Maliyetlerin azalması ve piyasanın canlanması bu fiyat düşüşünü getirecek. Özellikle sonradan pazara girecek oyuncuların rekabete katılmak için fiyat indirimi yapacakları düşünülüyor. Serbest piyasa dinamikleri eninde sonunda fiyatları aşağı çekecek olsa da, bunun ne zaman bir aile babasının bakış açısına göre “mantıklı” düzeylere ineceğini henüz kimse bilmiyor.
İnsanların makineler tarafından yaratılan, derin ve engin tarihsel bilgi yığınına dayanarak ve ileri seviyede algoritmalar kullanarak elde edebildikleri öngörülere “bilişsel bilişim” deniliyor. Son yıllara özellikle iş hayatında kullanımı hızla artan bilişsel araçlar, çalışanların daha önce fark edilemeyen siber saldırıları, müşteri satın alma davranışlarını veya felaket seviyesindeki cihaz arızalarının erken sinyallerini fark edebiliyorlar.
Birçok şirket artık algoritmalara güveniyor. Ancak iş hayatı daha çok algoritma tabanlı oldukça, bu çözümlerin yarattığı bir sorun da ortaya çıkıyor: Nasıl işlediği açığa çıkartılan birçok algoritmanın, çok kısa raf ömürleri oluyor. Algoritmalarda mükemmellik, yalnızca üstün bir matematik ve bilgisayar bilimleri demek değil. Aynı zamanda bu algoritmaları tasarlayan, entegre eden ve kullanan birimlerin de çok çevik olması gerekiyor. Araçların yarış lastiklerini saniyeler içerisinde değiştiren Formula 1 ekipleri gibi, eskiyen, yıpranmış, artık işlevini yapmayan algoritmaları gözünün yaşına bakmadan çöpe atıp, yerine anında yenilerinin konulması gerekiyor. Bu durum, giderek dijitalleşen iş hayatında neredeyse Darwin’in Evrim Teorisi mekaniklerini izliyor. O sırada, ortama daha uygun olan algoritma ister istemez hayatta kalıyor. Geri kalanı ölüyor.
Algoritmalar için ölüm kalım savaşı
Siber güvenlik dünyasından basit bir örnek ile açıklamak gerekirse, bir saldırıdan sonra savunma sistemleri bu saldırının bir daha yaşanmamasını garanti edecek şekilde güncelleniyor. Güvenli kalmak için, firmaların saldırganlar kadar hızlı bir şekilde algoritmalarını değiştirmeleri gerekiyor. Finans dünyasında ise, örneğin Wall Street’te, ticari algoritmaların ortalama ömrü yalnızca 6 hafta. Bir buçuk ay sonra, rakip şirketler ters mühendislik ile algoritmayı çözüp, karşı ticari saldırılarına başlıyorlar.
Siber güvenlik ve dolandırıcılık tespitinde algoritma performansı, sapı samandan ayıran yegane unsurdur. Pek de uzun olmayan bir zaman önce Amerika Birleşik Devletleri’nin perakende devlerinden Target, algoritma kurbanı oldu. Yapılan hack girişimini, 200 kişilik güvenlik ekibi tespit edemedi. Çünkü Target algoritmaları, masum güvenlik hatalarından gerçek hack girişimini ayırt edemedi. Ekip basitçe, bir anda yağmaya başlayan aşırı miktardaki bilgiyle baş edemedi.
Agoritmik dolandırıcılık tespit alanının en ileri seviyesi finansal hizmetler sektöründe bulunur, çünkü riskler ve sonuçları çok ağırdır. Örneğin Knight Capital, 2013 yılında yalnızca 40 dakika içerisinde 440 milyon dolar kaybetti. O günden beridir de algoritma inovasyonu hızla artarak gelişiyor. Örneğin ABD’nin en büyük dijital hisse senedi ticareti ajanslarından ConvergEx, takip ettikleri 500 milyondan fazla finansal olayı, gerçekten kendilerini ilgilendirecek birkaç yüz taneye indirmeyi başarabiliyorlar.
Gürültüde veriyi duymak
Buradaki kilit nokta, akan veri içerisindeki “gürültüyü” azaltarak analize sokan ve basitçe anlaşılabilir bir yapıda sunan sistemler inşa etmek. ConvergEx CEO’su Joe Weisbord’un açıkladığı gibi, hangi soruna eğilmek gerektiğini gösteren algoritmaları tasarlamak haftalar veya aylar alabiliyor. Bir işletmenin pazarda çalışan stratejileri olduktan sonra, duruma göre farklı günlerde farklı stratejileri uygulayabiliyor veya eski senaryoları temel alarak yeni stratejiler belirleyebiliyor.
Daha çok öğrendikçe, yeni hata şablonları belirlendikçe ve sistemler değiştikçe, stratejilerin sil baştan entegre edilmesi gerekiyor. Finansal pazarlar yalnızca güvenlik algoritmaları kadar güvenliler ve bu algoritmaların hiç durmadan daha da akıllanmaları gerekiyor.
