VMware, VMworld 2016 etkinliğinde şirketin hibrit bulut stratejisini yeni VMware Cross-Cloud Architecture ile genişlettiğini duyurdu. Şirket ayrıca müşterilere özel ve genel bulutlardaki uygulamalarını ortak bir işletim ortamında çalıştırma, yönetme, bağlama ve güvene alma imkanını veren yeni özel ve genel bulut servislerini de duyurdu.
• Müşterilerin Yazılım Tabanlı Veri Merkezi (SDDC) bulutlarını yönetmelerini ve işletmelerini kolaylaştıracak, birleşik ve yazılım tabanlı bir veri merkezi platformu olan VMware Cloud Foundation
• Müşterilere özel ve genel bulutlarda çalışan uygulamalarını yönetme, denetleme ve güvence altına alma yöntemlerini gösteren, AWS, Azure ve IBM Cloud’un da aralarında bulunduğu Technology Preview of Cross-Cloud Services
vCloud Air Network iş ortaklarının ihtiyaçları için tasarlanmış, yeni bir felaket kurtarma hizmetleri ailesi olan vCloud Availability
• vSphere kullanıcılarına vCloud Air’e uygulama taşınma süresindeki aksama süresini ortadan kaldırma amacıyla vCloud Air Hybrid Cloud Manager’ın yeni sürümünün sunulması
VMware Yazılım Tabanlı Veri Merkezi Bölümü Genel Müdürü ve Başkan Yardımcısı Raghu Raghuram, konuyla ilgili şu açıklamayı yapıyor: “Müşteriler giderek artan oranda uygulamalarını çalıştırmak için çoklu genel ve özel bulutlara güvenmekle birlikte çeşitli bulut platformları arasında uygulamalarını yönetme ve koruma boyutunda endişe yaşayabiliyorlar. Müşteriler VMware tarafından sağlanan, kendi sınıfının en iyisi özel bulut ve lider genel bulutu bir araya getirdiklerinde olabilecek en güçlü, en esnek çoklu bulut stratejisine sahip oluyorlar. VMware, benzersiz Cross-Cloud Architecture (Çapraz Bulut Mimarisi), SDDC ve bulut servisleri eşliğinde tüm bulut ortamları için standart bir işletim ortamı sunarak bulutta özgürlük ve kontrol sağlıyor.”
Dünyanın en eksiksiz ve becerikli hibrit bulut altyapısı olan Cross-Cloud Architecture özel ya da genel bulut çalışmaları ve temel oluşturan bulut, donanım platformu ya da arakatman fark etmeksizin tüm uygulamalar için düzenli kurulum modellerini, güvenlik politikalarını, görünürlüğü ve denetimi etkin hale getiriyor. WMware’in Cross-Cloud Architecture’ı, müşterilere çoklu bulut ortamları arasında inovasyon özgürlüğünü tanıyarak şirketin lider özel ve hibrit bulut becerilerini pekiştiriyor. WMware Cross-Cloud Architecture, VMware’in halihazırda geliştirmeyi sürdürdüğü, bir dizi yeni Cross-Cloud Services’ı içeren Cloud Foundation ve vRealize bulut yönetim platform üzerinden sunuluyor.
Hibrit bulut için birleşik yazılım tabanlı veri merkezi platformu (SDDC)
Cloud Foundation, VMware’in ölçeklenebilirliği yüksek hiper-bütünleşik yazılımı (vSphere ve Virtual SAN) ile dünyanın önde gelen ağ sanallaştırma platformu NSX’i ilk kez birleştiren gelecek nesil hiper-bütünleşik altyapısını özel bulut oluşturmak isteyenlere sunuyor. Cloud Foundation’un çekirdek bir bileşeni olan SDDC Manager müşterilere ve servis sağlayıcılara VMware bulut yazılımlarının kurulum ve yönetimlerini otomatikleştirmelerinde yardımcı oluyor. SDDC Manager, VMware bulut yazılımı topluluğunun tamamını kurmaya ve korumaya yardımcı olurken bulut yöneticilerini yükleme, ayarlama, yönetme ve bulut altyapısını güncelleme gibi karmaşık işlemlerden kurtarıyor ve eksiksiz bir bulut ortamının saatler içerisinde kurulmasına da imkân tanıyor. Bunun sonucunda müşteriler bulut altyapısını kurma sürecini altı-sekiz kat azaltırken toplam sahip olma maliyetinden %30-40 oranında tasarruf sağlıyorlar (1).
Cloud Foundation, ilk kez SDDC’nin tam gücünü bir hibrit bulut ortamına uygulayan “servis olarak” seçeneğini sunuyor. IBM, IBM Cloud üzerinde sunduğu Cloud Foundation ile Cloud Foundation temeline dayanan yeni olanaklar sunan ilk vCloud Air Network iş ortağı oldu. Cloud Foundation, gelecekte aralarında vCloud Air’in de bulunduğu ek kamusal bulutlar üzerinden de kullanılabilecek.
Müşteriler, özel bulutlar için halihazırda EMC’den anahtar teslim VxRack Systems entegre çözümlerini temin edebiliyor ya da Cloud Foundation yazılımını Dell, Hewlett Packard Enterprise ve QCT’den Virtual SAN uyumlu nodlar ile birleştirebiliyorlar. Cloud Foundation kurum kritik yüksek ölçekli uygulamalardan dağıtılmış ölçek dışı uygulamalara kadar her türlü geleneksel ya da bulut-yerel uygulamayı çalıştırabiliyor. Uygulamaların sanal makinelerde ya da konteynerlerde olmaları fark etmeksizin, Cloud Foundation vSphere, Virtual SAN ve NSX’in benzersiz performans, dayanıklılık, güvenlik ve yönetilebilirlik avantajlarını sunan düzenli bir altyapı platform sağlıyor. Cloud Foundation tüm geleneksel ya da bulut uyumlu uygulamaları çalıştırmaya yarayan mevcut VMware çözümleri ile entegre olmanın yanı sıra bulut esnekliği ve tercihini destekleyerek kurumsal mobiliteye de imkân yaratıyor.
• vRealize Suite, Cloud Foundtation ile entegre olarak, BT servis sunumunu hızlandırabilen, BT operasyonlarını geliştiren ve heterojen, çoklu bulut ortamlarında (vSphere ve VSphere’siz) son kullanıcıya kontrol sağlayan kapsamlı bir kurumsal bulut yönetim platformu (CMP) sağlıyor.
• vSphere Integrated Containers geliştiricilere güvenli ve çok kullanıcılı self servis erişimi ile daha hızlı yenilik yapma imkanı sunuyor. VIC ayrıca BT’nin konteyner servislerini kurup yönetmek için mevcut araçları, bilgileri ve süreçleri kullanmalarına da olanak sağlıyor.
• Integrated OpenStack, Cloud Foundation ile birlikte müşterilere VMware tabanlı SDDC altyapısının üzerinde üretim seviyesinde bir OpenStack bulut kurulumu ve yönetimi yapma imkânını tanıyor.
• Horizon Cloud Foundation ile entegre olarak müşterilerin tek bir platform üzerinden hızlıca sanallaştırılmış masaüstleri ve uygulamalar edinmesini sağlıyor, güvenli bir dijital çalışma alanı yaratıyor.
Cross-Cloud Services
Cross-Cloud Services, bulut kullanımı ve maliyetlerinin görünümünü artıracak, düzenli ağ yapılandırması ve güvenlik politikalarını etkin hale getirecek ve vSphere ve vSphere’siz özel ve genel bulut ortamları için kurulum, yönetim, uygulama ve veri taşınması gibi süreçleri otomatik hale getirecek, geliştirilmekte olan yeni SaaS servislerinden oluşuyor. VMware, hem genel bulut ortamları hem de tesis içi iş yükleri için ortak bir işletim ortamını etkin hale getirerek bir yandan merkezi BT’ye uygulama ve verileri koruma ve maliyetleri kontrol etme imkânı verirken diğer yandan da geliştiricilere ve genel olarak kuruma seçecekleri bulut ortamında serbestçe yenilik yampa olanağını tanıyor. VMworld etkinliğinde tanıtılacak bulutlararası bu servisler arasında şunlar yer alıyor:
• Bulgu ve Analiz: Genel bulut uygulamalarının bulgu tanılaması, yerleştirilmesi ve yönetişimi;
• Uyumluluk ve Güvenlik: Bulutlararası uygulamaların uyumluluğu ve güvenliği için mikro segmentasyon ve denetim kullanımı;
• Kurulum ve Taşınma: Geliştiricilere bulutlararası çalışma imkânı sunulurken, BT’ye de bulutlararası uygulamaları güven ve uyumlulukla yönetme olanağı sağlanıyor.
vCloud Air ve vCloud Air Network için düzenli inovasyon
vCloud Air ve vCloud Air Network servis sağlayıcı ekosistemi, şirketin hibrit bulut stratejisinin önemli parçaları olmayı sürdürüyor. vCloud Air Network iş ortakları geniş çeşitlilikte servislerin yanı sıra, coğrafya ve sektöre özel uzmanlık sunuyor ve müşterilerin karmaşık mevzuat gereksinimlerini karşılamalarına yardımcı oluyor.
VMware, vCloud Availability for vCloud Director’ı duyuruyor. vCloud Availability for vCloud Director iş ortaklarına basit, uygun maliyetli bulut tabanlı felaket kurtarma servisleri sunacak. Bu servisler yerel vSphere çoğaltma becerilerini kullanarak müşterilerin vSphere ortamlarını destekleyecek. Bu çözüm özellikle vCloud Air Network servis sağlayıcılarının kolay operasyonu, müşteri elde etme ve sayısını artırma süreçlerini olağanüstü seviyede basit tesis içi kurulum süreçleriyle kolaylaştırmak için tasarlanacak.
Hybrid Cloud Manager’ın en yeni sürümü, bir VMware özel bulutu vCloud Air’e genişletmek için, uygulama taşımayı basitleştiren ve iki ortam arasındaki bağlantı performansını artıran yeni iyileştirmeler sunuyor. vCloud Air Hybrid Cloud Manager müşterilerin tesis içi ağlarını ağların bulutta genişlemesini sağlarken adeta yerel ağ performansı göstermelerini sağlayan uyumlu ve yazılım tabanlı WAN aracılığıyla vCloud Air’e yaymalarını sağlıyor. vCloud Air Hybrid Cloud Manager ayrıca tüm uygulamaların çift yönlü olarak taşınmasının yanı sıra NSX güvenlik politikalarının vCloud Air Gelişmiş Ağ Servislerine taşınma sürecinde de aksama süresini ortadan kaldırıyor. Müşteriler, sanal makinelerini uyumlu bir ağda 20 kata kadar daha hızlı taşıyabilirken, tesis içindekilerle aynı seviyede control ve güvenlik politikalarına da kavuşmuş oluyor. Tüm bunlar iş süreçlerine olumsuz etki yapmadan gerçekleşiyor.
IBM Cloud İş Geliştirmeden Sorumlu Başkan Yardımcısı Mercer Rowe, konuyla ilgili şu açıklamayı yapıyor: “IBM hibrit bulut kullanımında sektöre yön vermeye ve sektöre öncülük etmeye devam ediyor. Cloud Foundation’u tamamen otomatize bir servis olarak ilk biz sunduk. Gerçekleştirdiğimiz bu ilki müşterilere VMware ortamlarını buluta taşıma konusunda destek sağlayacak 4.000’den fazla profesyoneli eğiterek pekiştirdik.”
• Cloud Foundation’ın 2016’nın üçüncü çeyreğinden itibaren genel kullanıma sunulması bekleniyor
• IBM Cloud üzerinde Cloud Foundation’ın 2016’nın üçüncü çeyreğinden itibaren genel kullanıma sunulması bekleniyor
• vCloud Air Hybrid Cloud Manager 2.0’ın 2016’nın üçüncü çeyreğinden itibaren genel kullanıma sunulması bekleniyor
• vCloud Availability for vCloud Director halihazırda kullanıma sunulmuş bulunuyor
Canon Europe, 10 ülkedeki ofis alışkanlıklarını araştıran Ofis İçgörüleri 2016 Raporu’nu açıkladı. Rapora göre dijital dönüşüm içindeki şirketlerdeki belgelerin yüzde 55’i güvenlik ve depolama avantajı nedeniyle taranarak dijital hale geldi. Türkiye’nin, 10 ülke arasında baskı maliyetini en çok önemseyen ülke olduğu ortaya çıktı. Ofis çalışanlarınınyüzde 63’ü artık akıllı telefon ve tablet üzerinden belge yazdırıyor.
Görüntüleme ve baskı çözümlerinde dünya lideri Canon Europe, ofislerde baskı alışkanlıklarını araştıran Ofis İçgörüleri 2016 Raporu’nu açıkladı. Araştırma, Orta ve Doğu Avrupa, Avrasya, Ortadoğu ve Afrika genelinde 10 anahtar ülkede bulunan 1.000 işletmede satın alma kararını veren yöneticiler ile görüşülerek hazırlandı.
Türkiye’de yüzde 77’si maliyete bakıyor.
Rapora göre, dijital dönüşüm kapsamında, şirketlerdeki belgelerin yüzde 55’i güvenlik ve depolama avantajı nedeniyle taranarak dijital hale geldi. Rapora göre Türkiye araştırma yapılan ülkeler arasında en yüksek maliyet bilincine sahip ülke oldu. Ortalama yüzde 59 olan orana kıyasla Türkiye’deki işletmelerin %77’si baskının ne kadara mal olduğu konusunda daha bilinçli hale geldiğini söylüyor.
