Otomotiv sektöründeki dönüşümde kilit bir role sahip olan yeni nesil teknoloji girişimlerinden General Motors‘un otonom taksi şirketi Cruise’un kurucu ortağı ve CEO’su Kyle Vogt, istifa etti. Geçtiğimiz yıl General Motors tarafından 2,1 milyar dolara satın alınan Cruise, otonom sürüş teknolojisi alanında önemli bir oyuncu konumundaydı.
Yönetici değişikliği, Kaliforniya Motorlu Taşıtlar Departmanı’nın, Cruise’un halka açık yollarda sürücüsüz araçları kullanma izinlerini otonom sürüş kazaları nedeniyle askıya almasının ardından gerçekleşti. Bu olayın ardından, GM Başkanı Mary Barra, Cruise’un mühendislikten sorumlu başkan yardımcısı Mohamed Elshenawy’nin yeni başkan olarak atanacağını duyurdu.
Vogt’un istifasıyla ilgili açıklama yapan Barra, “Cruise’un bugünkü durumundan CEO olarak sorumlu olan Kyle Vogt’a teşekkür ederiz. Şimdi, Mohamed Elshenawy’nin liderliğinde, Cruise’un otonom sürüş alanındaki önemli çalışmalarına devam edeceğine inanıyoruz” dedi.
Kaliforniya Motorlu Taşıtlar Departmanı’nın alınan izinleri askıya almasının ardından Vogt, şeffaflık ve güvenlik konularında önemli adımlar atılması gerektiğini belirterek, “Güvenlik, şeffaflık ve toplum katılımı konularını iki katına çıkarmamız gerekiyor” demişti.
Vogt, hafta sonu tüm Cruise çalışanlarına gönderdiği e-postada, “Son 10 yıl muhteşemdi ve bu süreçte Cruise’a yardım eden herkese minnettarım. Cruise, birçok şehirde 250.000’den fazla sürücüsüz sürüş sağladı ve her sürüş, insanlara geleceğe dair küçük bir tat verme konusunda ilham verdi. Cruise henüz yeni başlıyor ve önünde harika bir gelecek olduğuna inanıyorum” ifadelerini kullanarak veda etti.
Tutkulu motor sporları hayranları için, yarış pistinde yaşadıkları heyecan arabalara dair yaşadıkları deneyimin yalnızca bir kısmını oluşturuyor. Onlar, hızlandırılmış bir inovasyonun peşinden giderken, mühendislik dünyasının bir yarıştan diğerine nasıl hızla ilerlediğini yakından takip ediyorlar. Destekledikleri takımlar, yüksek adrenalin seviyelerine sahip araçlar geliştirerek Ar-Ge’nin sınırlarını zorluyor. Bu sadece takımların yarış stratejilerini değil, aynı zamanda sürücülüğün geleceğini de şekillendiriyor.
Amazon Web Services (AWS) Otomotiv Endüstrisi Kıdemli Uygulama Müdürü Richard Felton, yarış takımlarının araç mühendisliği konusunda birbirlerine karşı üstünlük elde etme mücadelelerinin bir asırdan uzun bir süredir devam ettiğini ifade ediyor. Takımların daha aerodinamik tasarımlar, daha güçlü motorlar ve daha duyarlı süspansiyonlar geliştirmek için çalıştıklarını belirtiyor. Ancak günümüzde rekabet farklı bir alanda yaşanıyor: Yarış arabalarına dair verilerden daha fazla değer elde edebilmek. Bu, hem kazanan takımları hem de yarışlara sponsor olan markaların elde etmek istediği değerleri belirliyor. Yarış takımlarının geliştirdikleri Yapay Zeka (AI) modelleri, artık potansiyel olarak motor sporları alanında en değerli mirası teşkil ediyor.
Toplanan veriler inovasyona dönüşüyor
24 saatlik, ikonik LeMans yarışının son beş turunu kazanan ve 2023 FIA World Endurance Championship’in (FIA Dünya Dayanıklılık Şampiyonası) yeni şampiyonu olan Toyota GAZOO Racing Europe’un Yapay Zeka Strateji Lideri Dr. Marc Hilbert, “Ne zaman test sürüşü veya yarış yapsak, muazzam düzeyde veri elde ediyoruz. Yarışların geleceğinin yapay zekada yatmasının nedeni de toplanan verinin hacminin bu seviyede olması,” diyor.
Dünya Dayanıklılık Şampiyonası, Makine Öğrenimi (ML) modellerinin ve kullanabilecekleri veri çeşitlerinin hızlı bir şekilde gelişmesini destekleme anlamında eşsiz bir fırsat sunuyor. Toyota GAZOO Racing takımıKasım ayında Bahreyn’degerçekleştirilen yarışta araçlarının ilk iki sırayı elde etmesiyle şampiyonluğunu ilan etti. Takım, yarışlardan elde ettiği büyük miktardaki veri üzerinde çalışmak için Amazon SageMaker ML platformunu kullanıyor. Araçların performansından hava durumuna kadar farklı alanlarda toplanan bu veriler, motor sporlarında karşı karşıya kalınabilecek olağanüstü durumlarda araçların performansını optimize etme konusunda en iyi seçenekleri ortaya çıkarıyor.
Dr. Hilbert, topladıkları verilerle ilgili olarak, “Topladığımız, yalnızca ısı göstergeleri gibi belirli bir zaman aralığı içinde sürekli olarak ölçülen veya gözlemlenen veriler değil. Aynı zamanda sürücü ve pit arasındaki iletişimin ses verilerini, televizyon üzerinden aracın içerisindeki video sinyallerinden elde ettiğimiz görüntüleri de topluyoruz. Bunun, motor sporlarında önemli bir inovasyon dalgasına yol açacağını düşünüyorum,” dedi.
Toyota GAZOO Racing, bu tür inovasyonları elde edebilmek için Amazon EC2’nin ölçeklenebilir hesaplama altyapısından faydalanıyor ve bu servisin kullanım alanı yalnızca yarış takımıyla da sınırlı kalmıyor. Dr. Hilbert, “Pistte kullandığımız her şeyi sürüş simülatörümüze bağlamak için AWS’in bulut teknolojisini kullanıyoruz. Bu sayede yarışa çıkmadan önce yeni kurulumları test edebiliyor, bu simülasyonlar aracılığıyla nasıl işlediklerini ve sürücülerimizin bu kurulumlarla ilgili nasıl hissettiklerini gözlemleyebiliyoruz. Yarış arabalarımızdan binek arabalarımıza kadar olan araç geliştirme çalışmalarımızın her adımında bulut teknolojisinden faydalanıyoruz,” şeklinde konuştu.
Simülasyonlarda elde edilen parametreler binek araçlarına uygulanıyor
Toyota’nın motor sporlarına yaklaşımının temelinde, yarış pisti ve otoyol arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak yatıyor. AWS’in bulut hizmetleri sayesinde 24 saatlik Le Mans yarışının kazanılmasına yardımcı olan Makine Öğrenimi (ML) modelleri, Toyota’nın bir sonraki nesil binek araçlarını geliştiren mühendisler tarafından da kullanılabiliyor. Dr. Hilbert, konuyla ilgili olarak şunları söyledi: “Köln’deki Toyota GAZOO Racing genel merkezimizde bir simülasyonu hayata geçirdikten kısa bir süre sonra, Japonya’daki çalışma arkadaşlarımız da sonuçları inceleyebiliyor ve bu simülasyondan elde edilen parametreleri ürettikleri binek araçlara uygulamak için kullanabiliyor.”