Hızlı algoritma evriminin gözlendiği bir diğer alan ise “kestirimci bakım”. Artık endüstriyel Nesnelerin İnterneti her cihazdan sensör okumalarını akıtıyor ve bu okumaların anında analiz edilmesi artık çok kritik. Bu okumalar sayesinde algoritmalar, bir cihazın ne zaman bozulacağını, bozulmanın ilk işaretlerini algıladığı anda belirliyor.
büyük petrol ve doğalgaz şirketlerinin veri bilimcileri, şirkete on milyonlarca dolar zararı dokunabilecek cihaz hatalarını önceden tahmin edebilmek için bu algoritmaları geliştirmeye yıllarını harcıyorlar. Son 6 ay içerisinde yaratılan yüzlerce farklı algoritma test ediliyor, tekrar test ediliyor ve en efektif bulunanları araştırma altına alınıyor. Algoritma sistemleri sürekli olarak bir akıl evrimi içerisinde giriyor.
Neyse ki biz insanlar, algoritmaların evrimini milyonlarca yıldan birkaç güne kısaltmanın yollarını icat ettik. Kullandığımız araçlar, bilgi işçilerinin deneyimlerini ve önsezilerini artırıyor, yeni algoritmalar keşfetmelerine yol açıyor, bunları yıllar değil saatler içerisinde entegre etmelerini sağlıyor, algoritmaları ışık hızında düzenliyor.
Capital dergisi tarafından her yıl Türkiye’nin en büyük şirketlerinin açıklandığı Capital 500 listesinde e-ticaret kategorisi ilk kez Trendyol ile açıldı. Bu yeni kategoride yükselen başarı grafiğiyle yalnızca Trendyol yer aldı.
Trendyol, Capital dergisi tarafından her yıl Türkiye’nin en büyük şirketlerinin duyurulduğu “Capital 500” listesinde yer alan ilk e-ticaret sitesi olarak Türkiye’nin en büyük firmaları arasına girdi.
2015 yılında 600 milyon TL ciro açıklayarak Türkiye’de kara geçen ilk e-ticaret sitesi olan Trendyol’un 2016 yılı ciro hedefi 1 milyar TL. Türkiye’de online alışveriş yapan kadınların yüzde 70’ine ulaşan Trendyol aynı zamanda yüzde 90 organik ziyaretçi trafiği ile müşteri memnuniyeti konusunda da sektör lideri konumunu koruyor.
Trendyol dünyanın en büyük teknoloji yatırımcıları tarafından destekleniyor
Dünya’da başarısı ile adından söz ettiren Trendyol, kurulduğu günden bugüne Google, Facebook, Amazon ve LinkedIn gibi pazar lideri şirketlerin yatırımcıları arasında olan Tiger Global, Kleiner Perkins Caufield Byers ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası gibi lider yatırımcılardan yatırım desteği aldı.
Trendyol.com kurucusu Demet Mutlu e-ticaretin Türkiye’deki toplam perakende sektörünün yüzde 2’sini oluşturduğunun altını çizerek, Dünyada bu oranın yüzde 6-10 civarında olduğunu belirtti. Kurulduktan 5 yıl sonra kara geçmeye başladı. Büyüme hızı ve karlılık gibi metriklerde de sektörde bilinen Zalando, Asos ve Zulily gibi yurt dışı muadillerinin önünde olan şirket, aynı zamanda dünya üzerinde hem pazar lideri olup hem de hızla büyümeye devam eden birkaç e-ticaret şirketinden biri olarak gösteriliyor.
Google kendi araç paylaşım hizmeti Waze’i San Francisco’da sonbahar aylarında hizmete sokarak Uber’e doğrudan rakip olacak.
Alphabet Inc.’in bir alt grubu olan Google, Waze adındaki hizmeti ile öncelikle tüm San Francisco bölgesindeki sürücüleri, yolcular ile buluşturmayı planlıyor. Uber ve onun San Francisco rakibi Lyft hizmetleri, yolcular talep ettiğinde bir sürücü yönlendirme yöntemi ile çalışıyorlar. Google Waze ise daha farklı bir yöntem ile trafik sorununa çözüm üretiyor: Yolcu gitmek istediği noktayı işaretleyip araç ve sürücü aradığında, yalnızca zaten oraya gitmekte olan kişilere talep düşüyor. Böylece hem yolcu hem de sürücü zaten kendi gitmek istedikleri noktaya veya güzergaha gitmiş oluyorlar. Bütün bu gelişmeler, Ağustos ayında Alphabet Inc.’in İdari Müdürü olan David Drummond’un neden Uber yönetim kurulundan ayrıldığını da açıklıyor.