Canon Europe Gelişmekte Olan Pazarlar B2B Satış ve Pazarlama Direktörü Matthew Wrighton, “Yüksek büyümeye sahip pazarlar baskı maliyetlerinin yönetilmesini kolaylaştıracak çözümler aradıklarını gördük. Araştırmamız, baskının şu anda bu bölgelerde daha kapsamlı iş sorunlarına yol açabilecek gizli bir maliyet olduğunu gösteriyor. Bu itibarla, pazarlardaki şirketlerin baskı maliyetlerini düşük tutmalarına yardımcı olmak için rehberlik hizmeti sunulmalıdır” dedi.
• Yüzde 68’i kaygı duyuyor: İşletmelerin yüzde 68’i bastığı hassas belgeleri kaybetmekten kaygı duyuyor. Yüzde 40’ı yüksek güvenliği çok değerli buluyor.
• Uzaktan baskıyı seviyor: İşletmelerin yüzde 70’i uzaktan baskıya önem veriyor. Kuruluşların yüzde 60’ı kendi cihazını kendin getir modeline izin veriyor.
• Maliyeti ölçmeyenlen var: Yüzde 28’i baskı maliyetlerini hiçbir şekilde ölçmüyor.
• Renkli baskıya geçtiler: Yüzde 47’si birkaç yıl önce olduğundan daha fazla renkli baskı yapıyor. Yüzde 57’si renkli çıktılar almak için ana yazıcılarını kullanıyor.
• Baskıyı dışarıda yaptırıyoruz: Türkiye’de baskının dışarıda yaptırılması diğer ülkelere göre daha yaygın. Diğer ülkelerin yüzde 30’u dışarıda baskı yaptırırken Türkiye’de yüzte 57’si baskı işlerini baskı şirketlerine yaptırıyor.
• Daha önemli hale gelecek: Türkiye’de işletmelerin neredeyse yarısı (yüzde 49) baskının şirketler için daha önemli hale geleceğini düşünüyor. Diğer ülkelerde bu oran yüzde 32 olarak çıkıyor. Bu durum baskı yerine dijital iletişime öncelik veren rakiplerden farklılaşmak için tanıtım yada pazarlama amacıyla yüksek kaliteli renkli belge almalarından kaynaklanıyor.
• Belgeler dijital oldu: Ofiste kullanılan ve yönetilen tüm belgelerin %55’i dijital oldu.
• Daha çok belge tarıyorlar: Ofis çalışanlarının %59’u, bugün üç yıl önce olduğundan daha fazla belge tarıyor.
• ssssDaha çok belge basıyorlar: Ofis çalışanlarının %57’si, bugün üç yıl önce olduğundan daha fazla belge basıyor.
• Akıllı telefondan çıkış alıyor: Yüzde 63 bir akıllı telefondan, tabletten ya da dizüstü bilgisayardan iş yerlerindeki bir yazıcıda doğrudan çıktı almaya değerli buluyor.
Google, bildiğiniz gibi artık Alphabet adlı üst şirketin bir kolu durumunda. Google içerisinde de DeepMind isimli bir yapay zeka geliştirme bölümü bulunuyor. Google, DeepMind’ı satın alıp bünyesine dahil ettikten sonra, yapay zekalı robotlardan görüntü işlem programlarına kadar bir çok konuda kullandı ve oldukça başarılı sonuçlar aldı. Birkaç ay önce ise bu çok gelişmiş yapay zeka, Alphabet’nin en büyük giderlerinin bir kısmına sebep olan veri merkezleri ve sunucu çiftliklerine bekçilik etmesi için görevlendirildi. Yapay zekanın görevi, bu kompleksleri analiz etmek, maksimum verimlilik için yöntemler belirlemek ve bu yöntemleri uygulamak.
Dünyanın en büyük sunucu alanlarını, dünyanın en gelişmiş yapay zekanın kontrolüne vermek sonucunda neler olabileceğini bilim kurgu yazarları uzun yıllardır dehşet senaryoları ile kaleme aldıkları için, Google aynı zamanda bir de, yapay zekayı anında devre dışı bırakacak ve varlığına son verecek “panik butonu” da entegre etmiş.
DeepMind, sunucuları olduğu kadar, soğutma, elektrik, güvenlik gibi sistemleri de kontrol ederek, biz zavallı insanların yıllar süren çalışmalar ile ortaya çıkartabileceğimiz küçücük detay sorunları saniyeler içerisinde belirleyip önlem alabiliyor. Böylece daha önce mümkün olmadığı düşünülen enerji tasarruf oranlarına ulaşabiliyor. Google, bu tasarrufun yüzde 15 olduğunu açıkladı.
DeepMind ile milyonlarca KW tasarruf
2014 yılında Google, veri merkezlerinde ve sunucu çiftliklerinde 4.402.836 MWh elektrik harcadığını duyurmuştu. Basit bir hesapla Google’ın 660.425,4 MWh civarında elektrik tasarruf ettiğini söyleyebiliriz. ABD’de şirketler elektrik için MWh başına 25-40 dolar kadar ödüyorlar. Yani Google’ın bu yapay zekayı devreye sokması ile 16,5 milyon dolar ile 26,4 milyon dolar arasında kar elde ettiğini tahmin edebiliriz. Google DeepMind’ı 2014 yılında 600 milyon dolara satın almıştı.
DeepMind’ın en büyük özelliği, insanların belirli komutlar girmesini veya sisteme neyin ne olduğunu öğretmek zorunda kalmamaları. Yapay zeka, bağlandığı veri merkezi sistemlerinin nasıl çalıştığını, bunların ne kadar elektrik tükettiğini, birbirleri ile olan bağlantısını ve en uygun duruma getirmek için nasıl çalışmaları gerektiğini kendi kendine öğreniyor. Neural Network (Nöron Ağları) denilen bir yöntem ile çalışan yapay zekanın çalışma prensibi aslında yeni değil. Bu bilgisayar modelinin ilk teorileri 1943 yılında bile yayınlanıyor.
Veri merkezi ve sunucu çiftliklerinde 120 farklı değişkeni kontrol eden DeepMind, havalandırma fanlarından pencerelere kadar merkezin kralı oluyor. Google, kendi merkezlerinde böyle iyi sonuçlar almaya devam ederse bu sistemi diğer şirketlere de satabilir veya kiralayabilir. DeepMind uzaktaki bir sunucu merkezine bağlanıp, çevresel faktörleri kontrol edip, gerekli ayarlamaları yapabilir. Google’ın kendisi de bu hizmeti bir SaaS modeli ile verilmesinin düşünüldüğünü bildiriyor.
2013 yılının son aylarında kurulan Blesh, nesnelerin internet kullanan beacon teknolojisi ile markaların müşteriye istediği anda ulaşmasını sağlıyor. Beacon teknolojisini Türkiye’ye getirerek fintek, bankacılık, restoran zincirleri ve mobil alışveriş entegrasyonunda yeni bir kanal açan Blesh, kullanıcı ve müşteri deneyimini dinamik müşteri yolculuğunda birleştiren nesnelerin internetini Türkiye ile tanıştırdı. Techinside olarak Blesh CEO’su Devrim Sönmez’le beaconların çok kanallı ve çapraz kanallı pazarlamadaki rolünü değerlendirdik.
Genel olarak beaconlar ve iBeacon ile Google Eddystone’un farklı kullanım özelliklerinden söz eder misiniz?
Bir marka, müşterisinin gerçekten işine yarayacağı ve ona değer katacağı bir durum anında temasa geçmeli. Ayrıca bu temas her seferinde müşterinin iznine tabi olmalı. Bu bakımdan Eddystone ve iBeacon teknolojileri daha önce görülmemiş fırsatlara kapı aralıyor. Hepimiz mobil cihazlarımızda her gün yeni deneyimler yaşıyoruz ve bu deneyimlerin bir kısmı toplum tarafından kabul edilip norm haline geliyor. Önümüzdeki dönemde müşteriler, bir bankaya veya mağazaya girdiklerinde ve bir temas noktası bulamadıklarında, bu durum marka için kayıp olacak.
“Beaconlar ile müşteriye ihtiyacı olduğu zaman, ihtiyacı olduğu hizmetle erişir ve onu reklamlarla sıkmazsınız.”
35 bin beacon 20 milyon potansiyel müşteri
Türkiye’de çok sayıda global ve yerel önemli markayla gerçekleştirdiği projeler kapsamında aktif beacon sayısını Ağustos 2016 itibariyle 35 bin adede çıkarma başarısını gösteren Blesh, sektöründe açık ara lider konumunda yer alıyor. Beaconlar, Blesh’in entegre olduğu 90’ın üzerinde mobil uygulama ile çalışıyor. İlgili uygulamalarda aktif indirilme rakamı göz önüne alındığında 20 milyon kişiye ulaşma potansiyeline de sahip oluyor.
CEO Devrim Sönmez ve CTO Uğur Gökdere Blesh ekibiyle.
“Google Eddystone beacon üzerinden isteğe bağlı teklifler ile fiziksel webi başlattı”
Nesnelerin İnterneti ve sensörler konusunda Türkiye’de ve dünyada hizmet veren Blesh, Eddystone, Physical Web gibi teknolojilerin küresel oyuncusu olarak dikkat çekiyor. Başarılı Ar-Ge çalışmalarına imza atan Blesh, Türkiye’nin önde gelen marka ve kuruluşlarının mikro lokasyon bazlı iletişimini yönetiyor.
Beacon teknolojisini en çok perakende ve bankacılık sektörleri sahipleniyor
Türkiye’nin 51 şehrine yayılmış olan Blesh beacon cihazları Migros, Koçtaş gibi mağazalarda, Sabiha Gökçen Havalimanı, İstanbul M2 metro istasyonları, Kanyon’un da dahil olduğu 100’ün üzerinde AVM, DenizBank şube ve ATM’leri, fastPay üye işyerleri, iddaa bayileri, Caffe Nero, Simit Sarayı, Kahve Dünyası, Domino’s Pizza gibi zincirlerde yer alıyor. 250’nin üzerinde plaza ve üniversitede de Blesh beacon cihazı kurulmuş durumda ve aktif olarak çalışıyor.
Bankacılıkta 2018 nesnelerin interneti harcamaları 153 milyar dolacak
Bankacılık sektöründe 2018 yılında Nesnelerin İnterneti alanında yapılacak yıllık harcamaların bu seneye göre yüzde 31 artarak, 153 milyar doları bulması bekleniyor. Yüksek teknoloji dışında bu alana yatırım yapan sektörler arasında ise bankacılık, tüm diğer sektörlerin önünde yer alıyor. Dünyada bankacılık sektörünü de etkisi altına almaya başlayan Nesnelerin İnterneti kapsamında Bluetooth temelli çalışan Beaconlar bankacılık deneyimini tamamen değiştiriyor.
Bluetooth teknolojisiyle çalışan Beaconların bankacılık sektöründe nasıl bir değişim başlattı?
Beaconlar ile ATM’ler sizi tanıyacak ve akıllı telefonunuzu kullanarak daha şubeye girmeden beaconla sıra numarası alacaksınız.
Sistem nasıl çalışıyor?
Banka şubesine girdiğinizde, akıllı cihazınızdaki mobil bankacılık uygulaması ile sensörler sizin orada olduğunuzu anlayacak ve sıra numarasını size bildirim olarak iletecek. Artık kioskları tuşlayıp kağıt çıktı üzerinde numara almak gerekmeyecek. Ayrıca banka şubesi içinde ve çevresinde izniniz ile ihtiyaçlarınız kapsamında size özel kampanyaları telefonunuzdan anında alacaksınız. Mobil uygulamadan yapılabilmeye başlayan işlemler için de şubede bildirim alıp işleminizi telefondan yaparak zaman kazanacaksınız. ATM’lere kurulan sensörler sizin yaklaştığınızı anlayıp ATM başına geldiğinizde sizinle iletişim kurabilecek ve ATM’de dakikalarca işlem yapmakla uğraşmadan hızlı biçimde saniyeler içinde paranızı çekeceksiniz.
Bankacılık ve fintekte hangi yenilikçi uygulamaları Türkiye’ye getirdiniz?
Üye işyerlerinde temassız mobil ödeme, banka şubesine gitmeden sıra numarası alma, kişiye özel teklifler ve ATM’lerin sizi yaklaşırken tanıyarak önerilerde bulunması bankacılık deneyimini kökten değiştiriyor. Özetle beacon ve sensörler kişiselleştirilmiş pazarlama devrini başlatıyor.
Bu yenilikçi uygulamaları dünya ile aynı anda Türkiye’ye getiren Blesh, Denizbank’a sağladığı çözümlerle iBeacon teknolojisi ile hayata geçirdi. Gerçekleştirilen ortak çalışmalarımız ödüller kazandı.
Örnek verebilir misiniz?
Denizbank tarafından geliştirilen bir mobil cüzdan uygulaması olan fastPay, global arenada da yaptığı yenilikçi projeler ile ilgi çekiyor. Geçtiğimiz sene 2015 yılı EFMA İnovasyon Ödülleri’nde büyük ödülü kazanan DenizBank, BAI Bankacılık İnovasyon Ödülleri’nde de fastPay ile finale kalmıştı.
Denizbank 2016 yılında da Celent Research tarafından sensörleri entegre ettiği bankacılık ürünleriyle Digital Transformation dalında ödüle layık görüldü.