AWS bulut hizmetinin mümkün kıldığı veri ve yapay zeka iş birliği, Toyota’nın üç önemli alanda inovasyon yapmasını sağlıyor. İlk olarak, otonom sürüş teknolojisi ve ürettiği veri, yarış arabalarının trafikte performansını nasıl artıracağını geliştirmeye yardımcı oluyor. Ardından, yapay zeka aerodinamikleri, yakıt ve lastik kullanımını optimize ederek hem yarış hem de yol sürüşünü daha sürdürülebilir hale getiriyor. Son olarak, yarış arabası geliştirmekte kullanılan simülasyonlar, araç satın almak isteyen müşterilere Toyota’nın geliştirdiği sürüş deneyimini yaşatarak onları bu deneyime dahil ediyor.
Dr. Hilbert, sözlerine şu şekilde devam etti: “Yapay zeka, sürücülüğü ve yarışları daha erişilebilir ve daha eğlenceli hale getirebilir. İnsanlar, Toyota’nın araçlarını kullandıklarında, bu araçlardaki makine öğrenimi verilerinin yarışlardan elde edildiğini bilecek ve yarışlardaki ruhu otoyol deneyimine taşıyabilecekler!”
Alman otomobil devi Mercedes’in Formula 1 takımı, dünyanın en büyük mesajlaşma uygulaması olan WhatsApp ile stratejik bir işbirliği kurduğunu duyurdu. Yeni ortaklık, Las Vegas Grand Prix’si öncesinde resmi olarak duyuruldu ve WhatsApp, Mercedes-AMG PETRONAS F1 Takımı’nın resmi mesajlaşma ortağı oldu.
Yapılan açıklamaya göre, bu işbirliği kapsamında Mercedes-AMG PETRONAS F1 Takımı, WhatsApp Kanalı üzerinden hayranlarına özel içerikler sunacak. Las Vegas’ta gerçekleşecek olan yarış öncesinde ve yarış boyunca, özel etkinlikler ve sürpriz içeriklerle hem pistte hem de evlerinden izleyen hayranlarına eğlenceli bir deneyim sunmayı planlıyor.
Mercedes-AMG PETRONAS F1 Takımı CEO’su ve Takım Müdürü Toto Wolff, ortaklıkla ilgili olarak şunları söyledi: “WhatsApp, Mercedes-AMG F1’de iletişimde kritik bir rol oynuyor. Operasyonlarımızı koordine etmekten, fikirleri paylaşmaya ve her sezonun yolculuğu boyunca birbirimizi desteklemeye kadar, ekibi birbirine daha da yakınlaştırıyor. Ayrıca kuruluş genelinde iletişim ve karar alma hızının artmasına da yardımcı oluyor. Yenilikçi ve ileri görüşlü iki marka olarak bundan daha doğal bir ortaklık düşünemiyorum. WhatsApp ile çalışmayı ve hikayelerimizin genişliğini yenilikçi ve orijinal yollarla hayata geçirmeyi dört gözle bekliyoruz.”
WhatsApp Başkanı Will Cathcart, konuyla ilgili olarak, “Mercedes-AMG PETRONAS F1 Takımı‘nın organizasyonun işleyişini sürdürmek için WhatsApp’a nasıl güvendiğini hayretle izliyoruz. Yıllardır motor sporlarını ileriye taşımak için gösterdikleri liderlik ve değerler ilham verici. WhatsApp’ın takımlarını nasıl bir araya getirdiğini ve taraftarları aksiyona nasıl yaklaştırdığını ortaya çıkarmak için birlikte çalışacağımızdan gurur duyuyorum.” şeklinde konuştu.
Bu stratejik işbirliği, Formula 1 dünyasında teknoloji ve iletişim alanında yeni bir dönemi başlatarak, takım ve hayranlar arasındaki etkileşimi güçlendirmeyi hedefliyor.
Cumartesi günü, SpaceX’in Starship roketi ikinci test uçuşunu gerçekleştirdi ve Elon Musk, bu önemli denemenin ardından açıklamalarda bulundu. İlk uçuş nisan ayında gerçekleşmiş, ancak beklenenin aksine başarısızlıkla sonuçlanmıştı.
Bu sefer, Starship’in ikinci aşama uzay aracı, birinci aşama süper ağır iticiden başarılı bir şekilde ayrıldı, ancak itici iniş sırasında bir patlama meydana geldi ve uzay aracı tam bir uçuş tamamlayamadı. Elon Musk, bu ikinci uçuşun detaylarını değerlendirirken, SpaceX ekibinin denemeden olumlu sonuçlar çıkardığını belirtti.
İlk testin aksine, bu kez aşama ayrımı başarılı oldu ve ekip, bu başarıyı göz önüne alarak görevi olumlu bir şekilde değerlendirdi. Patlamanın meydana geldiği 8 dakika sürecinde, Meksika Körfezi üzerinde uzay aracı kendi kendini yok etti.
SpaceX, elde edilen verileri inceleyerek üçüncü test uçuşu için uçuş sistemini iyileştirmeyi planlıyor. Ancak mühendislerin değerlendirdiği sadece roket değil, aynı zamanda yeni fırlatma rampası tasarımı da oldu. Bir önceki testte hasar gören rampayı baştan tasarlayan ekip, süper ağır iticinin serbest bıraktığı baskı ve kuvvetle başa çıkabilen yeni bir tasarım geliştirdi.
Pazar günü Elon Musk, Starship roketinin yeni fırlatma rampası için yaptığı değerlendirmede, rampanın “mükemmel durumda” olduğunu belirtti ve herhangi bir yenilemeye gerek olmadığını vurguladı. Yeni tasarım, Musk’ın daha önce tanımladığı gibi, su baskını sistemiyle birleşti ve süper ağır iticinin ürettiği itme kuvvetine karşı “mega çelik yassı” adı verilen bir malzeme ile koruma sağladı.
Cumartesi günkü test misyonunun ardından Federal Havacılık İdaresi (FAA), havadaki patlamalar sonucunda herhangi bir yaralanma veya maddi hasar bildirilmediğini söyledi. FAA, üçüncü bir test uçuşu için gereken koşullara karar vermeden önce, SpaceX liderliğindeki görev soruşturmasını denetleyecek.
Samsung Electronics’un yönetim kurulu Başkanı Lee Jae-yong, Cheil Industries ile Samsung C&T’nin birleşmesiyle ilgili suçlamalar nedeniyle beş yıl hapis cezası istemiyle karşı karşıya. Savcılık, 2015 yılında gerçekleşen birleşme sürecinde görev ihlali ve hisse senedi fiyat manipülasyonuyla suçladığı Lee hakkında ciddi adımlar atmış durumda.
Cheil Industries’in Samsung C&T ile birleşmesi, Lee’nin Cheil Industries’deki payını %23,2’ye çıkardı. Ancak, savcılık, bu birleşme sürecinde Samsung C&T hisselerinin değer kaybetmesini diğer hissedarların zararına neden olduğunu öne sürüyor. Ayrıca, Lee’nin Samsung Biologics’te muhasebe dolandırıcılığı şüpheleriyle de karşı karşıya olduğu belirtiliyor.
Lee Jae-yong, geçmişte benzer suçlamalardan dolayı iki kez hapse girmişti, ancak bu sefer affedilme olasılığı düşük görünüyor. Samsung’un lideri, şirketin geleceği ve Güney Kore’nin ekonomik manzarası üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilecek bu hukuki sorunlarla mücadele ediyor.
Yeteneklerin, girişimcilerin ve markaların gelişimine yönelik, istihdam odaklı faaliyetler sunacak olan Co-Founder.Academy, yolculuğuna başladı. Bu yenilikçi akademi, sürdürülebilir kalkınma vizyonuyla faaliyet gösterecek ve işletmelerin hayallerine ulaşmasında onların yanında olacak.
İş ve eğitim dünyasındaki dönüşüme katkı sağlamayı hedefleyen Co-Founder.Academy açıldı. Akademi, bireylerin ve girişimcilerin yanı sıra markaların da gelişimine yönelik istihdam odaklı eğitimler sunacak ve onların, sektörde en üst sıralara ulaşmalarına yardımcı olacak. Co-Founder.Academy, hedef kitlesinin performansını artırarak, onlara başarı hikayeleri yazmaları için gerekli becerileri kazandırmayı amaçlıyor.