Waze oyunu farklı oynuyor
Google Waze’i 2013 yılında satın almıştı. Waze’in diğer hizmetlere nazaran bir diğer farkı ise, kullanıcılardan topladığı veriler ile güzergah ve trafik tahmini yapabiliyor olması.
Waze teorik olarak sürücülere ek bir yolculuk maliyeti getirmediği için Uber ve benzeri hizmetlerden çok daha ucuz olacağı tahmin ediliyor. Waze’in amacı, ücretlerini mümkün olduğunca düşük tutarak sürücülerin taksi şöförü gibi çalışmalarının önüne geçmek. Waze’in sAn Francisco’daki pilot programı şu anda 1,5 kilometrelik mesafe için en çok 54 sent ücret öngörüyor ve Google ayrıca bir komisyon almıyor. Bu ücret, hem Uber hem de Lyft fiyatlarından çok daha düşük. Uber, aynı yolculuk için 3,75 dolar fiyat biçiyor. Bu durumda Waze, alternatiflerine göre şaşılacak şekilde 7 kat daha ucuz oluyor.
Waze aynı zamanda sürücülerinin kazancının vergilendirilebilir olmadığını düşünüyor çünkü ödemenin aslında yakıt parası için yapıldığını varsayıyor. Ülkemizin tersine ABD’de, akaryakıt gibi zaten vergi alınan bir alanda yapılan harcamalarda ayrıca bir daha vergilendirme yapılamıyor.
Eski dostlar rakip oldu
7 yaşına basan Uber’in şu andaki değerlemesinion 68 milyar dolar civarında olduğu biliniyor. Araç paylaşım devi ile Google 2013 yılında çok sıkı ilişkiler içindeydi ve neredeyse ortak durumundaydılar. Google aynı yıl Uber’e 258 milyon dolar yatırımda bulunmuştu. Ancak şimdi rakip konumundalar. Bu rekabet yalnızca araç paylaşımında veya fiyatlarda değil, geliştirilen teknolojilerde de kendini gösteriyor. Örneğin hem Uber hem de Google, sürücüsüz otomobil çalışmalarında uzun süredir rekabet içerisinde. Uber’in araç paylaşımındaki 7 yıllık tecrübesine karşın sürücüsüz otomobil araştırmalarında da Google epey bir adım önde gidiyor.
Waze şu anda Google’ın araç paylaşım deneyimini artırmaya yönelik bir proje olarak görülüyor, çünkü Google’ın planları çok daha büyük. Esas ulaşılmak istenen nokta, sürücüsüz otomobilleri araç paylaşım sektörüne sokabilmek. Tam otomasyon ile çalışan, cinsel tacizden hatalı sollamaya kadar insan kaynaklı güvenlik riskleri sıfıra indirilmiş olan bir sistemin çoğu yolcu için tercih edilebilir olduğu düşünülüyor. Ayrıca sürücüsüz otomobilleri araç paylaşım sektörüne sokabilmenin, piyasadaki fiyatları hızla daha da aşağıya çekeceği öngörülüyor.
Waze’în pilot programı çerçevesinde toplam 25 bin kişilik, çoğu Google, Wal-Mart ve Adobe Systems gibi büyük firmalarda çalışan yolculara hizmet veriliyor. Yolcuların ise günde iki kere Waze hizmetini kullanma hakkı oluyor. Bu da doğal olarak işe giderken ve gelirken demek. İsteyen herkes Waze sürücüsü olmak için kayıt yaptırabilirken yolcu potansiyeli şimdilik bu 25 bin kişi ile sınırlı.
Ancak Waze’in bir sonraki yayılım adımında San Francisco bölgesindeki herkes Waze sürücüsü veya yolcusu olabilecek. Bu adımın ardından da hizmetin komşu şehir ve eyaletlere yayılması bekleniyor.
Avrupa Birliği’inin net-tarafsızlığı regülasyonları kapsamında Telekom şirketlerinin ağ seviyesinde dijital reklam engelleme yöntemleri yasaklandı.
BEREC (Body of European Regulators for Electronic Communications) tarafından dün yayınlanan yönetmelik içeriği önümüzdeki günlerde yerel regülatörlere geçecek ve uygulamaya konulacak. Yönetmeliğin içeriği ve Avrupa çapındaki her Telekom ağında dijital reklamların özgürce gösterilecek olması özellikle dijital reklam stratejileri ile para kazanmaya çalışan yayıncılar, platformlar ve reklam ajansları tarafından sevinçle karşılandı.
İngiltere ve İtalya’da hizmet veren Shine örneğini ele alırsak, operatörlerin ağ seviyesinde online reklamları engellemek için başka şirketler ile işbirliğine girmekten kaçınmadıklarını görebiliyoruz. Karayip hizmet sağlayıcılarından Digicel ile iş anlaşması yapan Shine, ardından Güney Afrika temelli Econet Wireless ile de bir ortaklığa giderek ağ seviyesinde reklam engelleme sistemini kurmaya başlamıştı. İngiltere’nin en büyük Telekom hizmet sağlayıcılarından O2 ise, müşterileri için ücreti mukabilinde reklam engelleme hizmeti vermeyi düşünüyordu.