Temassız mobil ödeme projesi ile fastPay üye iş yerleri, önce siz yaklaştığınızda size kampanya önerileri sunuyor ve siz içeri girip ödeme yaparken sizin hiçbir şey yapmanıza gerek kalmadan ödemeyi uygulama üzerinden alabiliyor.
Türkiye ve globalde beacon pazarı ne hızla büyüyor?
Blesh, Apple ile Google’In iş ortağı olarak yoluna emin adımlarla devam ediyor. Küresel pazarda da önemli bir rekabet içindeyiz. Türkiye’deki lider pozisyonumuz kapsamında elimizde önemli veriler bulunuyor. Mevcut duruma göre özellikle havalimanı, restoran gibi noktalar ile perakende ve bankacılık sektörlerinde kullanılan beacon sayısının önümüzdeki dönemde daha da artacağını öngörüyoruz. ABI Research araştırmasına göre dünyada beacon cihazlarının sayısının 2020’de 400 milyonu aşması bekleniyor. Biz de Blesh olarak Türkiye geneline yerleştirdiğimiz 35 bin sensör yayılımını yıl sonuna kadar 50 bin seviyesine getirmeyi hedefliyoruz.
2020 yılı ilginç bir yıl olacağa benziyor. Daha önce 2020’de dünyanın yarısının mobil olacağı öngörüsünü buradaki yazımızda paylaşmıştık. Şimdi ise BI Intelligence yayınladığı bir rapor ile, 2020 yılında 10 milyon sürücüsüz araç yollarda olacak öngörüsünde bulunuyor.
Sürücüsüz araçlarda şimdiden 5 büyük marka var
Sürücüsüz araçlar artık fütüristik bir fikir değil. Mercedes, BMW ve Tesla gibi büyük ve güvenilir otomobil şirketleri zaten ya bu tür araçları piyasaya sundular, ya da sunak üzereler. Uber ve Google gibi dev şirketler de sürücüsüz araçların gerçekleşmesinin ardındaki teknolojiyi yaratıyorlar ve kendi araç konseptlerini ortaya çıkartıyorlar. Bu sürücüsüz araçlar konsept olmakla kalmıyor, kendilerine ekonomik döngüde yer de buluyorlar. Örneğin hem Uber hem de Google, sürücüsüz araçlarını araç paylaşım çözümlerinde kullanmak istiyor. Bu konudaki yazımıza da buradan ulaşabilirsiniz.
Hangi sürücüsüz araç?
Ancak sürücüsüz araçtan bahsederken rapor iki farklı tanım kullanmış. Bunlardan birincisi ve ilk akla gelen, tamamen otonom, A noktasından B noktasına giderken yolda karşılaşacağı her durumu kendi kendine çözen ve sürücüden yardım almayan araçlar. Bu araçların son kullanıcılar tarafından kullanılmaya başlanma tarihi olan rapor 2019 yılını belirtiyor.
Bu yüzden raporda bahsi geçen 10 milyon aracın büyük çoğunluğu yarı otonom araçlar. Bu araçlar A ve B noktaları arasında çoğu durumda kendi sürüşünü yapabiliyor, ancak başa çıkamadığı bir durum olduğunda gerekli uyarıları yaparak sürücüye kontrolü geri veriyor. Bu yüzden araç içerisinde sürücünün bulunması şart. Ayrıca bu araçlar tamamen normal bir otomobil gibi tasarlanıyorlar. İstenirse otonom sürüş tamamen iptal edilebiliyor.
Gerçek kırılma 2019’da
2019-2020 yılları arasında tam otonom araçların piyasaya gerçekten çıkmalarının ardından yine bir ayrım yaşanacağı öngörülüyor: Sürücülü tam otonom araçlar ve sürücüsüz tam otonom araçlar. Bu ayrım teknolojiden çok regülasyonlar sebebiyle oluşacak bir ayrım. Dünyanın çoğu yerinde trafik kanunları, trafikte seyreden bir aracın içerisinde mutlaka otomobil kullanmayı bilen bir sürücünün varlığını şart koşuyor. Ayrıca tam otonom araçların teknolojisi iyice rafine edilip, yönetimler ve müşteriler bu teknolojiye tamamen güvenene kadar daha çok zaman geçmesi gerekiyor.
Hangi gruba mensup olursa olsun, yarı otonom ve tam otonom sürücüsüz araçların önündeki en büyük iki engel maliyet ve regülasyonlar. Genel kullanıcı kitlesine inip, trafiğin önemli bir bölümünde seyretmemeleri halinde insan hatasını ortadan kaldırıp daha güvenli sürüş sağlamaları imkansız. Bunun için de fiyatlarının iki Ferrari düzeyinden günümüz aile sedanları düzeyine inmesi gerekiyor. Maliyetlerin azalması ve piyasanın canlanması bu fiyat düşüşünü getirecek. Özellikle sonradan pazara girecek oyuncuların rekabete katılmak için fiyat indirimi yapacakları düşünülüyor. Serbest piyasa dinamikleri eninde sonunda fiyatları aşağı çekecek olsa da, bunun ne zaman bir aile babasının bakış açısına göre “mantıklı” düzeylere ineceğini henüz kimse bilmiyor.
İnsanların makineler tarafından yaratılan, derin ve engin tarihsel bilgi yığınına dayanarak ve ileri seviyede algoritmalar kullanarak elde edebildikleri öngörülere “bilişsel bilişim” deniliyor. Son yıllara özellikle iş hayatında kullanımı hızla artan bilişsel araçlar, çalışanların daha önce fark edilemeyen siber saldırıları, müşteri satın alma davranışlarını veya felaket seviyesindeki cihaz arızalarının erken sinyallerini fark edebiliyorlar.
Birçok şirket artık algoritmalara güveniyor. Ancak iş hayatı daha çok algoritma tabanlı oldukça, bu çözümlerin yarattığı bir sorun da ortaya çıkıyor: Nasıl işlediği açığa çıkartılan birçok algoritmanın, çok kısa raf ömürleri oluyor. Algoritmalarda mükemmellik, yalnızca üstün bir matematik ve bilgisayar bilimleri demek değil. Aynı zamanda bu algoritmaları tasarlayan, entegre eden ve kullanan birimlerin de çok çevik olması gerekiyor. Araçların yarış lastiklerini saniyeler içerisinde değiştiren Formula 1 ekipleri gibi, eskiyen, yıpranmış, artık işlevini yapmayan algoritmaları gözünün yaşına bakmadan çöpe atıp, yerine anında yenilerinin konulması gerekiyor. Bu durum, giderek dijitalleşen iş hayatında neredeyse Darwin’in Evrim Teorisi mekaniklerini izliyor. O sırada, ortama daha uygun olan algoritma ister istemez hayatta kalıyor. Geri kalanı ölüyor.
Algoritmalar için ölüm kalım savaşı
Siber güvenlik dünyasından basit bir örnek ile açıklamak gerekirse, bir saldırıdan sonra savunma sistemleri bu saldırının bir daha yaşanmamasını garanti edecek şekilde güncelleniyor. Güvenli kalmak için, firmaların saldırganlar kadar hızlı bir şekilde algoritmalarını değiştirmeleri gerekiyor. Finans dünyasında ise, örneğin Wall Street’te, ticari algoritmaların ortalama ömrü yalnızca 6 hafta. Bir buçuk ay sonra, rakip şirketler ters mühendislik ile algoritmayı çözüp, karşı ticari saldırılarına başlıyorlar.
Siber güvenlik ve dolandırıcılık tespitinde algoritma performansı, sapı samandan ayıran yegane unsurdur. Pek de uzun olmayan bir zaman önce Amerika Birleşik Devletleri’nin perakende devlerinden Target, algoritma kurbanı oldu. Yapılan hack girişimini, 200 kişilik güvenlik ekibi tespit edemedi. Çünkü Target algoritmaları, masum güvenlik hatalarından gerçek hack girişimini ayırt edemedi. Ekip basitçe, bir anda yağmaya başlayan aşırı miktardaki bilgiyle baş edemedi.
Agoritmik dolandırıcılık tespit alanının en ileri seviyesi finansal hizmetler sektöründe bulunur, çünkü riskler ve sonuçları çok ağırdır. Örneğin Knight Capital, 2013 yılında yalnızca 40 dakika içerisinde 440 milyon dolar kaybetti. O günden beridir de algoritma inovasyonu hızla artarak gelişiyor. Örneğin ABD’nin en büyük dijital hisse senedi ticareti ajanslarından ConvergEx, takip ettikleri 500 milyondan fazla finansal olayı, gerçekten kendilerini ilgilendirecek birkaç yüz taneye indirmeyi başarabiliyorlar.
Gürültüde veriyi duymak
Buradaki kilit nokta, akan veri içerisindeki “gürültüyü” azaltarak analize sokan ve basitçe anlaşılabilir bir yapıda sunan sistemler inşa etmek. ConvergEx CEO’su Joe Weisbord’un açıkladığı gibi, hangi soruna eğilmek gerektiğini gösteren algoritmaları tasarlamak haftalar veya aylar alabiliyor. Bir işletmenin pazarda çalışan stratejileri olduktan sonra, duruma göre farklı günlerde farklı stratejileri uygulayabiliyor veya eski senaryoları temel alarak yeni stratejiler belirleyebiliyor.
Daha çok öğrendikçe, yeni hata şablonları belirlendikçe ve sistemler değiştikçe, stratejilerin sil baştan entegre edilmesi gerekiyor. Finansal pazarlar yalnızca güvenlik algoritmaları kadar güvenliler ve bu algoritmaların hiç durmadan daha da akıllanmaları gerekiyor.
Hızlı algoritma evriminin gözlendiği bir diğer alan ise “kestirimci bakım”. Artık endüstriyel Nesnelerin İnterneti her cihazdan sensör okumalarını akıtıyor ve bu okumaların anında analiz edilmesi artık çok kritik. Bu okumalar sayesinde algoritmalar, bir cihazın ne zaman bozulacağını, bozulmanın ilk işaretlerini algıladığı anda belirliyor.
büyük petrol ve doğalgaz şirketlerinin veri bilimcileri, şirkete on milyonlarca dolar zararı dokunabilecek cihaz hatalarını önceden tahmin edebilmek için bu algoritmaları geliştirmeye yıllarını harcıyorlar. Son 6 ay içerisinde yaratılan yüzlerce farklı algoritma test ediliyor, tekrar test ediliyor ve en efektif bulunanları araştırma altına alınıyor. Algoritma sistemleri sürekli olarak bir akıl evrimi içerisinde giriyor.
Neyse ki biz insanlar, algoritmaların evrimini milyonlarca yıldan birkaç güne kısaltmanın yollarını icat ettik. Kullandığımız araçlar, bilgi işçilerinin deneyimlerini ve önsezilerini artırıyor, yeni algoritmalar keşfetmelerine yol açıyor, bunları yıllar değil saatler içerisinde entegre etmelerini sağlıyor, algoritmaları ışık hızında düzenliyor.
Capital dergisi tarafından her yıl Türkiye’nin en büyük şirketlerinin açıklandığı Capital 500 listesinde e-ticaret kategorisi ilk kez Trendyol ile açıldı. Bu yeni kategoride yükselen başarı grafiğiyle yalnızca Trendyol yer aldı.
Trendyol, Capital dergisi tarafından her yıl Türkiye’nin en büyük şirketlerinin duyurulduğu “Capital 500” listesinde yer alan ilk e-ticaret sitesi olarak Türkiye’nin en büyük firmaları arasına girdi.
2015 yılında 600 milyon TL ciro açıklayarak Türkiye’de kara geçen ilk e-ticaret sitesi olan Trendyol’un 2016 yılı ciro hedefi 1 milyar TL. Türkiye’de online alışveriş yapan kadınların yüzde 70’ine ulaşan Trendyol aynı zamanda yüzde 90 organik ziyaretçi trafiği ile müşteri memnuniyeti konusunda da sektör lideri konumunu koruyor.
Trendyol dünyanın en büyük teknoloji yatırımcıları tarafından destekleniyor
Dünya’da başarısı ile adından söz ettiren Trendyol, kurulduğu günden bugüne Google, Facebook, Amazon ve LinkedIn gibi pazar lideri şirketlerin yatırımcıları arasında olan Tiger Global, Kleiner Perkins Caufield Byers ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası gibi lider yatırımcılardan yatırım desteği aldı.
Trendyol.com kurucusu Demet Mutlu e-ticaretin Türkiye’deki toplam perakende sektörünün yüzde 2’sini oluşturduğunun altını çizerek, Dünyada bu oranın yüzde 6-10 civarında olduğunu belirtti. Kurulduktan 5 yıl sonra kara geçmeye başladı. Büyüme hızı ve karlılık gibi metriklerde de sektörde bilinen Zalando, Asos ve Zulily gibi yurt dışı muadillerinin önünde olan şirket, aynı zamanda dünya üzerinde hem pazar lideri olup hem de hızla büyümeye devam eden birkaç e-ticaret şirketinden biri olarak gösteriliyor.
Google kendi araç paylaşım hizmeti Waze’i San Francisco’da sonbahar aylarında hizmete sokarak Uber’e doğrudan rakip olacak.