Co-Founder.Academy’nin arkasında ShiftDelete.Net Kurucusu ve teknoloji dünyasının önde gelen medya influencer’ı Hakkı Alkan ile birlikte girişimcilik ekosisteminin çok yakından tanıdığı Özgür Deveci ve Enes Yiğit bulunuyor. Akademi, öncü isimlerden aldığı güç ile sektör trendlerini de yakından takip ederek, yeni nesil beceriler edinmeyi çok daha kolay hale getirecek. Bu sayede adaylar, iş dünyasındaki rekabette öne çıkabilecek.
Akademi içinde kurumların ihtiyaçlarına özel olarak tasarlanmış programlar yer alıyor. Böylece adayların gerçek potansiyelini ortaya çıkarmak ve iş geliştirme faaliyetlerini güçlendirerek global çapta daha geniş kitlelere ulaştırmak mümkün hale geliyor. Co-Founder.Academy, geniş içerik yelpazesi ve özel etkinliklerle, markalara dijital dönüşüm ve büyüme stratejileri konusunda rehberlik ediyor.
Girişimcilik ekosistemine insan kaynağı sağlayacak yeni platform
Katılımcılar, Co-Founder.Academy’den eğitim desteği alarak öncelikle zaman tasarrufu sağlayabilecek. Tanımlanmış hedefler doğrultusunda ilerleyecek olan katılımcılar hem zamanını hem de kaynaklarını daha verimli şekilde kullanabilecek. Bir işi büyütürken bireylerin, girişimcilerin ve markaların en büyük destek kaynağı Co-Founder.Academy olacak. Akademideki programlar sayesinde katılımcılar işlerini büyütürken, nitelikli ve verimli sonuçlar almak adına hızlıca program oluşturabiliyor ve deneyimlerden faydalanabiliyor.
Co-Founder.Academy, liderlik, yönetim, iletişim becerileri, stratejik planlama, insan kaynakları yönetimi, müşteri ilişkileri, satış ve pazarlama, zaman yönetimi, değişim yönetimi, iş yaşam dengeleme, stres yönetimi, takım çalışması, problem çözme ve birçok konuda marka ve yeteneklere çeşitli eğitimler verecek. Yüz yüze ya da çevrim içi olarak alınabilecek eğitimlerin süreleri, programlara göre de farklılık gösterecek. Ayrıca işletmelerin ihtiyaçlarına yönelik farklı formatlarda etkinliklerle de Co-Founder.Academy, iş ve girişimcilik dünyasının yanında yer alacak. Fiziksel olarak düzenlenecek etkinlikler, hızla büyüyen ve yeni şubelerini açan ortak çalışma alanı şirketi Co-Founder.Work’ün çatısı altında gerçekleştirilecek.
Girişimlerin hedeflerine ulaşması için çıktığı yolculukta bootcamp, hızlandırma programları, kurum içi girişimcilik faaliyetleri, marka iş birlikleri, yatırımcı buluşmaları gibi etkinlikler de Co-Founder.Work’ün çalışma alanlarında yer alacak.
Detaylarına Co-Founder.Academy web sitesi ile erişebilir ve sizler de bu eşsiz yolculukla tanışabilirsiniz.
Oyunları seviyorsanız muhtemelen daha önce FPS’i duymuşsunuzdur. Ancak ne anlama geldiği konusunda kafanız karışabilir. FPS’nin aslında iki farklı anlamı var ve her ikisi de oyun alanında kullanılabiliyor.
FPS, “”saniyedeki kare sayısı” anlamına geliyor. Saniye başına kare sayısı, her saniyede çekilen veya görüntülenen ardışık görüntülerin sıklığı diyebiliriz. Sanılanın aksine ekranlarımızda animasyon görmüyoruz. Bunun yerine, hareketli bir animasyona benzeyecek kadar hızlı hareket eden birçok görüntü görüyoruz. Bu terim video oyunlarında kullanılır ancak bunu film ve animasyon gibi diğer sektörlerde de duyacaksınız.
Saniyedeki kare sayısı yani FPS ne demek?
Saniyedeki kare sayısıyla ilgili konuşulacak çok şey var. Ancak temel fikir, bir filmde veya oyunda saniyede ne kadar çok resim gösterilirse, kare hızı o kadar yüksek ve genel animasyon da o kadar düzgün oluyor. Oynadığınız bir oyunun kare hızı düşükse bu, saniyede olması gerekenden daha az kare gösterdiği anlamına geliyor. Bu da oyununuzun biraz değişken görünmesine neden oluyor.
Saniyedeki karelerin yüksek veya düşük olması cihazınıza bağlı olacak. İyi bir grafik kartı ve işlemciye sahip iyi bir bilgisayarınız varsa kare hızı sorunlarıyla uğraşmazsınız. Ortalama bir bilgisayara sahip çoğu kişinin, yüksek kare hızı ile yüksek çözünürlük arasında karar vermesi gerekecek.
Çoğu kullanıcı için 30FPS, en ideali olmasa da oynamak için yeterince iyi. Daha yüksek kare hızlarına alışkın değilseniz herhangi bir sorun yaşamazsınız. Beredeyse hiç sorun görmezsiniz, ancak bir şeylerin biraz ters gittiğini söyleyebilirsiniz. Daha akıcı bir oyun istiyorsanız 60FPS fazlasıyla yeterli olacak. Akıcı bir deneyim için yüksek yenileme hızına sahip bir monitör almayı düşünebilirsiniz.
Daha yüksek kare hızları birçok oyunda fark yaratabiliyor. Çünkü düşmanları ekranda daha hızlı görerek daha hızlı tepkiler verebilirsiniz. Bu nedenle birçok e-spor oyuncusu 144Hz ve hatta 240Hz monitörleri tercih ediyor. Çünkü bu, oyunda olup bitenlere zihinsel olarak ne kadar hızlı tepki verebilecekleri arasındaki boşluğu kapatıyor. FPS’nizi iyileştirmenin en kolay yolu, grafik kartınız ve CPU’nuz üzerindeki yükü azaltmak için oyun içi grafik ayarlarınızı düşürmek. Örneğin grafik seçeneklerinizi ‘yüksek’ten ‘orta’ya çevirmek birçok durumda FPS’nizi önemli ölçüde artırabilir.
Microsoft’un popüler arama motoru Bing’in görsel içerik oluşturma aracı olan Microsoft Bing Image Creator, beklenmeyen bir kararla “Disney” kelimesini yasakladı. Yapılan açıklamaya göre, bu kararın temel nedeni, kullanıcıların Pixar ve Disney filmleri afişlerine benzer görüntüler oluşturarak telif hakkı sorunlarına yol açma potansiyeli taşımasıydı.
Bing Image Creator, özellikle “Disney film posteri” gibi popüler arama terimleriyle yapılan sorgulamalarda, Disney’in karakteristik yazı tipini, renklerini ve tasarımlarını içeren benzer görseller üretiyordu. Ancak bu uygulama, Disney logosunu görsellere entegre etmesiyle birlikte telif hakkı sorunlarını beraberinde getirdi.
Raporlara göre, Disney yetkilileri, Microsoft’u olası telif hakkı ihlalleri konusunda bilgilendirdi ve bu bilgilendirme sonrasında Microsoft, kullanıcıları ve şirketi korumak adına “Disney” terimini Bing Image Creator’da kullanımını yasakladı. Ayrıca, kullanıcılara bu kelimenin politikalarına aykırı olduğunu belirten özel uyarılar gösterilmeye başlandı.