Reklam engelleme kanun dışı mı olacak?
Yönetmelik, online reklam engelleme yöntemlerinin kanunen yasaklanması konusunda gittikçe daha fazla taraftar toplandığının bir işareti olarak yorumlanıyor. Haziran ayında Almanya’nın Köln şehrinde görülen bir davada Adblock Plus yazılımının ana şirketi Eyeo, Almanya’nın adil rekabet kanunlarını ihlal ettiği gerekçesi ile adli cezaya çarptırılmıştı. Cezanın esas sebebi, Axel Springer’dan yazılımın beyaz listesinde yer alması için para talep edilmesiydi.
Reklam engelleme konusunda yalnızca Avrupa bu sıkıntıları yaşamıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde, en yüksek internet trafiğini çeken ilk 42 yayıncı arasında yapılan bir araştırma, yayıncıların neredeyse yarısının reklam engelleme yazılımları veya yöntemlerine karşı hukuki süreç başlatabileceklerini ortaya koymuştu.
Reklam sektörü nasıl etkilenecek?
PageFair tarafından yapılan bir araştırma, 2016 yılının Mayıs ayında 419 milyon mobil reklam engelleme yazılımının aktif olarak çalıştığını ortaya çıkartmıştı. Toplam 1,9 milyarlık akıllı telefon sahipleri arasında bu oran yüzde 22’ye denk geliyor. Yani akıllı telefon sahiplerinin beşte biri ya mobil reklamları tamamen engellemeye çalışıyor ya da bir kısmını engelliyor. Bu da mobil reklam pazarının potansiyel büyüklüğünü azaltıyor. Reklam engelleme yazılımları özellikle 2013 yılı itibariyle mobil alanda büyük bir artış ivmesi gösteriyor.
Reklam ajansları ve pazarlamacılar, reklam engelleme sistemlerinin bir nevi çevresinden dolaşarak içeriklerini kullanıcılar ile buluşturmak için “Native Advertising” yöntemini kullanmaya başlamışlardı. Günümüzde de büyük bir ivme ile yükselişte olan bu yöntem, yayının içeriğinden fark edilemeyecek bir şekilde, içeriğe yedirilmiş ve gerçekten okurun (kullanıcının, izleyicinin, müşterinin, v.b.) işine yarayan reklam türlerini içeriyor. Bu yöntem aslında yeni değil, 1930’larda ve özellikle 1945 sonrasında radyoların kişisel kullanımda yerlerini sağlamlaştırması sonrası ortaya çıkmış bir yöntem.
Native Advertising’in sonu mu, yeniden doğuşu mu?
Ancak “Native Ads.” pazarı, en başta var olmasına sebep olan sorun ortadan kalktığında ne yapacak? Reklam engelleme devletler düzeyinde, hatta uluslararası anlaşmalar ile yasaklandığında ve her türlü reklam kullanıcıya erişebildiğinde, gerçekten “Native Ads.” ile uğraşmanın bir anlamı kalacak mı?
Bu konuda uzmanların kafaları karışık çünkü kimse henüz reklam engellemenin gelecekte ne ölçüde kanunsuz bir eylem olacağını kestiremiyor. Reklam engellemenin kanun dışı sayılması, yalnızca Telekom, servis sağlayıcı gibi kurumsal şirketlere dayatılacaksa aslında piyasada hiçbir değişiklik olmayacak. Kullanıcı düzeyinde, yukarıda bahsettiğimiz yüzde 22’lik reklam engelleme oranı artarak devam edecek.
Eğer kullanıcı düzeyindeki reklam engelleme eylemleri de kanun dışı sayılırsa, o zaman yine iki ihtimal doğuyor. Birincisi pop-up ve banner reklamların küllerinden yeniden doğuşu, ikincisi ise native ads’in daha da rafine olup gücünü artırması.
Reklamların asla engellenemediği bir dünyada bazı yayıncılar ve reklam ajansları işin kolayına kaçarak, çalışma prensipleri yıllar öncesinde belirlenmiş ve işlevleri milyarlarca defa test edilmiş eski usul online reklamlara geri dönebilirler. Ancak şunu unutmamak gerekiyor ki, native ads’in iyi kurgulandığında diğer tüm dijital reklam şekillerine göre çok daha fazla kullanıcı etkileşimi yarattığı da biliniyor. Etrafın banner ve pop-up ile dolduğu bir gelecek distopyasında native ads tekrar dijital reklam sektörünün kurtarıcısı rolüne bürünebilir.
Tam elektrikli otomobil Tesla, vakum içinde çalışan süper hızlı tren Hyperloop, Lityum İyon pilli ev aküleri gibi fütüristik projelere yatırım yapan ABD’li dolar milyardeli Elon Musk’ın SpaceX şirketine ait bir Falcon 9 roketi, geçtiğimiz gün Cape Canaveral’dam kalkışı sırasında infilak etti.