Alphabet Inc.’in bir alt grubu olan Google, Waze adındaki hizmeti ile öncelikle tüm San Francisco bölgesindeki sürücüleri, yolcular ile buluşturmayı planlıyor. Uber ve onun San Francisco rakibi Lyft hizmetleri, yolcular talep ettiğinde bir sürücü yönlendirme yöntemi ile çalışıyorlar. Google Waze ise daha farklı bir yöntem ile trafik sorununa çözüm üretiyor: Yolcu gitmek istediği noktayı işaretleyip araç ve sürücü aradığında, yalnızca zaten oraya gitmekte olan kişilere talep düşüyor. Böylece hem yolcu hem de sürücü zaten kendi gitmek istedikleri noktaya veya güzergaha gitmiş oluyorlar. Bütün bu gelişmeler, Ağustos ayında Alphabet Inc.’in İdari Müdürü olan David Drummond’un neden Uber yönetim kurulundan ayrıldığını da açıklıyor.
Waze oyunu farklı oynuyor
Google Waze’i 2013 yılında satın almıştı. Waze’in diğer hizmetlere nazaran bir diğer farkı ise, kullanıcılardan topladığı veriler ile güzergah ve trafik tahmini yapabiliyor olması.
Waze teorik olarak sürücülere ek bir yolculuk maliyeti getirmediği için Uber ve benzeri hizmetlerden çok daha ucuz olacağı tahmin ediliyor. Waze’in amacı, ücretlerini mümkün olduğunca düşük tutarak sürücülerin taksi şöförü gibi çalışmalarının önüne geçmek. Waze’in sAn Francisco’daki pilot programı şu anda 1,5 kilometrelik mesafe için en çok 54 sent ücret öngörüyor ve Google ayrıca bir komisyon almıyor. Bu ücret, hem Uber hem de Lyft fiyatlarından çok daha düşük. Uber, aynı yolculuk için 3,75 dolar fiyat biçiyor. Bu durumda Waze, alternatiflerine göre şaşılacak şekilde 7 kat daha ucuz oluyor.
Waze aynı zamanda sürücülerinin kazancının vergilendirilebilir olmadığını düşünüyor çünkü ödemenin aslında yakıt parası için yapıldığını varsayıyor. Ülkemizin tersine ABD’de, akaryakıt gibi zaten vergi alınan bir alanda yapılan harcamalarda ayrıca bir daha vergilendirme yapılamıyor.
Eski dostlar rakip oldu
7 yaşına basan Uber’in şu andaki değerlemesinion 68 milyar dolar civarında olduğu biliniyor. Araç paylaşım devi ile Google 2013 yılında çok sıkı ilişkiler içindeydi ve neredeyse ortak durumundaydılar. Google aynı yıl Uber’e 258 milyon dolar yatırımda bulunmuştu. Ancak şimdi rakip konumundalar. Bu rekabet yalnızca araç paylaşımında veya fiyatlarda değil, geliştirilen teknolojilerde de kendini gösteriyor. Örneğin hem Uber hem de Google, sürücüsüz otomobil çalışmalarında uzun süredir rekabet içerisinde. Uber’in araç paylaşımındaki 7 yıllık tecrübesine karşın sürücüsüz otomobil araştırmalarında da Google epey bir adım önde gidiyor.
Waze şu anda Google’ın araç paylaşım deneyimini artırmaya yönelik bir proje olarak görülüyor, çünkü Google’ın planları çok daha büyük. Esas ulaşılmak istenen nokta, sürücüsüz otomobilleri araç paylaşım sektörüne sokabilmek. Tam otomasyon ile çalışan, cinsel tacizden hatalı sollamaya kadar insan kaynaklı güvenlik riskleri sıfıra indirilmiş olan bir sistemin çoğu yolcu için tercih edilebilir olduğu düşünülüyor. Ayrıca sürücüsüz otomobilleri araç paylaşım sektörüne sokabilmenin, piyasadaki fiyatları hızla daha da aşağıya çekeceği öngörülüyor.
Waze’în pilot programı çerçevesinde toplam 25 bin kişilik, çoğu Google, Wal-Mart ve Adobe Systems gibi büyük firmalarda çalışan yolculara hizmet veriliyor. Yolcuların ise günde iki kere Waze hizmetini kullanma hakkı oluyor. Bu da doğal olarak işe giderken ve gelirken demek. İsteyen herkes Waze sürücüsü olmak için kayıt yaptırabilirken yolcu potansiyeli şimdilik bu 25 bin kişi ile sınırlı.
Ancak Waze’in bir sonraki yayılım adımında San Francisco bölgesindeki herkes Waze sürücüsü veya yolcusu olabilecek. Bu adımın ardından da hizmetin komşu şehir ve eyaletlere yayılması bekleniyor.
Avrupa Birliği’inin net-tarafsızlığı regülasyonları kapsamında Telekom şirketlerinin ağ seviyesinde dijital reklam engelleme yöntemleri yasaklandı.
BEREC (Body of European Regulators for Electronic Communications) tarafından dün yayınlanan yönetmelik içeriği önümüzdeki günlerde yerel regülatörlere geçecek ve uygulamaya konulacak. Yönetmeliğin içeriği ve Avrupa çapındaki her Telekom ağında dijital reklamların özgürce gösterilecek olması özellikle dijital reklam stratejileri ile para kazanmaya çalışan yayıncılar, platformlar ve reklam ajansları tarafından sevinçle karşılandı.
İngiltere ve İtalya’da hizmet veren Shine örneğini ele alırsak, operatörlerin ağ seviyesinde online reklamları engellemek için başka şirketler ile işbirliğine girmekten kaçınmadıklarını görebiliyoruz. Karayip hizmet sağlayıcılarından Digicel ile iş anlaşması yapan Shine, ardından Güney Afrika temelli Econet Wireless ile de bir ortaklığa giderek ağ seviyesinde reklam engelleme sistemini kurmaya başlamıştı. İngiltere’nin en büyük Telekom hizmet sağlayıcılarından O2 ise, müşterileri için ücreti mukabilinde reklam engelleme hizmeti vermeyi düşünüyordu.
Reklam engelleme kanun dışı mı olacak?
Yönetmelik, online reklam engelleme yöntemlerinin kanunen yasaklanması konusunda gittikçe daha fazla taraftar toplandığının bir işareti olarak yorumlanıyor. Haziran ayında Almanya’nın Köln şehrinde görülen bir davada Adblock Plus yazılımının ana şirketi Eyeo, Almanya’nın adil rekabet kanunlarını ihlal ettiği gerekçesi ile adli cezaya çarptırılmıştı. Cezanın esas sebebi, Axel Springer’dan yazılımın beyaz listesinde yer alması için para talep edilmesiydi.
Reklam engelleme konusunda yalnızca Avrupa bu sıkıntıları yaşamıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde, en yüksek internet trafiğini çeken ilk 42 yayıncı arasında yapılan bir araştırma, yayıncıların neredeyse yarısının reklam engelleme yazılımları veya yöntemlerine karşı hukuki süreç başlatabileceklerini ortaya koymuştu.
Reklam sektörü nasıl etkilenecek?
PageFair tarafından yapılan bir araştırma, 2016 yılının Mayıs ayında 419 milyon mobil reklam engelleme yazılımının aktif olarak çalıştığını ortaya çıkartmıştı. Toplam 1,9 milyarlık akıllı telefon sahipleri arasında bu oran yüzde 22’ye denk geliyor. Yani akıllı telefon sahiplerinin beşte biri ya mobil reklamları tamamen engellemeye çalışıyor ya da bir kısmını engelliyor. Bu da mobil reklam pazarının potansiyel büyüklüğünü azaltıyor. Reklam engelleme yazılımları özellikle 2013 yılı itibariyle mobil alanda büyük bir artış ivmesi gösteriyor.
Reklam ajansları ve pazarlamacılar, reklam engelleme sistemlerinin bir nevi çevresinden dolaşarak içeriklerini kullanıcılar ile buluşturmak için “Native Advertising” yöntemini kullanmaya başlamışlardı. Günümüzde de büyük bir ivme ile yükselişte olan bu yöntem, yayının içeriğinden fark edilemeyecek bir şekilde, içeriğe yedirilmiş ve gerçekten okurun (kullanıcının, izleyicinin, müşterinin, v.b.) işine yarayan reklam türlerini içeriyor. Bu yöntem aslında yeni değil, 1930’larda ve özellikle 1945 sonrasında radyoların kişisel kullanımda yerlerini sağlamlaştırması sonrası ortaya çıkmış bir yöntem.
Native Advertising’in sonu mu, yeniden doğuşu mu?
Ancak “Native Ads.” pazarı, en başta var olmasına sebep olan sorun ortadan kalktığında ne yapacak? Reklam engelleme devletler düzeyinde, hatta uluslararası anlaşmalar ile yasaklandığında ve her türlü reklam kullanıcıya erişebildiğinde, gerçekten “Native Ads.” ile uğraşmanın bir anlamı kalacak mı?
Bu konuda uzmanların kafaları karışık çünkü kimse henüz reklam engellemenin gelecekte ne ölçüde kanunsuz bir eylem olacağını kestiremiyor. Reklam engellemenin kanun dışı sayılması, yalnızca Telekom, servis sağlayıcı gibi kurumsal şirketlere dayatılacaksa aslında piyasada hiçbir değişiklik olmayacak. Kullanıcı düzeyinde, yukarıda bahsettiğimiz yüzde 22’lik reklam engelleme oranı artarak devam edecek.
Eğer kullanıcı düzeyindeki reklam engelleme eylemleri de kanun dışı sayılırsa, o zaman yine iki ihtimal doğuyor. Birincisi pop-up ve banner reklamların küllerinden yeniden doğuşu, ikincisi ise native ads’in daha da rafine olup gücünü artırması.
Reklamların asla engellenemediği bir dünyada bazı yayıncılar ve reklam ajansları işin kolayına kaçarak, çalışma prensipleri yıllar öncesinde belirlenmiş ve işlevleri milyarlarca defa test edilmiş eski usul online reklamlara geri dönebilirler. Ancak şunu unutmamak gerekiyor ki, native ads’in iyi kurgulandığında diğer tüm dijital reklam şekillerine göre çok daha fazla kullanıcı etkileşimi yarattığı da biliniyor. Etrafın banner ve pop-up ile dolduğu bir gelecek distopyasında native ads tekrar dijital reklam sektörünün kurtarıcısı rolüne bürünebilir.
Tam elektrikli otomobil Tesla, vakum içinde çalışan süper hızlı tren Hyperloop, Lityum İyon pilli ev aküleri gibi fütüristik projelere yatırım yapan ABD’li dolar milyardeli Elon Musk’ın SpaceX şirketine ait bir Falcon 9 roketi, geçtiğimiz gün Cape Canaveral’dam kalkışı sırasında infilak etti.
Şirketin hisseleri ani bir düşüşle toplamda 360 milyon dolar değerleme kaybederken, taşıdığı kargo ise Mark Zuckerberg’in deyimi ile “Hayal kırıklığına” uğrayan Facebook’a ait bir iletişim uydusuydu.
Mark Zuckerberg geçtiğimiz yıl, Afrika’ya ucuz internet getirmek için girişimlere başladığını ve bunu bir uydu ile uzaydan internet erişimi sağlanması ile yapacağını açıklamıştı. SpaceX’in roketinin taşıdığı uydu işte buydu.
Fiziksel iletişim altyapılarının doğal ve sosyal nedenler ile kurulmasının çok zor olduğu Sahra Çölü’nün güneyinde kalan Orta Afrika kuşağına güvenilir ve geniş bant internet erişimi sağlamak, Facebook’un belirttiğimiz coğrafyadaki 84 milyon kullanıcısı için de önemliydi.
SpaceX ve Facebook’a 200 milyon dolardan fazla zarar
Fransız uydu teknolojileri şirketi Eutelsat işbirliği ile geliştirilen, saniyede 18 gigabit veri aktarım hızı olan AMOS-6 uydusu, 5 yıllık bir leasing ile 95 milyon dolarlık bir faturaya mal olmuştu. Facebook’un böyle durumlar karşısında, internet erişimi sağlamak için drone kullanımını öngören Aquila gibi alternatif teknolojileri de var. Ancak Facebook gibi bir dev için bile bir anda 95 milyon doları (ayrıca gelecekte uydudan elde edilmesi beklenen yüzlerce milyon dolar potansiyel geliri) bir anda kaybetmek sarsıcı bir deneyim. Falcon 9 roketi ile birlikte uydu paketinin toplam fiziksel değeri ise, kalkış ve rampa hizmet ücretleri hariç 200 milyon dolar olarak tahmin ediliyor.
Uydusunun en yeni roket teknolojisi ile infilak ettiğini Kenya’da internet bağlantısını beklerken öğrenen Mark Zuckerberg, aşağıdaki açıklamayı Facebook üzerinden paylaştı:
Yapılan soruşturma, roketin patlamasının sorumlusunun SpaceX firması olmadığını ortaya çıkarttı. Soruşturmanın şu anında patlamaya sebep olanın yüksek ihtimalle kalkış rampasındaki öngörülemeyen bir anormallik olduğu üzerinde duruluyor. Kalkış rampası önceden personelden arındırıldığı için Falcon 9 roketinin patlaması sırasında ölen ya da yaralanan olmadı.
Eylül 2016 itibariyle 700’ün üzerinde kurumsal müşteriye sahip olan e-posta ile pazarlama girişimi INBOX, müşterileri için günde ortalama 4,5 milyon e-posta gönderiyor. INBOX’ın kurucusu Emin Onur Genç e-ticaret siteleri ve diğer girişimcilere en etkili sosyal medya ve doğrudan pazarlama imkanını sunan e-posta ile pazarlama mecrasında ne gibi avantajlar sağladıklarını anlattı.