Bu karar, teknoloji devleri arasındaki telif hakları konusundaki hassasiyetin bir yansıması olarak öne çıkıyor. Microsoft’un aldığı bu önlem, benzer uygulamalarda ortaya çıkabilecek potansiyel telif sorunlarını en aza indirme amacını taşıyor ve şirketler arasındaki işbirliği ile bu konudaki duyarlılığı artırıyor.
Teknoloji devi Samsung‘un heyecanla yeni gelecek amiral gemisi serisi. Galaxy S24, 17 Ocak 2024 tarihinde Kaliforniya, San Jose‘de düzenlenecek özel bir etkinlikle tanıtılacak. Şirket, geleneksel olarak New York’ta düzenlenen Galaxy Unpacked lansmanını bu kez Apple’ın arka bahçesi olan San Jose‘de gerçekleştirecek.
Galaxy S24 serisinin özel etkinlikte tanıtılmasının ardından, Samsung‘un aynı gün, yani 18 Ocak 2024‘te Galaxy S24, Galaxy S24+, ve Galaxy S24 Ultra modellerini ön siparişe açması planlanıyor. Ön sipariş veren şanslı müşteriler, cihazlarını 26 Ocak ile 30 Ocak arasında teslim almaya başlayacaklar.
Bu özel seri, 30 Ocak 2024 tarihinde raflardaki yerini alacak. SamsungGalaxy S24Galaxy S24 serisinin fiyatlandırması henüz açıklanmasa da, bekleniyor ki Samsung, Galaxy S23 serisiyle benzer fiyat politikasını sürdürecek. Bu bağlamda, Galaxy S24’nün başlangıç fiyatı 900 dolar olacakken, Galaxy S24+ ve Galaxy S24 Ultra modelleri sırasıyla 1.000 dolar ve 1.200 dolar seviyelerinde fiyatlandırılabilir.
Geçtiğimiz haftalarda ortaya çıkan bilgilere göre, Galaxy S24, Samsung’un ilk yapay zeka telefonu olacak. Şirket, kendi geliştirdiği yapay zeka özelliklerini içerecek ve Bixby’yi Galaxy AI olarak yeniden adlandırabilir. Ayrıca, telefon görüşmelerini anlık olarak çeviren özellik gibi birçok yeniliğin Galaxy S24 serisiyle birlikte kullanıcılarla buluşması bekleniyor.
Pandemi sonrasında pek çok şirket ofise dönüş kampanyaları başlatırken bu konuda en sert tutum ilginç bir biçimde teknoloji şirketlerinde yaşanıyor. Elon Musk’ın sahibi olduğu Tesla ve X gibi şirketlerin yanı sıra örneğin Roblox ve Zoom gibi firmalar ofise dönüşü zorunlu kılıp, bu zorunluluğa uymayan çalışanlarını işten çıkartmakla tehdit ederken Amazon gibi bazı firmalar ise haftada en az 3 gün ofise gelmeyen çalışanlarına terfi vermiyor.
İddiaya göre e-ticaret ve bulut bilişim devi Amazon firmasının iç yazışmalarında, haftada 3 gün ofise gitme zorunluluğunun yönetici sorumluluğunda değerlendirildiği ve bu politikaya uymayan çalışanların performans değerlendirmelerinde dezavantajlı bir durumda olabilecekleri vurgulanıyor. İlgili gönderide “Terfi süreci yöneticilerin sorumluluğundadır, yani düzenli görüşmeler ve esnek görevlendirmeler yoluyla gelişiminizi desteklemek ve terfi için gerekli tüm girdileri tamamlamak onların sorumluluğundadır. Şirket içi rolünüz gereği haftada 3 günden fazla ofisten çalışmanız bekleniyorsa ve buna uymuyorsanız, yöneticiniz durumdan haberdar edilecek ve terfi süreciniz Başkan Yardımcısı onayı gerekecektir” deniliyor.
Amazon’un çalışanlara yönelik dahili kariyer platformunda yer alan ayrı bir gönderide, “Amazon’un terfilere yönelik genel yaklaşımına uygun olarak, çalışanların görevlerinin gerektirmesi halinde haftada 3+ gün ofislerinden çalışmaları beklenmektedir.” deniliyor. Amazon sözcüsü Brad Glasser da verdiği bir demeçte “Terfiler, çalışanların büyüme ve gelişimini desteklediğimiz birçok yoldan biridir ve bir çalışanın bir sonraki seviyeye hazır olup olmadığını belirlerken göz önünde bulundurduğumuz çeşitli faktörler vardır. Her şirket gibi biz de terfi için değerlendirilen çalışanlarımızın şirket kurallarına ve politikalarına uygun davranmalarını bekliyoruz” diyerek haftada 3 gün ofiste çalışma zorunluluğunun terfi için bir kıstas olabileceğini doğruluyor.
Şirketin ofise dönüş hamlesini başlatmasından bu yana Amazon ile yaklaşık 350.000 tam zamanlı şirket çalışanı arasında gerginlik yaşanıyor. Mayıs ayında Amazon, Covid döneminden kalma ve ekip üyelerinin ne sıklıkla şirkette bulunmaları gerektiğine karar vermeyi yöneticilere bırakan bir politikadan vazgeçerek, çalışanlarının haftada en az üç gün ofiste çalışmalarını zorunlu kılmaya başladı. Bu zorunluluğun ardından bir grup çalışan şirketin Seattle’daki merkezinde protesto yürüyüşü yaptı. Çalışanlar ayrıca Amazon’un geçen yıl başlayan işten çıkarmaların bir parçası olarak 27.000 kişiyi işten çıkarma kararını nasıl ele aldığını da eleştirdi. Çalışanlar, Amazon CEO’su Andy Jassy’ye de ofise geri dönme zorunluluğunu kaldırması için şirket içinde bir dilekçe dağıttı ancak şirket bu konuda geri adım atmadı.
Pandemi döneminde kritik imalat ve lojistik sektörleri hariç hemen her firma uzaktan çalışma modelini benimsemişti. Pandemi sonrasında ise şirketler uzaktan çalışmaya devam, hibrit model ve tekrar eski usul ofiste çalışma arasında bir bocalama yaşıyor. Stanford Üniversitesi’nin geçtiğimiz yıl yaptığı bir çalışma, büyük firmalar dahil pek çok şirkette çalışanların ofise dönme konusunda ciddi bir direnç gösterdiklerini ortaya koyuyor.
Teknoloji, insanlığa büyük faydalar sunarken, bazen trajik sonuçlar da doğurabiliyor. Tarihte yaşanan büyük teknolojik felaketler, bu tehlikeleri ve teknolojiyi dikkatli kullanma ihtiyacını açıkça ortaya koyuyor. Bu felaketlerden alınacak dersler, daha güvenli ve sürdürülebilir bir teknolojik gelişme için hayati önem taşıyor.
Çernobil: Nükleer enerjinin gerçek yüzü (1986)
Çernobil’deki reaktör patlaması, nükleer enerjinin potansiyel tehlikelerini tüm dünyaya gösterdi. Bu facia, radyasyonun çevre ve insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda farkındalık yarattı ve nükleer santrallerin tasarımı ve işletilmesi konusunda ciddi yeniden değerlendirmelere yol açtı.
Bhopal: Endüstriyel felaketin bedeli (1984)
Bhopal’daki gaz sızıntısı yaşandığında, endüstriyel tesislerin güvenliğinin önemi net bir şekilde ortaya çıktı. Bu trajedi, kimyasal güvenlik protokollerinde ciddi değişikliklere yol açtı ve şirketlerin topluluklarla ilişkilerinde sosyal sorumluluğun önemini vurguladı.
Challenger: Uzayın tehlikeleri (1986)
Space Shuttle Challenger’ın patlaması, uzay araştırmalarındaki riskleri gözler önüne serdi. Bu olay, NASA’nın risk yönetimi ve güvenlik protokollerini yeniden değerlendirmesine sebep oldu. Mühendislik etiği konusunda ciddi soruları gündeme getirdi.