Şirketin hisseleri ani bir düşüşle toplamda 360 milyon dolar değerleme kaybederken, taşıdığı kargo ise Mark Zuckerberg’in deyimi ile “Hayal kırıklığına” uğrayan Facebook’a ait bir iletişim uydusuydu.
Mark Zuckerberg geçtiğimiz yıl, Afrika’ya ucuz internet getirmek için girişimlere başladığını ve bunu bir uydu ile uzaydan internet erişimi sağlanması ile yapacağını açıklamıştı. SpaceX’in roketinin taşıdığı uydu işte buydu.
Fiziksel iletişim altyapılarının doğal ve sosyal nedenler ile kurulmasının çok zor olduğu Sahra Çölü’nün güneyinde kalan Orta Afrika kuşağına güvenilir ve geniş bant internet erişimi sağlamak, Facebook’un belirttiğimiz coğrafyadaki 84 milyon kullanıcısı için de önemliydi.
SpaceX ve Facebook’a 200 milyon dolardan fazla zarar
Fransız uydu teknolojileri şirketi Eutelsat işbirliği ile geliştirilen, saniyede 18 gigabit veri aktarım hızı olan AMOS-6 uydusu, 5 yıllık bir leasing ile 95 milyon dolarlık bir faturaya mal olmuştu. Facebook’un böyle durumlar karşısında, internet erişimi sağlamak için drone kullanımını öngören Aquila gibi alternatif teknolojileri de var. Ancak Facebook gibi bir dev için bile bir anda 95 milyon doları (ayrıca gelecekte uydudan elde edilmesi beklenen yüzlerce milyon dolar potansiyel geliri) bir anda kaybetmek sarsıcı bir deneyim. Falcon 9 roketi ile birlikte uydu paketinin toplam fiziksel değeri ise, kalkış ve rampa hizmet ücretleri hariç 200 milyon dolar olarak tahmin ediliyor.
Uydusunun en yeni roket teknolojisi ile infilak ettiğini Kenya’da internet bağlantısını beklerken öğrenen Mark Zuckerberg, aşağıdaki açıklamayı Facebook üzerinden paylaştı:
Yapılan soruşturma, roketin patlamasının sorumlusunun SpaceX firması olmadığını ortaya çıkarttı. Soruşturmanın şu anında patlamaya sebep olanın yüksek ihtimalle kalkış rampasındaki öngörülemeyen bir anormallik olduğu üzerinde duruluyor. Kalkış rampası önceden personelden arındırıldığı için Falcon 9 roketinin patlaması sırasında ölen ya da yaralanan olmadı.
Eylül 2016 itibariyle 700’ün üzerinde kurumsal müşteriye sahip olan e-posta ile pazarlama girişimi INBOX, müşterileri için günde ortalama 4,5 milyon e-posta gönderiyor. INBOX’ın kurucusu Emin Onur Genç e-ticaret siteleri ve diğer girişimcilere en etkili sosyal medya ve doğrudan pazarlama imkanını sunan e-posta ile pazarlama mecrasında ne gibi avantajlar sağladıklarını anlattı.
Inbox’ın öyküsü nedir, neler yapar?
Inbox 6 yıl önce yurt dışı kaynaklı yazılımıyla e-posta ile pazarlama gönderimleri faaliyetlerine başladı, ama 15 Ekim 2014’Ten beri tümüyle kendi yazılımlarımızı kullanıyoruz. Fikri mülkiyetimizde olan ve Inbox’ı tümüyle yerli e-posta ile pazarlama hizmetine dönüştüren bu yazılımları son 2 yılda geliştirdik. İlk 4 yılda gelirlerimizi tümüyle inovasyona ve altyapıya yatırdık. Bu süreçte eşim Elif Genç‘in teknik ve manevi desteği INBOX’ın temel taşı oldu.
INBOX çözümü ile dilerseniz kendi yazdığınız HTML kodlarını kullanabilir, dilerseniz sürükle-bırak yöntemiyle duyarlı e-posta bültenleri oluşturabilir ve bütün bunlara ek olarak .xml veya .json gibi veri tipleriyle otomatik e-postalar gönderebilirsiniz.
Ayrıca müşterilerimize entegre CRM modülü sunuyoruz. Bu modül sayesinde INBOX müşterileri gönderdikleri e-postaların açılış zamanı, açıldıkları lokasyon ve tıklanmalarına göre senaryolar oluşturuyor ve filtreledikleri kullanıcılarına daha sonra e-posta gönderimi de planlayabiliyor. Tabii müşterilerimize sağladığımız API desteğiyle.