Inbox’ın öyküsü nedir, neler yapar?
Inbox 6 yıl önce yurt dışı kaynaklı yazılımıyla e-posta ile pazarlama gönderimleri faaliyetlerine başladı, ama 15 Ekim 2014’Ten beri tümüyle kendi yazılımlarımızı kullanıyoruz. Fikri mülkiyetimizde olan ve Inbox’ı tümüyle yerli e-posta ile pazarlama hizmetine dönüştüren bu yazılımları son 2 yılda geliştirdik. İlk 4 yılda gelirlerimizi tümüyle inovasyona ve altyapıya yatırdık. Bu süreçte eşim Elif Genç‘in teknik ve manevi desteği INBOX’ın temel taşı oldu.
INBOX çözümü ile dilerseniz kendi yazdığınız HTML kodlarını kullanabilir, dilerseniz sürükle-bırak yöntemiyle duyarlı e-posta bültenleri oluşturabilir ve bütün bunlara ek olarak .xml veya .json gibi veri tipleriyle otomatik e-postalar gönderebilirsiniz.
Ayrıca müşterilerimize entegre CRM modülü sunuyoruz. Bu modül sayesinde INBOX müşterileri gönderdikleri e-postaların açılış zamanı, açıldıkları lokasyon ve tıklanmalarına göre senaryolar oluşturuyor ve filtreledikleri kullanıcılarına daha sonra e-posta gönderimi de planlayabiliyor. Tabii müşterilerimize sağladığımız API desteğiyle.
Şu anda portföyümüzde Türkiye’nin tüm ticaret odaları, ODTÜ ve Boğaziçi gibi önde gelen üniversiteleri, Kosifler Oto, Gedik Yatırım, Selçuklu Holding, ve Asus Türkiye gibi prestijli müşteriler bulunuyor. Şimdiye dek sadece Türkiye’ye hizmet veriyorduk ama tüm dünyaya açılmaya başlıyoruz. İlk etapta 3 dil sunacağız ve ilk ikisi tahmin edebileceğiniz gibi İngilizce ve İspanyolca olacak.
Mobil destekli kullanıcı arayüzü var mı?
Var. Hatta geçenlerde yeni özelliklerle geliştirdik ve arayüz tasarımımızı tümüyle yeniledik. Mobil cihazlarda maksimum erişilebilirlik için güncellenen Inbox arayüzü hem duyarlı tema ile tüm mobil ekranlara tam oturuyor hem de önceki sürüme göre iki kat hızlı çalışıyor.
Yeni modül: Tetikleyiciler
Inbox arayüzü sadece görsel yenilikler içermiyor. Aynı zamanda kullanıcının işini kolaylaştırmak amacıyla tetikleyiciler adlı yeni bir modül içeriyor. Tetikleyiciler özelliği ile web sitenize entegrasyon yapmaya gerek kalmadan abonelerinizi ilgi alanlarına göre gruplayabilir ve otomatik çalışan yaşam döngüleri kurgulayabilirsiniz.
Gerçek zamanlı raporlama
Inbox gönderimler sonrasında raporların gerçek zamanlı olarak takip edilmesine olanak tanıyor. Böylece e-posta ile pazarlama yoluyla birkaç saniyede on binlerce kişiye erişim sağlayan marka ve kullanıcıların pazarlama performansını ölçmesini kolaylaştırıyor. Inbox platformu bu bağlamda kullanıcılara özel müşteri temsilcisi atayarak tüm konularda tek muhatap ile tüm sorulara cevap bulmayı ve çözüm getirmeyi kolaylaştırıyor. Inbox kapsamlı hizmet prensibinden hareket ederek sahip olduğu bilgi ve deneyimi kullanıcılarıyla paylaşarak müşteri deneyimini iyileştiriyor.
Kullanıcıya en zor gelen yanı kendi bültenini tasarlamak. Bunu nasıl aşacağız?
Haklısınız. Biz de bu sorunu çözmek için INBOXBrush modülünü geliştiriyoruz. Web sayfamızdan, kendi hesabınızdan kullanacağınız INBOXBrush ile profesyonel e-bültenler tasarlamak artık çok kolay.
INBOXBrush sayesinde tüm e-posta istemcileriyle uyumlu responsive e-bülten çalışmalarını birkaç dakika içinde milyonlarca varyasyon kullanarak hazırlamanız mümkün olacak. Hiçbir kodlama bilgisi olmadan, sürükle-bırak yöntemiyle her sektöre uygun içeriklerle kolayca e-bülten çalışmaları hazırlayıp abonelerinize anında ileteceksiniz.
“Kodlama yok, zaman tasarrufu var”
Aynı zamanda para tasarrufu: Kullanıcı dostu INBOXBrush ile hem zamandan kazanıyor hem de yüksek maliyetlerden kurtuluyorsunuz. Profesyonel grafik programlarını ya da programlama dillerine gerek kalmıyor. INBOXBrush teknik bilgisi olmayan kişilere kolaylıkla profesyonel e-bülten tasarımları hazırlama imkanı sunuyor. Sadece içeriğinizi belirleyin, görsellerinizi seçin, şablonunuzu oluşturun diyeceğiz. İşte bu kasar basit.
Müşterinin işini kolaylaştıran altyapı ve yazılımda en büyük farkınız ne?
Öncelikle müşterilerimize rakiplere göre birçok avantaj sağlıyoruz: 1) Kurulum ücreti alıp giriş bariyeri yaratmıyoruz. 2) Müşterinin elini ayağını bağlayan yıllık sözleşmeler yapmalarını istemiyoruz. 3) Müşterilerimiz Inbox platformunu self servis olarak kullanabiliyor.
Ancak Inbox’ın en büyük farkı, e-posta gönderimleri için tümüyle kendimizin geliştirdiği yazılımın yurt dışı firmalarına bağlı hiçbir plugin kullanmaması. Bu yüzden de e-posta ile pazarlama seçeneklerini Türkiye’deki e-ticaret siteleri için özelleştirebiliyoruz. Oysa e-posta ile pazarlama gönderim hizmeti veren yerli ve yabancı oyuncular yabancı bir firma olan Port25’in PoweMTA adlı bir ürününe bağlılar.
Aracı bir hizmet olsanız da altyapı girişimcisi olarak davranıyorsunuz
Altyapıdan kastınız kendi yazılımımızı geliştirmek ve şirketimize uzun vadeli yatırım yapmaksa evet. Türkiye’nin geleceğinin yerel inovasyonda yaptığını düşünüyorum. Yoksa Batının kaliteli ürünleri ile Doğunun ucuz ve hatta kalitesi gittikçe artan ürünleri arasında sıkışacağız.
INBOX örneğinde, PowerMTA posta gönderim aracısı anlamına geliyor ve arka plandaki e-posta sunucularını yönetiyor. Nitekim bir dakika içinde binlerce veya milyonlarca e-posta göndermek istediğinizde bunu tek bir IP adresiyle yapamazsınız. Bunun için farklı IP adreslerinden simültane gönderim yapan güçlü bir motora ihtiyacınız var. PowerMTA bu.
Üstelik dünyada alternatifi olmayan bir yazılım: Bu yazılımı normalde Windows işletim sistemi gibi lisanslı olarak satın alıp kendi sunucularınıza kuruyorsunuz ve gönderilen e-posta adedi başına sizden para alıyorlar. Öyle ki dünyadaki hemen tüm e-posta ile pazarlama şirketlerinin ortağı Port25. Bu firmalar Port25’e yüzde 20-30 arasında kâr payı ödüyor.
Oysa biz kendi PowerMTA yazılımımızı geliştirdik ve böylece Türkiye’deki e-ticaret sitelerine özelleştirme seçeneklerinin yanı sıra rekabetçi fiyatlar veriyoruz. Bunun için çok özel bir yazılımcıyla çalışıyoruz. Bu spesifik bir iş ve Google veya Linkedin’de arayıp istediğiniz uzmanı bulamıyorsunuz.
Peki neden Türkiye’de başka bir şirket bunu yapmadı?
PowerMTA yeni kurulan ve e-posta gönderim hacmi düşük olan startuplardan oldukça uygun maliyetli fiyatlar alıyor. Bir yazılımcının kendi PowerMTA’sını geliştirmesi de en az 3 yıl alan zor bir şey. Dolayısıyla pek az firma buna yatırım yapmak istiyor. Üstelik yazılımın özelliği gereği bu işi sadece bir kişi yapabilir. 5 kişi de alsanız tek beyinden çıkması gerekiyor.
Büyük firmalar için bile altyapıyı satın almak daha kârlı. Sonuçta günde yüz milyonlarca gönderim yapıyorlar ve Port25 sürümden kazandığı için büyük firmalara çok daha düşük fiyatlar veriyor. INBOX bunu başardı ve müşterilerimize rakiplerinden daha düşük fiyatlarla daha yüksek ileti okunma oranları, ayrıca ek özelleştirme seçenekleri sunuyoruz. Tabii bunun için kendi IP adreslerimizi de yetiştirmemiz gerekiyor.
IP adresi yetiştirmek ne demek?
Tekniğine geçmeden önce şunu söylemek istiyorum: Dijital pazarlamanın en adaletli kolu e-posta ile pazarlamadır. Türkiye’nin en büyük pazar yerleri gibi 5 milyon izinli pazarlama üyesi olan şirketler, milyon dolarları olsa bile, bir günde 5 milyon kişiye e-posta gönderemez. E-posta ile pazarlamada IP ısındırma dediğimiz bir hadise var; yani IP adreslerinizin spam yaymadığını, güvenilir olduğunu Gmail, Hotmail gibi firmalara göstermek, nihayetinde kendinizi tanıtmak zorundasınız. Yoksa spam damgası yer, kara listeye girer ve hiçbir e-posta gönderemezsiniz.
Dikkat ederseniz IP ısındırma dedim, kızartma demedim. Kısacası bir anda gönderdiğiniz e-posta sayısını yavaş yavaş artırmak ve hacmi artırırken temiz ileti göndermek zorundasınız. Bu aylar, hatta yıllar alan bir süreç. Ancak yanlış anlamaya mahal vermeyelim. Burada aslında spamı konuşmuyoruz, çünkü e-ticaret firmaları spam göndermez, oyunun ilk kuralı budur ve biz de öyle varsayıyoruz. Öte yandan, salt temiz mail gönderseniz dahi Hotmail gibi hizmetlerde her kullanıcının günlük ileti gönderme sayısı bellidir. Bunun bir limiti vardır.
Isınmaya şöyle başlıyoruz: Önce kullanılmayan IP adresi alıyorsunuz. Dünyada sıfır IP, hiç kullanmamış IP çok azdır ama biz 1 yıl kullanılmayan IP’ye sıfır IP diyoruz. Öyle ki 1 yıl hiç e-posta göndermemiş bir IP’den ertesi gün 1000 ileti gönderemezsiniz. Dolayısıyla Hotmail’in önce sizin için güvenilir ileti göndericisi geçmişi oluşturması gerekiyor. Bu da aylar alıyor. Örneğin 1 yıl sonra gönde 100 bin gönderim yapabilirsiniz. Ancak gözden kaçmaması gereken bir nokta var: INBOX olarak biz ve bizim gibi firmalar tam da bu yüzden kimsenin spam göndermesine izin veremeyiz. IP itibarımız zedelenir.
Bunun müşteriler için avantajı ne?
Biliyor musunuz, bu iş fiyatları şişmiş taksi plakası gibi bir iş. Hatta o temiz IP’ler paha biçilemez değerde. Yoksa 10 dolara IP alırsınız, ne olacak? Bu nedenle bizimle çalışan e-ticaret sitelerinin gönderdiği e-posta ile pazarlama iletilerinin yüzde 90’ı ister Gmail olsun, ister Hotmail yüzde 90 oranında gelen kutusuna düşüyor. Bu da satış-pazarlamada müşteri bağlılığına dayalı dönüşüm ve tekrar satış oranlarınızın artması demek.
İşte bu yüzden e-ticaret siteleri ve diğer firmalar o kadar ileti gönderiyorum, ama e-postalarımı kimse açmıyor diyorlar. Çoğu firma ben bu işe kafadan e-posta göndererek atılırım, canavar gibi e-posta ile pazarlama yaparım diyor, ama önce IP’lerini ısındırmaları lazım. Inbox işte bu yüzden çok hızlı bir şekilde büyüyor ve bizimle çalışan girişimcilere aynı nedenle büyüme fırsatı veriyoruz.
Spam riskini nasıl önlüyorsunuz?
Biz, müşterilerin listelerinin ne kadarının izinli olduğunu görme gibi bir şansımız yok. Dolayısıyla arada spam gönderimleri olabilir bu nedenle müşteriye bir itibar puanı veriyoruz. Eğer müşterimiz izinsiz listelere gönderim yaparsa gerekli uyarıları sistem kendisine otomatik olarak yapıyor.
İtibar puanı çok düşük olursa sistemimizi kötüye kullanmaya çalışan firmanın hesabını otomatik olarak kapatıyoruz. Ayrıca online abonelik formunda ve panelimizde firmanın spam yapmayacağına dair gerekli onayları alıyoruz. Öyle ki kara listeye alınan firmanın e-posta adresini değiştirmesi yeterli değil. O alan adı üzerinden artık bizden e-posta ile pazarlama gönderim hizmeti alamıyor.