Fukushima: Doğal afetin nükleer sonuçları (2011)
Fukushima’daki nükleer felaket, doğal afetlerin nükleer tesisler üzerindeki etkilerini ve acil durum hazırlığının önemini ortaya koydu. Bu olay, dünya çapında nükleer güvenlik standartlarının yeniden değerlendirilmesine neden oldu.
Exxon Valdez ve Three Mile Island: Çevresel etkiler (1989 & 1979)
Exxon Valdez petrol sızıntısı ve Three Mile Island nükleer kazası, çevre ve nükleer güvenlik konularında önemli değişiklikleri tetikledi. Bu olaylar, tehlikeli maddelerin taşınması ve depolanması konusunda uluslararası düzenlemelerin sıkılaştırılmasına katkı sağladı.
Sonuç: Dersler ve geleceğe bakış
Bu felaketler, teknolojinin karmaşıklığını ve risklerini açıkça ortaya koyuyor. Güvenlik, sürdürülebilirlik ve etik, teknolojik ilerleme sırasında daima öncelik olmalıdır. Geleceğe bakarken, bu felaketlerden alınan dersler, teknolojik gelişmenin daha güvenli ve insan odaklı olmasını sağlamalıdır. Teknoloji, insanlığa büyük imkanlar sunarken, bu imkanların sorumluluklarını da beraberinde getiriyor. Geleceğin teknolojisi, geçmiş felaketlerin dersleriyle daha güvenli, sürdürülebilir ve insanı merkeze alan bir yol izlemelidir.
Yazımızı okumanız sonrası bağlantılara göz atabilirsiniz. Bahsetmiş olduğumuz felaketlerin beyaz perdeye yansımaları zamanla karşımıza çıkmaktadır.
Son bir yıl içinde iş yapma şeklimizi değiştiren, bilgi işlemin hemen hemen her noktasına giren ve zaman zaman göz kamaştıran, zaman zaman da endişeler yaratan yapay zeka, kendi içinde büyük bir türbülans yaşıyor. Yapay zekayı geniş kitlelerle tanıştıran ChatGPT’nin üreticisi OpenAI, üst düzey yönetiminde yaşanan istifalarla sarsıldı. Herkesin yakından tanıdığı ve yapay zeka dendiğinde akla gelen ilk isim olan OpenAI CEO’su Sam Altman, geçtiğimiz günlerde apar topar işten atıldı.
Bu arada, yapay zeka destekli bir başka şirket olan otonom taksi hizmetleri ile tanınan Cruise, geçtiğimiz haftalarda araçlarının yollarda yaşadığı kazalar nedeniyle tüm operasyonlarına son verdiğini duyurmuştu. Sam Altman’ın istifasından iki gün sonra, Cruise kurucusu ve CEO’su Kyle Vogt da şirketten istifa ettiğini duyurdu.
Altı kişilik OpenAI yönetim kurulundaki oylama sonucu 4’e 2 çoğunlukla görevinden alınan Sam Altman için yapılan resmi açıklamada CEO ile yönetim kurulu arasında baş gösteren “iletişim sorunu” ve “güven kaybı” şu ifadelerle vurgulanıyor: “Sam Altman’ın ayrılışı, yönetim kurulu tarafından yürütülen müzakereli bir inceleme sürecinin ardından geldi; bu süreçte, Altman’ın yönetim kuruluyla olan iletişiminde tutarlı bir şekilde samimi olmadığı ve bu durumun kurulun sorumluluklarını yerine getirme kabiliyetini engellediği sonucuna varıldı. Yönetim kurulunun artık onun OpenAI’e liderlik etmeye devam etme becerisine güveni yok.”
Bununla birlikte, bir diğer iddia ise Altman’ın son dönemde giderek artan bir biçimde yönetim kurulunu hiçe saydığı ve “fon bulma” ve “iş ortaklığı arayışı” gibi şirket için kritik adımlar atarken bile yönetim kurulunu bilgilendirmeden hareket ettiği yönünde. İddiaya göre Altman adeta çocukluğundan beri Apple’ın merhum CEO’su Steve Jobs’u idol olarak görüyor ve onun gibi hareket ederek “Steve Jobs” rolü oynamaya çalışıyordu. Altman’ın kendisini rolüne fazla kaptırdığı ileri sürülüyor. Steve Jobs’un da kendi kurduğu Apple şirketinden yönetim kurulu kararı ile kovulduğunu hatırlarsak, bu açıdan da Altman’ın Jobs’a benzer bir kariyer yolunda ilerlemekte olduğunu görebiliriz.
Herhangi bir şirket, herhangi bir yöneticisini bu şekilde görevinden alabilir, ancak bu şirket bir yıldır Dünya’daki hemen hemen tüm kullanıcıların gözünü dikmiş olduğu bir şirket olunca, işler değişiyor elbette. Bu şok ayrılığın ardından önce bir dizi çalışan protesto eylemine başlarken Altman’ın geri dönüşü için şirkete çok sayıda talep iletildi. Ki bu taleplerin bir kısmı da OpenAI yatırımcıları olan Microsoft gibi şirketlerden geliyordu. OpenAI tüm protestolara rağmen Altman’ın geri dönmeyeceği açıkladı ve şirket 3 günde 2 geçici CEO değiştirdi. Bu sırada, OpenAI eski başkanı ve kurucularından Greg Brockman da istifasını açıkladı. Altman ve Brockman’ın ardından özellikle araştırma ve tasarım bölümlerinden bir dizi çalışanın da istifa edeceği konuşulmaya başlandı. İkilinin kendi yapay zekâ girişimlerini kuracağı yönündeki söylentiyle birlikte ise Open AI için istifa tehdidi çığ gibi büyüdü.
OpenAI’da yaşanan bu ayrılmaların sonucundan ayrılan kişilerin gideceği adresi kısa bir süre sonra belli oldu. OpenAI firmasının en büyük yatırımcısı Microsoft’un CEO’su Satya Nadella, kısa bir süre önce X üzerinde yaptığı açıklama ile Sam Altman ve Greg Brockman ikilisinin Microsoft’ta göreve başladıklarını ve yapay zekâdan sorumlu olacaklarını duyurdu!
Şimdi, ortada garip bir durum var. Yapay zekanın en ünlü ismi Open AI şirketi, yöneticisini “güvenmediği” için işten çıkarıyor, ancak aynı Open AI’ı en büyük yatırımcısı olan, bu şirkete 13 milyar dolar yatırım yapmış olan başka bir şirket, yani Microsoft, bu ismi işe alarak kendi yapay zeka bölümünün başına getiriyor. Hatta bu isim, şirketten önemli isimleri de yanında getiriyor.
Analistlere göre olası senaryolardan birisi, şirkete zaten 13 milyar dolardan fazla fon sağlayan Microsoft’un OpenAI firmasını tümden satın alması ve başına Sam Altman’ı CEO olarak getirmesi. Microsoft başkanı Satya Nadella bu hamleyi neden yaptı? Altman ve Brockman’ı Microsoft’a çekti, zira bu ikili yeni bir yapay zekâ girişimi kurarsa en büyük kaybeden OpenAI, dolayısı ile bu firmaya en büyük yatırım yapmış olan Microsoft olacak. Satya Nadella bir bakıma Microsoft’un yatırımlarını koruyor.
OpenAI tarafında ise, Sam Altman ve Greg Brockman’ın yeni bir şirket kurmaması ve yeni bir işe geçmiş olması, geride kalanların istifa tehdidinin azalması anlamına geliyor. Yine de şirketin bundan sonra nasıl bir yol izleyeceği merak konusu. Şu anda OpenAI’de CEO’luk koltuğunda eski Twitch CEO’su Emmett Shear oturuyor. Dışarıda çok bilinen bir isim olmamakla beraber, Shear, silikon vadisinde bir fenomen. Twith’i twitch yapan ve geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan isim. Aynı başarıyı OpenAI tarafında da gösterip gösteremeyeceği ve Microsoft ve OpenAI arasında bir yapay zeka rekabeti yaşanıp yaşanmayacağını göreceğiz.