Şu anda portföyümüzde Türkiye’nin tüm ticaret odaları, ODTÜ ve Boğaziçi gibi önde gelen üniversiteleri, Kosifler Oto, Gedik Yatırım, Selçuklu Holding, ve Asus Türkiye gibi prestijli müşteriler bulunuyor. Şimdiye dek sadece Türkiye’ye hizmet veriyorduk ama tüm dünyaya açılmaya başlıyoruz. İlk etapta 3 dil sunacağız ve ilk ikisi tahmin edebileceğiniz gibi İngilizce ve İspanyolca olacak.
Mobil destekli kullanıcı arayüzü var mı?
Var. Hatta geçenlerde yeni özelliklerle geliştirdik ve arayüz tasarımımızı tümüyle yeniledik. Mobil cihazlarda maksimum erişilebilirlik için güncellenen Inbox arayüzü hem duyarlı tema ile tüm mobil ekranlara tam oturuyor hem de önceki sürüme göre iki kat hızlı çalışıyor.
Yeni modül: Tetikleyiciler
Inbox arayüzü sadece görsel yenilikler içermiyor. Aynı zamanda kullanıcının işini kolaylaştırmak amacıyla tetikleyiciler adlı yeni bir modül içeriyor. Tetikleyiciler özelliği ile web sitenize entegrasyon yapmaya gerek kalmadan abonelerinizi ilgi alanlarına göre gruplayabilir ve otomatik çalışan yaşam döngüleri kurgulayabilirsiniz.
Gerçek zamanlı raporlama
Inbox gönderimler sonrasında raporların gerçek zamanlı olarak takip edilmesine olanak tanıyor. Böylece e-posta ile pazarlama yoluyla birkaç saniyede on binlerce kişiye erişim sağlayan marka ve kullanıcıların pazarlama performansını ölçmesini kolaylaştırıyor. Inbox platformu bu bağlamda kullanıcılara özel müşteri temsilcisi atayarak tüm konularda tek muhatap ile tüm sorulara cevap bulmayı ve çözüm getirmeyi kolaylaştırıyor. Inbox kapsamlı hizmet prensibinden hareket ederek sahip olduğu bilgi ve deneyimi kullanıcılarıyla paylaşarak müşteri deneyimini iyileştiriyor.
Kullanıcıya en zor gelen yanı kendi bültenini tasarlamak. Bunu nasıl aşacağız?
Haklısınız. Biz de bu sorunu çözmek için INBOXBrush modülünü geliştiriyoruz. Web sayfamızdan, kendi hesabınızdan kullanacağınız INBOXBrush ile profesyonel e-bültenler tasarlamak artık çok kolay.
INBOXBrush sayesinde tüm e-posta istemcileriyle uyumlu responsive e-bülten çalışmalarını birkaç dakika içinde milyonlarca varyasyon kullanarak hazırlamanız mümkün olacak. Hiçbir kodlama bilgisi olmadan, sürükle-bırak yöntemiyle her sektöre uygun içeriklerle kolayca e-bülten çalışmaları hazırlayıp abonelerinize anında ileteceksiniz.
“Kodlama yok, zaman tasarrufu var”
Aynı zamanda para tasarrufu: Kullanıcı dostu INBOXBrush ile hem zamandan kazanıyor hem de yüksek maliyetlerden kurtuluyorsunuz. Profesyonel grafik programlarını ya da programlama dillerine gerek kalmıyor. INBOXBrush teknik bilgisi olmayan kişilere kolaylıkla profesyonel e-bülten tasarımları hazırlama imkanı sunuyor. Sadece içeriğinizi belirleyin, görsellerinizi seçin, şablonunuzu oluşturun diyeceğiz. İşte bu kasar basit.
Müşterinin işini kolaylaştıran altyapı ve yazılımda en büyük farkınız ne?
Öncelikle müşterilerimize rakiplere göre birçok avantaj sağlıyoruz: 1) Kurulum ücreti alıp giriş bariyeri yaratmıyoruz. 2) Müşterinin elini ayağını bağlayan yıllık sözleşmeler yapmalarını istemiyoruz. 3) Müşterilerimiz Inbox platformunu self servis olarak kullanabiliyor.
Ancak Inbox’ın en büyük farkı, e-posta gönderimleri için tümüyle kendimizin geliştirdiği yazılımın yurt dışı firmalarına bağlı hiçbir plugin kullanmaması. Bu yüzden de e-posta ile pazarlama seçeneklerini Türkiye’deki e-ticaret siteleri için özelleştirebiliyoruz. Oysa e-posta ile pazarlama gönderim hizmeti veren yerli ve yabancı oyuncular yabancı bir firma olan Port25’in PoweMTA adlı bir ürününe bağlılar.
Aracı bir hizmet olsanız da altyapı girişimcisi olarak davranıyorsunuz
Altyapıdan kastınız kendi yazılımımızı geliştirmek ve şirketimize uzun vadeli yatırım yapmaksa evet. Türkiye’nin geleceğinin yerel inovasyonda yaptığını düşünüyorum. Yoksa Batının kaliteli ürünleri ile Doğunun ucuz ve hatta kalitesi gittikçe artan ürünleri arasında sıkışacağız.