Bu diğer saygın müşterilerimizi etkili bir şekilde korumamızı ve yüzde 90 gelen kutusuna düşme oranını yakalamamızı sağlayan bir sistem. Öte yandan, INBOX ile çalıştığınız zaman info@ adreslerini e-posta ile pazarlama listenize aktarabiliyorsunuz.
Türkiye’deki girişimcilere e-posta ile pazarlama hakkında ne tavsiye edersiniz?
Girişimciliği sadece startup olarak anlamamalarını tavsiye edebilirim. Buna da işportadan örnek vermek istiyorum. New York’un en kalabalık caddelerinden biri olan 5. caddede sosisli satan bir seyyar satıcı insanlara tam iş çıkışında e-posta ile pazarlama yapıyor. Elbette bunlar izinli pazarlamada adama adresini vermiş kişiler. İş çıkışı saatinde ileti kupon kodu ile yüzde 20 indirim alıyorlar.
Size dediğim kişi tam 12 bin kişiye gönderim yapıyor ve amaç önce satış yapmak değil; kendini, markasını müşterilere sürekli hatırlatmak. Sonuçta bir ayda sınırsız gönderim yapmanın bedeli 69 dolar gibi ekonomik ücretler. Bence bu hem e-posta ile pazarlama hem de küçük ölçekli girişimci açısından önemli bir tüyo.
Teknoloji temelli girişimciliğin geliştirilmesi amacıyla düzenlenen, teknoloji sahiplerini yatırımcılar ve uzmanlarla bir araya getirecek TECHIN2B TECH ARENA, 8-9 Eylül 2016 tarihlerinde İTÜ Süleyman Demirel Kültür Merkezi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilecek.
İstanbul Kalkınma Ajansı mali destek programı kapsamında hayata geçen Fikri Mülkiyet Esaslı Teknoloji Transferi İşbirliği Platformu Projesi kapsamında düzenlenen etkinlik “Teknoloji Temelli Girişimcilik” odağında ilham verici konuşma serisi ile başlayacak.
Türkiye’nin en iyi merkezleri tarafından seçilmiş ve mentorluk alan 15 Teknoloji odaklı girişim TECHIN2B TECH ARENA’da yatırımcılar ile buluşarak sunum ve demo yapacak. Girişimciler iş modellerini, teknoloji geliştirme adımlarını ve ihtiyaçlarını sunarak teknoloji girişimlerini bir adım öteye taşıyamaya çalışacaklar.
Girişimciliğe dair ilham verici konuşmaların yer alacağı, teknoloji sunumlarının yapılacağı ve girişimcileri yatırımcılarla buluşturacak etkinliğe katılmak için tıklayabilirsiniz.
Türkiye’nin ilk açık inovasyon kampı Hacknbreak 20-27 Ağustos tarihlerinde İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nde gerçekleştirildi. Google, Egebirlik, Enerjisa, Temsa, Logo ve Feast’in destek verdiği etkinlikte girişimciler için teknoloji ve inovasyon odaklı eğitimlerle workshoplar düzenlendi.
Genç girişimcileri melek yatırımcılar, çekirdek merkezleri, hızlandırıcılar ve mentorlarla tanıştırarak iş geliştirmelerini hızlandıran Hacknbreak etkinliğinin ana teması açık inovasyon olarak belirlendi. 750 kişinin katıldığı, 70 mentor ve konuşmacının yer aldığı etkinlikte toplam 16 konferans ve 95 aktivite gerçekleştirildi.
Hacknbreak kuratörleri Zehra Doruk ve Murat Küçükgirgin’in faaliyet yürüttükleri Egnity şirketinin Ar-Ge merkezinin yer aldığı teknoparkta düzenlenen gelişim kampında Maker hareketi (kendin yap), crowdfunding (kitle kaynak finansman) modelleri, nesnelerin interneti (IoT), büyük veri, bulut bilişim ve yapay zeka entegrasyonuna yönelik çözümler ele alındı.
Türkiye’nin ilk açık inovasyon kampı HacknBreak’te üreten ve tasarlayan yaratıcı bir kitle bir araya geldi. Sosyal aktivitelerle desteklenen etkinlikte ters inovasyon yoluyla Ar-Ge, ürün geliştirme, işbirliği, IOT, web teknolojileri, UI, UX üzerine eğitim ve workshoplar düzenlendi.
Ar-Ge için açık kaynak ve işbirliği
Bager Akbay’ın mentorluğunda “Eğitim Ortamları Tasarlama” başlıklı iki gün süren ideathonda, katılımcılar hem sosyal fayda hem ticari amacın bir arada olduğu üretim mekanları tasarlanmak için beyin fırtınası yaptı. Muharrem Taç’ın verdiği Raspberry Pi ve Arduino ile IOT Geliştirme seminerinde IoT çalışmaları için açık kaynak kodlu uygulamalar tanıtıldı. Genç girişimcileri iş geliştirmeye teşvik etmek üzere Çağın Teknolojilerinde Kullanıcı Deneyimi başlıklı bir eğitim veren Aras Bilgen de herkesin kullanıcı araştırması yapabileceğini vurguladı.
Google ve Ege İhracatçı Birlikleri’nin desteğiyle gerçekleşen HacknBreak’te pratik İngilizce eğitimleri, yaratıcı fikir çalışmaları, startup proje sunumları, windsurf, kitesurf, yüzme ve satranç etkinlikleri yer aldı. İş yeri, kadro ve ekosistem entegrasyonunda çevre birimlerinin önemine yönelik olarak, ODTÜ Tasarım Topluluğu ve şehir planlamacılarının katılımıyla Social Design Atölyesi gerçekleştirildi.
İnovasyon yapıyoruz ama farkında değiliz
Hacknbreak kampını Urla’daki IYTE kampüsünde gerçekleştirmek için sıkı bir çalışma yürüten Zehra Doruk ve Murat Küçükgirgin, girişimcileri desteklemeye yönelik organizasyonda şunları vurguladı: “Hacknbreak ile hedefimiz sektör, üniversite, yatırımcı ve girişimcileri açık inovasyon için buluşturmaktı; çünkü bugüne dek düzenlenen startup etkinliklerinin kurumsal firmalar ve sanayicilere yeterince hitap etmediğini gördük. Öyle ki inovasyon yapıyoruz, ama bunun farkında değiliz diyen büyük şirketler var.”
“Öte yandan girişimciler arasında kurumsal firmalar dijital dönüşümün önemini ve mantığını kavrayamıyorlar, bizi de teknoloji ile inovasyon yerine yalnızca satın alınacak bir işkolu olarak görüyorlar tarzında bir algının oluştuğunu fark ettik. Hatta yatırımcı varsa ben gelmem diyenlerin sayısı artmaya başlamıştı.”
Hacknbreak için İzmir en doğru yer
İzmir’in Ar-Ge ve inovasyon için gittikçe önem kazandığını belirten Zehra Doruk, İstanbul’dan İzmir’e tersine bir beyin göçü var dedi: “İzmir merkezli kurumsal firmaların iş ilanlarına her gün daha fazla İstanbullu başvuruyor. İzmir girişimcilerin de ilgisini çekiyor. Hacknbreak tam da bu noktada klasik girişimci-yatırımcı buluşmaları arasında fark yarattı.”
Açık kaynaklı ters inovasyon önemli
Murat Küçükgirgin HacknBreak’ın temel hedefinin yerel Ar-Ge’yi teşvik ederek ülkenin gençlerinin gerçek iş modelleri, gerçek kaynaklar ve gerçek eğitimlerle önünü açmak olduğunu söyleyerek açık inovasyonun önemini vurguladı:
“Türkiye’nin açık inovasyon kavramını ekonomik gelişmenin bir parçası olarak acilen gündeme alması gerekiyor. Ülkemizde endüstriyel üretim yan sanayi ve tedarikçi evresini aşamadı. Oysa yurt dışına baktığımız zaman Samsung’un Ar-Ge kapasitesinin ve San Fransico cirosunun ülke ekonomisini aştığını görüyoruz. Bu darboğazı aşmanın yolunun açık inovasyon yapmak olduğunu düşünüyoruz.”
“Türkiye’de girişimciler Batıdan gelen pahalı teknolojiler ile Çin ve Hindistan’dan gelen ucuz çözümlerin arasında sıkışmış durumda (Çin malının kalitesi de hızla artıyor bu arada). Söz konusu açmazdan kurtulmanın tek yolu yerel çözüm ortaklarıyla ve yerel yatırımcılarla çalışmak. Ters inovasyon yöntemiyle kendi teknolojilerimizi geliştirmek. Yurt dışı ürün ve hizmetleri ters inovasyon ile analiz edip açık inovasyon yöntemiyle önce benzerlerini ve sonra da daha iyilerini ucuza üretmek. Bunun için açık kaynağa ve Türkçemizde imece usulü dediğimiz kitle kaynak çalışmaya odaklanmak.”
“İzmir İleri teknoloji Enstitüsü’nün (IYTE) Urla’daki kampüs ve teknoparkında düzenlediğimiz Hacknbreak Açık İnovasyon Kampı’nın özü bu ve önümüzdeki yıl katılımcı sayımızı artırarak daha çok girişimciye açılmak, özellikle de dijital yerliler ile liseli gençleri teknolojiye taşımak istiyoruz.”
İnovasyon Anadolu felsefesi
Hacknbreak kapanış gününde konuşan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü inovasyonun Eski Yunan uygarlığının temel felsefesi olduğunu belirtirken, İYTE Rektörü Mustafa Güden de Hacknbreak ile gelecekte Türkiye’deki tüm öğrencilere hitap etmek istediklerini söyledi.
Dijital dönüşüm, Endüstri 4.0 ve gelecek
Kapanış günü konuşmacılarından Vestel İcra Kurulu Üyesi ve Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı Yönetim Kurulu üyesi olan Cengiz Ultav sürdürülebilirlikte eğitimin, insan ilişkilerinin ve networkün önemine değinerek tüm süreçlerin yapay zekayla birleşeceğini söyledi.
Ufuk Batum’un “İnovasyon ve Teknoloji’de Türkiye’nin Durumu ve Gelecek Beklentileri” başlıklı konuşmasının ardından; Doğan Taşkent moderatörlüğünde Türkiye’nin ilk BT profesyonellerinden Tayfun Uğur, Zafer Babür, Ömer Çeliker, Adnan Kurt ve Ömer Erkmen ile ülkemizde inovasyonun gelişimi tartışıldı.
Üretim değil türetim zamanı
Enerjisa’dan Gül Erol gençlere Kuluçka Merkezi projesi hakkında çalışmaya başlayacakları sözünü verirken, Change.org kurucusu Uygar Özesmi de sosyal inovasyon ve türetim ekonomisini anlattı. ABC Danışmanlıktan Yekta Özözer teknoloji yoluyla inovasyona odaklanırken, Siemens genel müdür yardımcısı ve dijital çözümler direktörü Ali Rıza Ersoy Endüstri 4.0’ı analiz etti ve Techinside genel yayın yönetmeni Kozan Demircan altyapı girişimciliği, nesnelerin interneti ve paylaşım ekonomisi entegrasyonuna değindi.
Hülya Ululsoy (İZKA), Berna Şamıloğlu Acar-Lale Kof Karan (Acar Karan), Ümit Gökbayrak (Hürriyet), Barış Yesügey (Google), Mert Umut Özkaynak (TEMSA), Emre Özbek (Kovvan), Zeynep Zorlu (TRPE) ve Uzm. Dr. Kerem Dündar diğer Hacknbreak konuşmacıları arasında yer aldı.
Dropbox hesabınızı 2012 yılında veya öncesinde aldıysanız hemen şifrenizi değiştirin!
Dünyanın en büyük dosya yedekleme, paylaşım ve bulut depolama platformlarından olan Dropbox, bu haftanın başında 60 milyondan fazla kullanıcı hesabının şifrelerinin 2012 yılında çalındığının anlaşıldığını duyurdu.
2012 yılında bir çalışanın şifresinin çalınarak hesabına girilmesi ile birlikte, bulut deposunda bulunan kullanıcı e-posta listelerinin çalındığı duyurulmuştu. Firma o zamanlarda çalınan bilginin yalnızca e-posta adresleri olduğunu, kullanıcılara gelmesi olası spam e-postalar için peşinen özür dilediğini belirtmişti.
Kullanıcı şifrelerini hash olarak tuttuğu ve bu hash’lere salt denilen rastgele veri parçaları kattığı için şifrelerin kırılmasına imkansız gözüyle bakılıyordu. 2012 yılı öncesinde hash olarak standart prosedür olan SHA-1 kullanılıyordu. Ancak 2012 yılı içerisinde daha güvenli ve kırılması zor olan bcrypt’e de geçiyordu. Çalınan şifrelerin 32 milyon adedinin bcrypt ile şifrelenmiş olduğu belirtiliyordu. O sırada bilinen yöntemler ile kırılması mümkün görünmeyen şifreler için şirket endişelenmemişti.
Güncel açıklamalarına göre şu anda şirketin 500 milyon kullanıcı kaydı bulunuyor ancak bunların kaçının aktif kullanıcı olduğu açıklanmıyor. 2012 yılındaki bir röportajında Dropbox CEO’su Drew Houston 100 milyon civarında kullanıcıları olduğundan bahsediyordu. Bu da 2012 yılındaki olayda şirketin müşterilerinin 5’te 3’ünün e-postaları ve şifreleri çalındı.