Son olarak, bir de spekülasyona yer verelim. Bazı analistlere göre OpenAI Microsoft tarafından tamamen satın da alınabilir. Bu durumda silikon vadisinde yapay zeka oyunu tamamen değişmiş olacak.
OpenAI, Sam Altman’ın şok kovulmasının ardından yeni bir CEO belirleme sürecinde hızlı adımlar atmıştır. Hafta sonu yapılan görüşmelerin ardından, şirketin kâr amacı gütmeyen yönetim kurulu, eski Twitch CEO’su Emmett Shear’ı geçici CEO olarak atadı. Shear, bu yılın başlarında Twitch’in CEO’luğundan istifa etmişti.
Yapılan açıklamalara göre, Shear’ın OpenAI CEO’su olarak seçilmesinde yapay zekanın varoluşsal tehditlerini anlama yeteneği etkili olmuştur. Bu hamle, Cuma günü Sam Altman’ın “iletişimlerinde tutarlı bir şekilde samimi olmadığı” gerekçesiyle kovulmasının ardından yaşanan belirsizlikleri sonlandırmayı hedeflemektedir.
Bu gelişmeyle birlikte, hafta sonu içerisinde üç farklı CEO’nun OpenAI’da görev alması dikkat çekmiştir. Emmett Shear, kısa bir süre sonra görevi Mira Murati’den devralacak. Bu karar, Altman’ın çıkış kapısını kapatıyor gibi görünse de, yönetim kurulu, yatırımcı baskısı ve toplu çalışan grevi tehdidi altında Altman’ın geri dönüşünü tartışmıştı.
OpenAI Baş Araştırmacısı Ilya Sutskever, Altman’ın geri dönmeyeceğini çalışanlara bildirmiş olsa da, bu süreçte yaşanan belirsizlikler Silikon Vadisi’ni şaşırtmış ve yapay zeka geliştirme çılgınlığının merkezindeki girişimi kaos içinde bırakmıştır.
Sam Altman, OpenAI’ı 80 ila 90 milyar dolarlık bir değere ulaştıran bir girişimin öncüsü olmuştur. Ancak, Altman’ın bundan sonraki adımları şu an için belirsizliğini korumaktadır. Olaylar, OpenAI’da yaşanan krizi ve liderlik değişimini tam bir destanın son dönemeci olarak nitelendirmekte ve Silikon Vadisi’nde merakla beklenen bir gelişmeyi işaret etmektedir.
Pil teknolojisi dijital cihazlara, elektrikli araçlara veya şebekeden bağımsız evlere güç sağlamak için kullanabileceğimiz ticari ürünler açısından çok az sonuç veren alanlardan biri. Geleneksel lityum iyon pillerle karşılaştırıldığında daha güvenli, daha dayanıklı ve üretimi daha ucuz olan sodyum iyon piller sayesinde bu durum yakında değişebiliyor.
Lityum-iyon pillerin modern enerji depolamanın ön saflarında yer aldığı ve dünya çapındaki elektrifikasyon çabalarının temel itici gücü olduğu bir sır değil. Ancak bunları artan talebi karşılayacak ölçekte üretmek neredeyse imkansız bir iş gibi görünüyor. Lityum üreticileri son yıllarda dünyanın, muhtemelen 2025 gibi yakın bir zamanda, lityum kıtlığıyla karşı karşıya kalabileceği konusunda uyarıda bulunmuştu.
Sodyum iyon piller ile gelen yenilikler
Katkıda bulunan en büyük faktör, lityumun seramik ve ilaç endüstrilerinde kullanılan bir metal olmaktan çıkıp birkaç on yıl içinde en çok talep gören metallerden biri haline gelmesi. Dünyanın en büyük lityum madenciliği şirketlerinden biri ve ABD lityum rönesansına öncülük eden Albemarle, üretim kapasitesini 2030 yılına kadar yıllık 500.000 tona çıkarmayı planlıyor. Ancak bunun yine de öngörülen talebi karşılamak için yeterli olmayacağını söylüyor.
Sodyum iyon pilin devreye girdiği yer burasıdır. Lityum iyon kadar ilgi görmese de elektrifikasyon rüyasını gerçeğe dönüştürebilecek en büyük teknolojik buluşlardan biri olmaya hazırlanıyor. Sodyum iyon piller, lityum iyon pillere benzer bir tasarıma sahiptir ve aynı veya benzer endüstriyel işlemler kullanılarak üretilebiliyor. Bu tür pillerde, katottaki lityum iyonlarının yerini sodyum iyonları alıyor ve elektrolitteki (akü elektrotları arasındaki şarjı sağlayan sıvı) lityum tuzları, sodyum tuzlarıyla değiştiriliyor.
Sodyum iyon piller yeni bir kavram değil,. Ancak bunları geniş ölçekte üretme fikri son yıllarda ilgi görmeye başladı. Sodyum lityumdan önemli ölçüde daha fazla miktarda bulunur, bu nedenle kaynaklanması daha ucuz ve kolaydır, aynı zamanda jeopolitik gerilimlere karşı daha az savunmasızdır. Bu yazının yazıldığı an itibariyle, sodyum karbonatın fiyatı metrik ton başına 286 dolar seviyesinde yer alırken, pil sınıfı lityum karbonatın maliyeti metrik ton başına 20.494 dolar gibi çok yüksek bir rakama ulaşıyor. Tokyo Bilim Üniversitesi’ndeki Japon araştırmacılardan oluşan bir ekip, nanoyapılı sert karbon kullanarak sodyum iyon piller için yüksek kapasiteli bir katot geliştirdiklerini açıkladı. Ortaya çıkan hücreler, kg başına 312 Wh’ye kadar enerji yoğunluklarına ulaşabiliyor. Bu, lityum demir fosfat pillerin yaklaşık iki katı. Olayları bir perspektife oturtmak gerekirse, bu aynı zamanda on yıldan biraz daha uzun bir süre önce en gelişmiş sodyum iyon pillerin elde ettiği enerji yoğunluğunun 1,6 katı. Sodyum iyon pillerin bir başka avantajı da, kullanılan kimyaya bağlı olarak -30°C ila 60°C (-22°F ila 140°F) ve hatta 80°C gibi daha geniş bir çalışma sıcaklığı aralığına dayanabilme yetenekleri.
Amazon’un açıklamasına göre ekip, prototip uydulardaki tüm sistemleri ve alt sistemleri doğruladı. “Amazon’un uçtan uca iletişim ağı üzerinden ilk iki yönlü görüntülü görüşmeyi gösterdi.“
İlk testlerin tamamlanmasının ardından Amazon, projenin seri uydu üretimine ulaşma yolunda ilerlediğini ve tam ölçekli dağıtımın gelecek yılın başında başlamasının beklendiğini söyledi.
Project Kuiper’in teknolojiden sorumlu başkan yardımcısı Rajeev Badyal, “Kuiper birkaç yıl önce kağıt üzerinde bir fikirdi ve Protflight misyonumuzdan şu ana kadar öğrendiğimiz her şey orijinal vizyonumuzu ve mimarimizi doğruluyor.” dedi. “Önümüzde hala çok sıkı çalışmamız var ve seri üretime geçmek kolay olmayacak.”
“Ancak bu sonuçları ilk görevinizde ve lansmandan sonra bu kadar hızlı bir şekilde elde etmek inanılmaz bir başarı ve bu yalnızca Amazon’daki ekibimizin uzmanlığı ve özverisi sayesinde mümkün.”