INBOX örneğinde, PowerMTA posta gönderim aracısı anlamına geliyor ve arka plandaki e-posta sunucularını yönetiyor. Nitekim bir dakika içinde binlerce veya milyonlarca e-posta göndermek istediğinizde bunu tek bir IP adresiyle yapamazsınız. Bunun için farklı IP adreslerinden simültane gönderim yapan güçlü bir motora ihtiyacınız var. PowerMTA bu.
Üstelik dünyada alternatifi olmayan bir yazılım: Bu yazılımı normalde Windows işletim sistemi gibi lisanslı olarak satın alıp kendi sunucularınıza kuruyorsunuz ve gönderilen e-posta adedi başına sizden para alıyorlar. Öyle ki dünyadaki hemen tüm e-posta ile pazarlama şirketlerinin ortağı Port25. Bu firmalar Port25’e yüzde 20-30 arasında kâr payı ödüyor.
Oysa biz kendi PowerMTA yazılımımızı geliştirdik ve böylece Türkiye’deki e-ticaret sitelerine özelleştirme seçeneklerinin yanı sıra rekabetçi fiyatlar veriyoruz. Bunun için çok özel bir yazılımcıyla çalışıyoruz. Bu spesifik bir iş ve Google veya Linkedin’de arayıp istediğiniz uzmanı bulamıyorsunuz.
Peki neden Türkiye’de başka bir şirket bunu yapmadı?
PowerMTA yeni kurulan ve e-posta gönderim hacmi düşük olan startuplardan oldukça uygun maliyetli fiyatlar alıyor. Bir yazılımcının kendi PowerMTA’sını geliştirmesi de en az 3 yıl alan zor bir şey. Dolayısıyla pek az firma buna yatırım yapmak istiyor. Üstelik yazılımın özelliği gereği bu işi sadece bir kişi yapabilir. 5 kişi de alsanız tek beyinden çıkması gerekiyor.
Büyük firmalar için bile altyapıyı satın almak daha kârlı. Sonuçta günde yüz milyonlarca gönderim yapıyorlar ve Port25 sürümden kazandığı için büyük firmalara çok daha düşük fiyatlar veriyor. INBOX bunu başardı ve müşterilerimize rakiplerinden daha düşük fiyatlarla daha yüksek ileti okunma oranları, ayrıca ek özelleştirme seçenekleri sunuyoruz. Tabii bunun için kendi IP adreslerimizi de yetiştirmemiz gerekiyor.
IP adresi yetiştirmek ne demek?
Tekniğine geçmeden önce şunu söylemek istiyorum: Dijital pazarlamanın en adaletli kolu e-posta ile pazarlamadır. Türkiye’nin en büyük pazar yerleri gibi 5 milyon izinli pazarlama üyesi olan şirketler, milyon dolarları olsa bile, bir günde 5 milyon kişiye e-posta gönderemez. E-posta ile pazarlamada IP ısındırma dediğimiz bir hadise var; yani IP adreslerinizin spam yaymadığını, güvenilir olduğunu Gmail, Hotmail gibi firmalara göstermek, nihayetinde kendinizi tanıtmak zorundasınız. Yoksa spam damgası yer, kara listeye girer ve hiçbir e-posta gönderemezsiniz.
Dikkat ederseniz IP ısındırma dedim, kızartma demedim. Kısacası bir anda gönderdiğiniz e-posta sayısını yavaş yavaş artırmak ve hacmi artırırken temiz ileti göndermek zorundasınız. Bu aylar, hatta yıllar alan bir süreç. Ancak yanlış anlamaya mahal vermeyelim. Burada aslında spamı konuşmuyoruz, çünkü e-ticaret firmaları spam göndermez, oyunun ilk kuralı budur ve biz de öyle varsayıyoruz. Öte yandan, salt temiz mail gönderseniz dahi Hotmail gibi hizmetlerde her kullanıcının günlük ileti gönderme sayısı bellidir. Bunun bir limiti vardır.
Isınmaya şöyle başlıyoruz: Önce kullanılmayan IP adresi alıyorsunuz. Dünyada sıfır IP, hiç kullanmamış IP çok azdır ama biz 1 yıl kullanılmayan IP’ye sıfır IP diyoruz. Öyle ki 1 yıl hiç e-posta göndermemiş bir IP’den ertesi gün 1000 ileti gönderemezsiniz. Dolayısıyla Hotmail’in önce sizin için güvenilir ileti göndericisi geçmişi oluşturması gerekiyor. Bu da aylar alıyor. Örneğin 1 yıl sonra gönde 100 bin gönderim yapabilirsiniz. Ancak gözden kaçmaması gereken bir nokta var: INBOX olarak biz ve bizim gibi firmalar tam da bu yüzden kimsenin spam göndermesine izin veremeyiz. IP itibarımız zedelenir.