Suçlu hem Dropbox hem LinkedIn
Peki, hackerlar daha ilk başta çalışanın şifresini nereden bulmuşlardı? LinkedIn’den. Dropbox çalışanı, şirketin kendisine sağladığı şifresinin aynısını LinkedIn’de de kullanmıştı. LinkedIn’in çok yakın bir tarihte hacking kurbanı olması sonucunda hackerlar basitçe şifreyi Dropbox hesabında da denemiş ve anında hesaba giriş yapmıştı.
Buradaki büyük sorun, hackerların elinde 2012 yılından beri hangi şifrenin SHA-1 veya bcrypt ile hash’lendiğinde nasıl bir veri elde ettikleri bilgisinin bulunması. Hala salt prosedürü ile şifrelere girilen rastgele veriler işleri zora soksa da, şifre kırma konusunda önemli bir kestirme yol elde ettikleri kesin. Ayrıca bu kestirme yolun devamını takip etmek için de ellerinde 4 yıl vardı.
2012 olayından sonra şirketin Güven ve Güvenlik Başkanı Patrick Heim, bir daha böyle bir olayın gerçekleşmemesi için çalışanların hepsine 1Password hizmetini kullanmalarını ve benzersiz şifreler üreterek aynı şifreyi internet üzerinde iki ayrı yerde kullanmamalarını özendirdiklerini söylüyor. Şirket aynı zamanda hem çalışanlarına hem de müşterilerine çift adımlı kimlik doğrulama seçeneği sunuyor.
Dropbox’ın finansal planları etkilenecek
Dropbox günümüze kadar 600 milyon dolar yatırım aldı ancak henüz ciddi bir karlılık oranı yakalayamadı. Geçtiğimiz Temmuz ayındaki bir röportajında 200 bin civarında ücretli kullanıcıları olduğunu açıklayan Drew Houston, bu rakama hem Dropbox Pro hem de Dropbox Business kullanıcılarının dahil olduğunu söyledi. Bulut şirketinin kurumsal müşterileri arasında Hewlett-Packard, News Corp. ve Expedia gibi şirketler bulunuyor.
Geçtiğimiz günlerde piyasa değerinin 10 milyar dolar olduğu tahmin edilen şirketin o zamanlardaki piyasa değeri ise 4 milyar dolar olarak ölçülüyordu. Ancak 2017 yılında borsaya açılmayı düşünen Dropbox’ın piyasa değeri, 60 milyon kullanıcısının e-posta adresleri ve şifrelerinin korsanların elinde olduğunu açıklaması doğal olarak piyasa değerini etkileyecektir. Bu etkinin en büyük sebebi ise e-postaların ve şifrelerin çalınmış olması değil, 2012 yılında vuku bulmuş bu talihsiz olayın en önemli detayı olan şifrelerin çalınmış olduğu gerçeğinin daha yeni açıklanıyor olması.
Otomatize edilmenin ve robot danışmanlara bel bağlamanın yeni trend olduğu varlık yönetimi sektöründe orta yol bulunuyor. Robotlar tarafından desteklenen insan danışmanlar daha etkili sonuçlar verirken küresel finans sektöründe taşlar yine yerinden oynuyor.
Varlık yönetimi sektöründe son yıllarda birçok startup tarafından benimsenen ve bazı büyük varlık yönetimi danışmanlık firmaları tarafından da aktif olarak kullanılmaya başlanan ‘robot danışmanlar’ konsepti günümüzde şekil değiştirerek bir orta yol buluyor. Kişisel iletişim ile robot danışmanlığı hibrit bir şekilde birleştirerek daha “insansı” yatırım kararlarını tercih eden müşterileri de kapsayarak piyasaya orta vadede hakim olacağı düşünülen bu hibrit yöntemin henüz resmi bir adı bile konulmamış durumda.
MyPrivateBanking‘in son raporuna göre bu hibrit yaklaşım, varlık yönetimi sektöründe paradigmaların değişmesine sebep oluyor. Yapılan analizler sonucunda ulaşılan öngörülere göre bu hibrit sistemin yönettiği küresel varlık yönetimi piyasası 2020 yılında 3,7 trilyon dolara, 2025 yılında ise 16,3 trilyon dolara yükselecek. MyPrivateBanking, hibrit robot yönteminin hem insanlara hem de saf robotik sistemlere göre ölçülebilir şekilde daha iyi performans verdiği için, kaçınılmaz bir şekilde pazar payını artıracağını öngörüyor.
Karşılaştırma yapmak gerekirse, öngörülen gelecekte tamamen robot sistemlerinin pazar payının yüzde 1,6 civarında olacağı tahmin ediliyor. Varlık yönetimi sektörünün büyük bir dönüşüm içerisinde olduğu şu günlerde hibrit robot çözümler piyasaya dinamizm katıyor. Özellikle içinde bulunduğumuz 2016 yılı sonuna doğru hibrit çözümlerini açıklayacağını duyuran bazı büyük piyasa oyuncularının tetiklemesi ile rakip firmalar da varlık yönetiminde hibrit çözümleri nasıl kullanabileceklerini araştırmaya başlayacaklar veya kendi çözümlerini tanıtacaklar.
Varlık yönetimi ve finans sektöründe paradigmalar değişiyor
Hibrit robot danışman inovasyonunun kaynakları, global finans endüstrisinin içinden bir çok farklı noktadan ortaya çıkıyor. Doğal olarak ilk öncelik, tamamen robot hizmet veren danışmanlık servis şirketleri. Ancak bunun yanında hızla sayıları artan, bazıları yalnızca varlık yönetimine odaklanmış, bazılarının ise daha geniş perspektifleri olan B2B teknoloji sağlayıcıları geliyor. Önümüzdeki 1 – 1,5 yıllık süreç içerisinde yeni teknolojinin etkilerini ve tam robot çalışan hizmet sağlayıcılar ile tam insan çalışan hizmet sağlayıcılarının yeni hibrit anlayışa ayak uydurmak için kurdukları işbirliklerini göreceğiz. Sonuç olarak ortaya çıkan hibrit varlık yönetimi çözümleri global finans endüstrisinin bir çok farklı noktasında kendini göstermeye başlayacak. Örneğin fon yönetimi, perakende bankacılığı ve BES gibi yarı varlık yönetimi hizmetleri hibrit robot çözümlerden en çok yarar görebilecek alanlar arasında gösteriliyor.
Robot ve insanı bir araya getiren hibrit çözüm aynı zamanda genel olarak varlık yönetimi ile birlikte tüm finans sektörünü de çalışan finansmanı, performansı ve müşteri memnuniyeti yönlerinden etkileyecek. Danışmanların daha etkin ve isabetli tavsiyeler vermesini sağlayacak yeni paradigma, danışmanların kişi başına ilgilenebilecekleri müşteri sayısını artıracak. Müşteri başına düşen iş yükü de azalacağı için aynı zamanda müştere kesilen faturalarda da zaman içinde azalma gözlenecek. Piyasa dinamiklerine göre bu durum daha çok müşteri çekecek ve varlık finansmanı sektörü yeni bir olgunluk seviyesine erişene kadar kendi kendisi içerisinde pozitif bir geri besleme döngüsüne girecek.
Kalabalıkların mikro finansman gücünden yararlanarak hizmet ve ürün fikirlerini gerçeğe dönüştürmekte büyük başarı sağlayan crowdfunding, aynı zamanda kalabalıklar arasında kaybolma tehlikesi de içeriyor. Kickstarter’ın başarılı girişimcileri, gerçek hayat deneyimlerini paylaşarak yeni startup’lara denenmiş ve işe yaradığı kanıtlanmış yöntemleri akademik bir formasyonda sunmaya başlıyor.
En ufak bir fikre bile finansman desteği sağlayabileceği Kickstarter platformu, crowdfunding’in (kitle kaynak finansman) birincil dayanak noktası olmayı sürdürüyor. Çok sayıda kişiden mikro finansmanlar sağlayarak bir ürünü veya hizmeti hayata geçirmeye giden en önemli yol olan crowdfunding serüvenine çıkan startuplar, aynı zamanda kalabalık içerisinde kaybolma tehlikesi içerisindeler. Günden güne Kickstarter üzerinde kendine finansman arayan proje fikirlerinin sayısı arttıkça, mor inek olmak da zorlaşıyor.
Kalabalığın içinde kendini belli edebilme, rakiplerden ayrışma gibi konular artık klasik pazarlamanın kapsamından çıkıp, crowdfunding ve growth hacking’in ilgilendiği başlıca konular haline geldi. Üniversitelerde her ne kadar ders olarak okutulmak için henüz piyasa erken bir aşamada olsa da, Kickstarter’da başarılı sonuçlar elde etmiş, dahası bu sonuçları nasıl elde ettiğinin de analizini yapabilmiş kişiler, finansmanı için internet kullanıcılarına yüzün dönen startuplara yol göstermek için kendi startuplarını kuruyorlar. Bunlardan şu anda en yenisi ve en gelecek vaat edeni, Avustralya Sydney menşeli The Innovators Club’ın kurduğu Kickstarter Academy.
Crowdfunding üzerine denenmiş ve kanıtlanmış yöntemler
Kickstarter Academy, crowdfunding’in temellerinden başlayarak genç girişimcileri elinden tutuyor ve projelerini oluşturup Kickstarter üzerinde mikro finansmancılara açana kadar da yanlarında oluyor. 10 hafta süren bir kurs boyunca her hafta farklı bir konuya eğilerek hem ürün ve hizmetin, hem de girişimcilerin olgunlaşması sağlanıyor. Ama tabi ki kurs, öncelikle girişimcilerin doğru analizler yaparak üzerine eğilmek istedikleri ve orijinal bir çözüm bulmak isteyecekleri bir sorunu ortaya çıkartmaları için yardımcı olarak başlıyor. Bu aşamalar kursun 2 haftalık süreci boyunca devam ediyor.
2,5 ayda sıfır noktasından pazarlama stratejisi olan ürünlere
Üçüncü hafta itibariyle, girişimcilerin üzerinde uzlaştıkları sorunların nasıl çözümleri olabileceği, bunların bir hizmet mi yoksa bir ürün mü olduğu, birden çok çözümlü sorunların hangi çözümlerinin üzerinde durulmaya değer olduğu tartışılıyor. Dördüncü hafta ise üzerinde uzlaşılan çözümlerin ilk prototipleri üretilmeye başlanıyor. Beşinci hafta prototiplerin gerçekten sorunu çözüp çözemediği, çözmesi için ne gerektiği veya neden çözebildiği üzerinde duruluyor. Daha sonraki haftalarda çalışan prototiplerin nasıl üretileceği, zaman kısıtlaması ve ürün tasarımı arasındaki ilişki, ürünün veya hizmetin nasıl tanıtılacağı, Kickstarter’da başarılı olmak için nasıl bir sayfa hazırlanması gerektiği, tanıtım videosu çekim teknikleri gibi dijital pazarlama konuları üzerinde duruluyor.
Kickstarter Academy’de girişimcilere yol gösteren kişilerin hepsi zamanında Kickstarter’da kendi kampanyalarını yürütüp büyük başarı elde etmiş kişiler. Örneğin 15 bin kişiden 360 bin dolar toplayarak ButterUp projesini hayata geçiren Sacha Pantschenko, veya yalnızca 2 saat içerisinde finansmanına ulaşan ve ihtiyaç duyduğu finansmanın yüzde 1500’ünü kazanan Plugsley takımı gibi.
Endüstriyel tasarımcı olan Pantschenko, “Yaparak öğrenmek kesinlikle takip edilmesi gereken yoldur. Kickstarter Academy’yi bitiren girişimciler burada öğrendiklerinin sonuçlarını hemen alabilecekleri gibi, gelecekteki her türlü girişimlerinde de kullanabilecekler” diyor. The Innovators Club Kreatif Direktörü Rich Brophy, “İnsnaların en çok ilgilendikleri konu ‘Fikrimi nasıl ürüne dönüştürebilirim’ oluyor. Biz, bu soruya doyurucu bir cevap verebilmek için bu akademiyi kurduk” açıklamasını yapıyor.
Akademi derslerine 5 Eylül’de başlıyor.
KPMG Türkiye, Türkiye dahil 19 ülkeden 300 firmayla Ar-ge ve İnovasyon araştırması gerçekleştirdi. Avrupalı firmaların yüzde 37’si Ar-Ge ve inovasyon yoluyla İş Geliştirme yaparken bu oran Türkiye’de yüzde 16’da kalıyor.
Araştırma sonuçları, Ar-Ge ve inovasyonu yönetim süreçlerine katan ve çözüm ortaklarıyla birlikte İş Geliştirme yapan şirketlerin daha hızlı büyüdüğünü ve ticari hedeflerine daha kolay ulaştıklarını gösteriyor. Kurumsal inovasyona dayalı büyümedeki başarı faktörleri şöyle sıralanıyor:
• Uzun vadeli düşünme; Gelecekte bugünkünden daha rekabetçi olmak için teknoloji ve tüketim trendlerinin zamanında fark edilmesi ve gerekli yatırımların zamanında yapılması şart.
• Hizmet ve ürün portföyünün genişletilmesi ticari ve teknolojik riskleri azaltarak rekabet gücünü artırıyor.
• İşbirliğine dayalı İş Geliştirme Ar-Ge maliyetlerinin çözüm ortaklarıyla paylaşılmasını sağlıyor.
• Ticarileştirme sürecini titizlikle ele almak ve rakiplere yönelik giriş bariyerleri oluşturmak inovasyona dayalı katma değerli hizmetler yaratarak gelirleri artırmayı sağlıyor.