Project Kuiper, dünyanın dört bir yanındaki müşterilere erişilebilir, uygun fiyatlı geniş bant sağlayarak rakip SpaceX’in Starlink uydu ağına rakip olacak. Protoflight misyonu, Amazon ağının üç temel öğesinin tamamını test etmek için tasarlandı; alçak Dünya yörüngesindeki geniş bant uydular, küçük ölçekli karasal antenler ve yer tabanlı iletişim ağı.
Amazon yaptığı açıklamada, “Protoflight misyonumuz, ağımızı destekleyen tüm donanım, yazılım ve altyapı yelpazesini test etmemize olanak sağladı.” dedi. “Bu, uydularımızın uzayda güvenli ve güvenilir bir şekilde çalışmasına olanak tanıyan temel sistemleri ve alt sistemleri içerir.”
Misyon ayrıca şirketin Hawaii ve Mauritius’taki izleme ve kontrol istasyonları, Teksas’taki bir yer ağ geçidi istasyonu ve Amazon Web Hizmetleri aracılığıyla karasal internete bağlantı noktaları da dahil olmak üzere karasal altyapısını test etmesine de olanak tanıdı.
Amazon, prototip uydularının uzayın zorlu koşullarında nasıl havalandığını gözlemlemek için önümüzdeki birkaç ay boyunca farklı koşullar altında deneyler yapmaya devam etmeyi planladığını söyledi.
Beta testi gelecek yılın ikinci yarısında yapılacak ve ilk ortaklar Vodafone ve Verizon bu hizmet pilotlarına ilk katılanlar arasında olacak.
Apple’ın iPhone’ları, hiçbir zaman kullanmanıza gerek kalmayacağını umduğu ve kullanımını çoğunlukla zorlaştıran yeni bir özelliğe kavuştu. Kilitleme Modunun, herkese uygun olmadığını vurguluyor ve bunu “çok az sayıda kişiyi” hedef alan ve çoğu insan için alakasız olacak “isteğe bağlı, aşırı koruma” olarak nitelendiriyor.
Pek çok kişi bu özelliğin varlığından haberdar bile olmayacak. Kilitleme Modu, Apple’ın tepkisinin yalnızca bir kısmı: diğer güvenlik özelliklerinin yanı sıra insanların cihazlarına izinsiz girmesini engellemeyi amaçlayan ayrıntılı güvenlik çalışmalarının yanında yer alıyor. Apple’ın güvenlikten çok gizlilik çalışmalarına odaklandığı bu özellik büyük ölçüde sessizce gerçekleştirildi. Ancak son zamanlarda bu çalışmaların bir kısmı ve Apple’ın kimsenin kullanmak istemediği bir dizi özelliğe bu kadar odaklanmasına neden olan düşünce ortaya çıktı.
Çalışmaların bir kısmı şu anda Paris’te yapılıyor. Şehrin, Fransa’da güvenli banka kartlarının ilk kez yaygın olarak kullanılmaya başlandığı akıllı kartlar üzerindeki çalışmalar da dahil olmak üzere güvenlik teknolojisi üzerinde uzun bir çalışma geçmişi var. Ancak Apple’ın şehirdeki tesislerindeki faaliyetler çok daha ileriye, iPhone’lara ve diğer cihazlara yönelik. şimdilik gizlidir ve yıllarca ortaya çıkmayacak.
Paris’teki bu çalışmanın bir parçası olarak Apple’ın mühendisleri telefonlarını kırmak için yoğun şekilde çalışıyor. İnce ayarlı sensörler olan lazerler de dahil olmak üzere çok çeşitli teknolojiler kullanarak, güvenliklerindeki açıkları bulmaya ve bunları daha dünyaya gelmeden düzeltmeye çalışıyorlar.Önemli güvenlik açıklarının bile bir güvenlik güncellemesiyle nispeten basit bir şekilde giderilebildiği yazılımdan farklı olarak, müşteri onu satın aldığında donanım Apple’ın elinden çıkıyor. Bu, çipin üretime yaklaşmasından önce, yıllar öncesinden test edilmesi, olası her türlü zayıflığın araştırılması ve düzeltilmesi gerektiği anlamına geliyor. Örneğin, güvenli verileri başkaları tarafından okunamayacak şekilde şifrelemek için Apple’ın çiplerine güvenmek gerekir; Örneğin, bir saldırganın aktarılırken bunları yakalayamamasını sağlamak için, resimlerin iCloud’da yedeklenmek üzere gönderilmeden önce karıştırılması gerekir. Bu, resimlerin kilidini açacak şifreleme anahtarı olmadan anlamsız hale getirmek için ayrıntılı ve karmaşık matematiksel çalışmaların kullanılmasını gerektiriyor.
Geçtiğimiz yıllarda Apple’ın, göreceli olarak küçük ödemeler nedeniyle sürekli eleştirilerle karşı karşıya kalmasının ardından güvenlik araştırmacılarına yazılımındaki hataları bulmaları için ödeme yaptığı hata ödül programındaki ödülleri artırdığına tanık olduk. Şifreleme gibi donanım teknolojileri üzerinde çalışmak ve bunu Paris’teki tesisler gibi tesislerde test etmek, Apple’ın hem donanım hem de yazılım saldırılarına karşı güvenli bir telefon üretmeye çalıştığı anlamına geliyor.
Güncel veriler, dünyanın piyasa değeri açısından en büyük kripto para biriminin arzının giderek azaldığını gösterdi. Doğası gereği limitli bir arza sahip olan ve Bitcoin madenciliği kapsamında yalnızca 21 milyon adet üretilebileceği tahmin edilen Bitcoin’in toplam arzının %93’ü üretildi.
Üretilebilecek yalnızca 1,49 milyon Bitcoin kaldı!
CoinMarketCap’te yer alan veriler, Kasım 2023 ortası itibarıyla 19,54 milyonu aşkın Bitcoin’in üretildiğini gösterdi. Toplam arzın 21 milyonla kısıtlı olduğu düşünüldüğünde, geriye yalnızca 1,49 milyon adet Bitcoin’in madencilik faaliyetleri sonucunda ortaya çıkarılabileceği tespit edildi. Bitcoin’in bir limitle tasarladığını hatırlatan Gate.io’nun Küresel Büyüme Direktörü Kafkas Sönmez, “Bir varlık sınıfı olarak tasarlanan Bitcoin, değerinin arz talep dengesine göre belirlenmesi ve fiyatının yıllar içinde artış eğilimi göstermesi için sınırlı bir arzla geliştirildi. Toplam arza yaklaşık her 10 dakikada bir yeni Bitcoin’ler ekleniyor. Daha doğrusu şu an için ortalama 6,25 Bitcoin’in eklendiği her bir bloğun oluşturulma süresi 10 dakika olarak ölçülüyor. Blok başına düşen Bitcoin sayısı, her dört yılda bir yarı yarıya azaltılıyor. Kripto ekosisteminde Bitcoin halving olarak bilinen bir sonraki yarılanma, 2024’te gerçekleştirilecek. Yarılanmadan sonra her blok için 3,125 adet Bitcoin üretilecek” dedi.
Milyoner başına 0,35 Bitcoin düşüyor
2022 tahminlerine göre dünyada yaklaşık 60 milyon milyoner olduğunu belirten Gate.io Küresel Büyüme Direktörü Kafkas Sönmez, “Mevcut Bitcoin arzını bu kişiler arasında eşit olarak paylaştırsak, her milyonere yalnızca 0,35 Bitcoin düşüyor. Üretilmiş toplam Bitcoin’in yaklaşık 6 milyon adetinin, dijital cüzdan şifresinin unutulması gibi sebeplerle geri döndürülemez şekilde kaybolduğu düşünüldüğünde, bu ortalama 0,25’lere kadar geriliyor. Bu durum Bitcoin’in halihazırda ne kadar nadir ve değerli olduğunu ortaya koyuyor. Yalnızca bu denli nadir oluşu düşünüldüğünde, günün birinde 0,1 Bitcoin’in dahi servet sayılabileceğini söyleyebiliriz. Bu hesaplamalar son Bitcoin üretiminin 2140 yılında gerçekleştirileceğini öngörse de, Bitcoin’in ağ genelindeki yuvarlama algoritmaları sebebiyle hiçbir zaman 21 milyon arza ulaşmasının mümkün olmadığı da düşünülüyor” ifadelerini kullandı.