Bunun müşteriler için avantajı ne?
Biliyor musunuz, bu iş fiyatları şişmiş taksi plakası gibi bir iş. Hatta o temiz IP’ler paha biçilemez değerde. Yoksa 10 dolara IP alırsınız, ne olacak? Bu nedenle bizimle çalışan e-ticaret sitelerinin gönderdiği e-posta ile pazarlama iletilerinin yüzde 90’ı ister Gmail olsun, ister Hotmail yüzde 90 oranında gelen kutusuna düşüyor. Bu da satış-pazarlamada müşteri bağlılığına dayalı dönüşüm ve tekrar satış oranlarınızın artması demek.
İşte bu yüzden e-ticaret siteleri ve diğer firmalar o kadar ileti gönderiyorum, ama e-postalarımı kimse açmıyor diyorlar. Çoğu firma ben bu işe kafadan e-posta göndererek atılırım, canavar gibi e-posta ile pazarlama yaparım diyor, ama önce IP’lerini ısındırmaları lazım. Inbox işte bu yüzden çok hızlı bir şekilde büyüyor ve bizimle çalışan girişimcilere aynı nedenle büyüme fırsatı veriyoruz.
Spam riskini nasıl önlüyorsunuz?
Biz, müşterilerin listelerinin ne kadarının izinli olduğunu görme gibi bir şansımız yok. Dolayısıyla arada spam gönderimleri olabilir bu nedenle müşteriye bir itibar puanı veriyoruz. Eğer müşterimiz izinsiz listelere gönderim yaparsa gerekli uyarıları sistem kendisine otomatik olarak yapıyor.
İtibar puanı çok düşük olursa sistemimizi kötüye kullanmaya çalışan firmanın hesabını otomatik olarak kapatıyoruz. Ayrıca online abonelik formunda ve panelimizde firmanın spam yapmayacağına dair gerekli onayları alıyoruz. Öyle ki kara listeye alınan firmanın e-posta adresini değiştirmesi yeterli değil. O alan adı üzerinden artık bizden e-posta ile pazarlama gönderim hizmeti alamıyor.
Bu diğer saygın müşterilerimizi etkili bir şekilde korumamızı ve yüzde 90 gelen kutusuna düşme oranını yakalamamızı sağlayan bir sistem. Öte yandan, INBOX ile çalıştığınız zaman info@ adreslerini e-posta ile pazarlama listenize aktarabiliyorsunuz.
Türkiye’deki girişimcilere e-posta ile pazarlama hakkında ne tavsiye edersiniz?
Girişimciliği sadece startup olarak anlamamalarını tavsiye edebilirim. Buna da işportadan örnek vermek istiyorum. New York’un en kalabalık caddelerinden biri olan 5. caddede sosisli satan bir seyyar satıcı insanlara tam iş çıkışında e-posta ile pazarlama yapıyor. Elbette bunlar izinli pazarlamada adama adresini vermiş kişiler. İş çıkışı saatinde ileti kupon kodu ile yüzde 20 indirim alıyorlar.
Size dediğim kişi tam 12 bin kişiye gönderim yapıyor ve amaç önce satış yapmak değil; kendini, markasını müşterilere sürekli hatırlatmak. Sonuçta bir ayda sınırsız gönderim yapmanın bedeli 69 dolar gibi ekonomik ücretler. Bence bu hem e-posta ile pazarlama hem de küçük ölçekli girişimci açısından önemli bir tüyo.
Teknoloji temelli girişimciliğin geliştirilmesi amacıyla düzenlenen, teknoloji sahiplerini yatırımcılar ve uzmanlarla bir araya getirecek TECHIN2B TECH ARENA, 8-9 Eylül 2016 tarihlerinde İTÜ Süleyman Demirel Kültür Merkezi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilecek.
İstanbul Kalkınma Ajansı mali destek programı kapsamında hayata geçen Fikri Mülkiyet Esaslı Teknoloji Transferi İşbirliği Platformu Projesi kapsamında düzenlenen etkinlik “Teknoloji Temelli Girişimcilik” odağında ilham verici konuşma serisi ile başlayacak.
Türkiye’nin en iyi merkezleri tarafından seçilmiş ve mentorluk alan 15 Teknoloji odaklı girişim TECHIN2B TECH ARENA’da yatırımcılar ile buluşarak sunum ve demo yapacak. Girişimciler iş modellerini, teknoloji geliştirme adımlarını ve ihtiyaçlarını sunarak teknoloji girişimlerini bir adım öteye taşıyamaya çalışacaklar.
Girişimciliğe dair ilham verici konuşmaların yer alacağı, teknoloji sunumlarının yapılacağı ve girişimcileri yatırımcılarla buluşturacak etkinliğe katılmak için tıklayabilirsiniz.