Türkiye’deki şirketler ürün ve hizmetlerde inovasyon yapmalı
KPMG Türkiye Yönetim Danışmanlığı Direktörü Saip Eren Yılmaz Türkiye’de Ar-Ge ve inovasyonu şöyle değerlendirdi: “Bu araştırma, yerli firmaların Ar-Ge ve inovasyon yönetimi stratejisi bakımından önemli eksikleri olduğunu gözler önüne serdi. İnovasyon artık tüm firmaların gündeminde. Ancak, inovasyon kabiliyetlerine yatırım yapan ve bu kabiliyetleri kurumsallaştıran firmaların oranı hem Türkiye’de hem de Avrupa genelinde bir hayli düşük”.
Her ölçekten firma inovasyon yapmalı
Türkiye’de inovasyonda en büyük sorunun planlama olduğunu ve proje takvimine uymak gerektiğini belirten Yılmaz sözlerini şöyle sürdürdü:
“Özellikle büyük ölçekli şirketler yakaladıkları ölçek avantajı dolayısıyla Ar-Ge projelerinde kayda değer bir maliyet avantajı sağlarken, ürün geliştirme hızı bakımından küçük ölçekli şirketler karşısında zorluk yaşıyorlar. Pazar dinamikleri daha sık yeni ürün geliştirilmesini gerektiriyor ve ürün yaşam döngülerinin kısaldığını görüyoruz. Büyük ölçekli firmalar müşterinin yeni ürün ve hizmet taleplerine geç cevap verdiğinde, daha çevik olan küçük ölçekli firmalar pazarda oluşan arz açığını hızla dolduruyor”.
İş Geliştirme için ürün ve hizmet inovasyonu yetmez. Yeni dijital satış kanalları gerek
Firmaların ürün, iş modeli, organizasyon, süreçler gibi farklı alanda inovasyon yapabileceklerini belirten Yılmaz, daha önce fark edilmemiş yeni bir ihtiyaç keşfetmenin de inovasyon sayılacağını kaydetti.
“Araştırma sonuçlarına göre firmaların en çok odaklandıkları alan ürün inovasyonu olurken, en az ilgi gösterdikleri alan yeni satış kanalları ve gelir modellerinin geliştirilmesi. Araştırmamız, son 3 yıl içinde en hızlı büyümeyi kaydeden firmaların daha önce fark edilmemiş yeni bir ihtiyaç keşfetmeye odaklanan firmalar olduğunu gösterdi. Bu bağlamda çok kanallı pazarlama ve çapraz kanal entegrasyonu önemli inovasyon dalları arasında. Kısacası hızlı büyüme için standart inovasyon türlerinin dışına çıkmak gerekiyor”.
Dijital dönüşümle şirket kültürü değişmeli
Kurumsal dijital dönüşümün önemine değinen Yılmaz, her ölçekten girişim ve şirkette sürdürülebilir inovasyon kültürünün yaygınlaşması gerektiğini vurgulayarak sözlerini şöyle tamamladı:
“Temel inovasyon yönetimi süreçlerini tam anlamıyla devreye almış olan firmaların geliştirdikleri ürünlerin ticari hedeflerine ulaşma oranının daha yüksek olduğunu ve bu firmaların gelirlerinde son 3 yıl içinde pazara sundukları ürünlerin daha büyük bir ağırlık taşıdığını görüyoruz. Diğer yandan inovasyon kabiliyetlerini sınırlayıcı faktörler arasında en sık rastlanılanı istenilen eğitim ve yetenek düzeyinde insan kaynaklarının bulunamaması olarak karşımıza çıkıyor. Özetle inovasyon için tecrübeli ve vizyoner düşünen yaratıcı uzman kadrolar gerekiyor”.
Tüm iletişim kanallarını tek bir ekrana sığdıran Unify, kurumsal ve bireysel çalışma şeklini yeniden tasarlıyor. Çalışanların ofis bağımsız gelen çağrılara ve iletilere ulaşabilmeleri, iş verimliliği açısından büyük fırsatlar yaratıyor. Her yerden iletişim imkânı sunan tümleşik iletişim çözümleri, zamandan tasarruf sağlamanın yanında seyahat masraflarını da azaltıyor.
Unify tarafından yapılan araştırmaya göre, 2016 itibariyle dünyadaki toplam çalışan sayısının yüzde 37,2’sini mobil çalışanlar oluşturuyor. 2020 yılında ise işgücünün yüzde 50’sinin esnek çalışma sistemine geçeceği öngörülüyor. Araştırmada, beş yıl içerisinde toplantıların yüzde 94’ünün internet ortamında yapılacağı tahmin ediliyor. Esnek ve mobil çalışma eğilimi dünya çapında giderek daha fazla varlığını hissettiriyor. İşletmeler, bu yeni çalışma sistemine ayak uydurmak için başta teknoloji ve insan kaynakları departmanları olmak üzere yatırım yapıyor.
HAFTALIK MESAİNIN YÜZDE 28’I E-POSTALARI KONTROL ETMEKLE GEÇIYOR
McKinsey Global Institute tarafından yapılan araştırmaya göre, bir çalışan haftalık çalışma saatinin yüzde 28’ini e-postalarını kontrol etmekle geçiriyor. The Radacati Group’un yaptığı başka bir araştırmaya göre ise çalışanlar, günde ortalama 121 adet e-posta gönderip alıyor. Gereksiz e-posta trafiği, verimliliği düşürdüğü kadar, ciddi ölçüde zaman israfına da neden oluyor.
İletişim yazılımları ve servisleri sunan Unify; iki yılı aşkın süreç sonunda milenyum kuşağının da içinde olan 1.000’den fazla kullanıcının geri beslemelerini dikkate alarak “Circuit” uygulamasını geliştirdi. Uygulama, e-posta kalabalığını ortadan kaldırıp iletişimi kolaylaştırıyor. Sosyal medya, iş uygulamaları, görüntü, yazışma ve sesli iletişimi içine alan Circuit, her kanaldaki bilgi ve veriyi bir araya getirerek tümleşik iletişimin tüm konforunu kullanıcılarına sunuyor.
KOBİ’LER IÇIN ÖZEL ÜRÜN VE ÇÖZÜMLER
Yüksek rekabet koşulları ve hızın hayatımızın önemli bir parçası olduğu günümüzde, mobilite, uzaktan çalışma, sürekli bağlantıda olma ihtiyacı, kurumların ve çalışanların kaçınılmaz bir gerçeği. Bu ihtiyaçlara cevap verebilen, kolay mesajlaşma olanağı sunan, kullanıcı durum bilgisinin görülebildiği, tek bir tıkla masa üstü paylaşımın gerçekleşebildiği, anlık veya planlı video, sesli konferans olanağı sunan tümleşik iletişim uygulamalarına duyulan gereksinimin giderek artıyor.
Ürün odaklı yaklaşımlar yerine kullanıcı ve kurum ihtiyaçlarına odaklanan Unify, sadece büyük kurumların değil, günümüz rekabet şartlarında teknolojinin avantajlarına daha çok ihtiyaç duyan KOBİ’lere de özel ürün ve çözümler geliştiriyor. Bu sayede KOBİ’ler rekabetçi ve hızlı aksiyon alabilme yeteneklerini daha da geliştirebilecekleri tümleşik iletişim gibi teknolojilere, ilk yatırım maliyeti gerektirmeden kullandıkça öde gibi modeller ile sahip olabiliyorlar.
TEK EKRAN ÜZERİNDEN İŞLERINIZI PLANLAYIN, PAYLAŞIN VE YÖNETİN
Unify’ın 160 yılı aşkın yenilikçi yaklaşımı ve Ar-Ge gücü ile Fortune Global 500 listesindeki şirketlerin yaklaşık yüzde 75’ine tümleşik iletişim çözümleri sağladığına dikkat çeken Unify Türkiye Ülke Müdürü Erda Tütüncüoğlu, mobil çalışma eğilimine ilişkin şu bilgileri verdi:
“Artık mobil bir dünyada yaşıyoruz. Bu yeni dünyada daha şeffaf, insan odaklı, çalışanların hayatını kolaylaştıran, bireyleri daha üretken kılan ve zaman tasarrufu sağlayan çözümler tercih ediliyor. Unify olarak yaptığımız araştırmalar ile çözümlerimizi bu eğilime göre belirledik. Amerika ve Avrupa’dan sonra Circuit Türkiye’de hizmete sunulacak. Kullanıcılar bu uygulamayı istenilen işletim sisteminde ve cihazda sorunsuz şekilde kullanabiliyor. Bu uygulamada tüm mesajlar tek bir noktada birleşiyor. Ekip çalışanları, arkadaşlarının bulunduğu zaman dilimini görebiliyor, kullanıcının o anki ayarlarına göre uygun veya meşgul olup olmadığını anlayabiliyor.”
Finansal teknolojileri ifade eden FinTek kavramı bankacılık ve finans sektöründe yükselen bir değer olmayı sürdürüyor. Pek çok gelişmiş ve gelişmekte olan ülke kendi FinTek organizasyonları ile hem yerel hem de küresel arenada söz sahibi olmak, vizyon belirlemek için çalışmalar gerçekleştiriyor. Türkiye’de de bu yıl Şubat ayında kurulan Türkiye’nin ilk ve tek FinTek organizasyonu olan FinTech Istanbul yurtiçinde ve yurtdışında gerçekleştirdiği önemli faaliyetlerle Türkiye’yi finans teknolojileri alanında temsil ediyor.
FINTECH ISTANBUL DÜNYA FINTECH DEVLERI ARASINDAKI YERİNİ ALDI
FinTek alanında son dönemlerde yaşanan en önemli gelişme Küresel FinTek Merkezleri Federasyonu’nun (Global FinTech Hubs Federation – GFHF) faaliyete başlaması olmuştu. Küresel FinTek Merkezleri Federasyonu, dünya üzerindeki farklı ülke ve şehirlerde faaliyet gösteren 23 finans teknolojileri organizasyonunun, bir çatı altında toplanarak güçlerini küresel arenada birleştirmek için attığı somut bir adımı temsil ediyor. GFHF görevini, küresel FinTek ekosisteminin gelişimi için bir birlik oluşturmak, bilgi ve deneyimlerin paylaşımını sağlamak ve finans teknolojileri merkezleri arasında iş birliği için köprüler kurmak olarak tanımlıyor. FinTech Istanbul, Küresel FinTek Federasyonu’ndaki yerini alarak bu önemli oluşuma katkı sağlayacak.
TÜRK FINTECH GİRİŞİMLERİ DÜNYAYA AÇILMA İMKÂNI BULACAK
FinTech Istanbul kurucularından Prof. Dr. Selim Yazıcı atılan bu adımla ilgili olarak şu açıklamayı yapıyor: “Global FinTech Hubs Federation (GFHF), finansal teknolojiler alanında faaliyet gösteren oyuncuları bir araya getirmeyi amaçlıyor. İngiltere, Kanada, Çin, Almanya, İsviçre gibi finans teknolojileri alanında öncü olan 20’den fazla merkezin içinde bulunduğu inisiyatif, ülkeler arasındaki sınırların ötesine geçen ve gelişmekte olan merkezleri de içine alacak ve açık bir platform olarak faaliyet göstererek sinerji oluşturacak.”
“Gerçekleştirilecek konferans ve toplantılar yoluyla, gelişmiş ve gelişmekte olan merkezler arasında sağlanacak sinerji ve temel bilgi transferi, küresel anlamda finans teknolojileri pazarının da gelişmesinde faydalı olacak.”
“FinTech İstanbul’un misyonu içinde bulunan uluslararası ağlara erişim, bu katılım sayesinde en üst düzeyde gerçekleşmiş oldu. Daha önce Innovate Finance, Holland Fintech, FinTech Headquarter ve Swiss FinTech gibi merkezler ile gerçekleştirilen görüşmeler olumlu sonuçlar verirken, bu tarz küresel bir yapının içinde bulunmak ülkemizin FinTek ekosisteminin gelişmesi için de önem taşıyor. FinTech İstanbul’un gerçekleştirmiş olduğu bu işbirliği ile FinTek alanındaki girişimlerin uluslararası bilinirlikleri artacak.”
KATMA DEĞERLİ HİZMET İHRACI FIRSATI
FinTech Istanbul’un ana destekçisi olan Bankalararası Kart Merkezi’nin Genel Müdürü Dr. Soner Canko ise konu hakkında şunları söyledi:
“Sınır Tanımayan FinTekler için önemli bir adım atıldı. Küreselleşmenin giderek hızlandığı günümüzde girişimciliğin, özellikle teknoloji girişimciliğinin sınırları internetin sınırsızlığı gibi bir şekil aldı. Böyle bir ortamda Finansal Teknolojilerin ve bu konudaki inovasyonların da sınır ötesi kabul görmesi çok normal bir durum olarak kabul edilmeli. Durum böyleyken her ülkede kendi halinde çalışmalar yapan finans teknolojileri merkezlerinin bir araya gelmesi önemli bir adım oldu. Artık girişimci, yatırımcı, düzenleyici ve diğer tüm paydaşlar için güçlü bir bilgi paylaşım omurgası kurulmuş oldu. Türkiye’nin de içinde yer aldığı bu yeni inisiyatifin ülkemizdeki tüm FinTek paydaşları için önemli fırsatlar getireceğine ve bu konuda katma değerli bilgi ve hizmet ihraç etme fırsatları yaratacağına eminim.”