Bitcoin’in gelecekteki değerini kullanım yöntemleri belirleyecek
Önümüzdeki yıllarda toplam Bitcoin arzının ne kadarının dolaşımda olacağı, ne kadarına erişileceği, Bitcoin benimsemesinin nasıl seyredeceği ve Bitcoin’in finansal hayatta nasıl konumlanacağı gibi ayrıntılar, kripto para biriminin gelecekteki değerini belirleyecek. Son Bitcoin’in üretilmesi durumunda bu durumdan başta madenciler etkilenecek, madencilik ücretleri ortadan kalkacak ve geriye gelir elde edebilecekleri işlem ücretleri kalacak. Ancak Bitcoin arzında sona ulaşılmasının yatırımcıyı nasıl etkileyeceği konusunda sıraladığımız bu faktörler belirleyici olacak.
Python, bu sayede de kullanıcıların ihtiyaç duydukları işlevlere erişmelerine olanak tanıyan bir kütüphane ekosistemi oluşturdu. Ancak bazı dezavantajları da var; programları yavaş çalışma eğiliminde ve süreçleri paralel çalıştırma konusunda verimsiz olduğu için en yeni yapay zeka (AI) programlarından bazılarına pek uygun değil.
Bu zorlukların üstesinden gelmeyi ümit eden bilgisayar bilimcisi Chris Lattner, Python’ın kullanım kolaylığını sunan ancak C++ veya Rust gibi daha karmaşık dillerin performansını sunan yeni bir dil olan Mojo’yu yaratmaya koyuldu. Ocak 2022’de Modular’ı oluşturmak için Google‘da çalışırken tanıştığı Tim Davis ile bir araya geldi. Lattner’in icra kurulu başkanı ve Davis’in ürün sorumlusu olduğu şirket, yapay zeka üzerinde çalışan ve gelişmekte olan şirketlere destek sağlıyor.
Lattner, modern bir yapay zeka programlama yığınının en üstünde Python’un bulunduğunu; ancak bunun verimsiz bir dil olması nedeniyle, uygulamayı yönetmek için altında C++’ın bulunduğunu söylüyor.
C++’ın daha sonra performans hızlandırıcılarla veya grafik işlem birimleriyle (GPU’lar) iletişim kurması gerekiyor; böylece geliştiriciler, bu GPU’ları verimli bir şekilde kullanmak için Compute Unified Device Architecture (CUDA) gibi bir platform ekler. Lattner, “Mojo, ölçeği büyütüp küçültebilen birleşik bir çözüm oluşturabilmek için yığının bu üç farklı parçasını birleştirme ihtiyacından doğdu.” diyor.
Sonuç, Python ile aynı sözdizimine sahip bir dil, dolayısıyla Python’da programlamaya alışkın olan kişiler onu çok az zorlukla benimseyebilir, ancak bazı ölçümlere göre 35.000 kata kadar daha hızlı çalışabilir. Yapay zeka için Mojo, birçok sinir ağında kullanılan matris çarpımlarını gerçekleştirmede özellikle hızlı. Çünkü çarpma kodunu CUDA’yı atlayarak doğrudan GPU üzerinde çalışacak şekilde derler.
Lattner, programlama dilleri geliştirmeye yabancı değil. Illinois Üniversitesi’ndeki yüksek lisans tezi için kendisi ve bazı meslektaşları, diğer programları optimize etmek için bir dizi derleyici ve programlama aracı olan LLVM’yi yarattı. Ayrıca geliştiricilerin Apple’ın iOS işletim sistemi için kendi uygulamalarını yazmasına olanak tanıyan Apple için Swift programlama dilini de buldu.
Avustralya’nın Queensland Üniversitesi’nde bilgisayar bilimi fahri profesörü, ücretsiz kodlama kursları ve derin öğrenme uygulamaları için bir yazılım kütüphanesi sağlayan fast.ai şirketinin kurucu ortağı Jeremy Howard, çok fazla veri işleyen ve bu nedenle hızlı çalışması gereken sinir ağlarının uygulanması için Python’dan daha iyi bir şeye ihtiyaç duyulduğunu söylüyor.
Aynı zamanda Modular’ın danışmanı olan Howard, genel olarak konuşursak, programcıların bu tür programları C, C++ veya Rust gibi dillerde yazdığını ve bu dillerin Python’dan 100.000 ila 1 milyon kat daha hızlı çalıştığını söylüyor. “Sorun şu ki, artık sinir ağınızı nasıl uygulayacağınızı düşünmekten başka pek çok şey yapmanız gerekiyor. Belleği tahsis etmek, onu yeniden serbest bırakmak ve dize sonlandırmayla uğraşmak gibi şeyleri düşünmeniz gerekiyor.” diyor. “C’de bir şey yazmak istersem, bu Python’da yazmaktan belki 10 kat, belki 100 kat daha uzun sürecektir.“
Ek olarak GPU’lar ve Tensör İşleme Birimleri (TPU’lar), C tabanlı programları Merkezi İşlem Biriminin (CPU) yapabileceğinden çok daha hızlı çalıştırabilir. Ancak Howard, GPU veya TPU için C yazmanın CPU için yazmaktan daha zor olduğunu söylüyor. “Yani şimdi birkaç kat daha yavaş geliştirme süresinden bahsediyoruz.” Howard, kütüphanelerin gelişimi hızlandıracak kodlar sağlayabilmesine rağmen, diğer insanların halihazırda oluşturduğu operasyonlarla sınırlı olduğunu ve bunun da inovasyonu engelleyebileceğini savunuyor.
Bunların bilgisayar programcıları için yeterli zorluklar olduğunu ancak Python gibi genel halkın kullanabileceği bir dilin olması gerektiğini söylüyor. Howard, “Kodlar giderek artan bir şekilde bilgisayar programcıları tarafından yazılmıyor. Doktorlar, gazeteciler, kimyagerler ve oyuncular tarafından yazılıyor.” diyor. “Tüm veri bilimcileri kod yazar, ancak çok az veri bilimci kendilerini profesyonel bilgisayar programcıları olarak görür.“
Mojo, Python’un bir üst kümesi olarak bu ihtiyacı karşılamaya çalışıyor. Şirket, Python’da yazılan bir programın Mojo’ya kopyalanabileceğini ve anında daha hızlı çalışacağını söylüyor. Hızlanma çeşitli faktörlerden kaynaklanıyor. Örneğin Mojo, diğer modern diller gibi, sıra yerine eşzamanlı olarak çalıştırılabilen küçük görevler olan iş parçacıklarını etkinleştiriyor. Mojo, Python’un yaptığı gibi kodu yürütmek için bir tercüman kullanmak yerine, kodu montaj diline dönüştürmek için bir derleyici kullanıyor. Ayrıca geliştiricilere veri öğelerini tanımlayan ve hata sayısını azaltan statik yazma seçeneğini kullanma seçeneği de sunuyor.
Python’u yavaşlatan faktörlerden biri, aynı anda yalnızca bir iş parçacığının yürütülmesine izin veren Global Tercüman Kilidi. Howard, Python’un 1990’ların başında yaratıldığı zaman bunun mantıklı olduğunu söylüyor, çünkü çoğu insanın çalışabileceği tek bir CPU çekirdeği vardı. Python’da bazı paralel süreçler oluşturmak mümkün olsa da bunu yapmak zahmetli ve Python birden fazla iş parçacığını verimli bir şekilde kullanamaz, dolayısıyla mevcut donanımın tüm avantajlarından yararlanamaz. Lattner, “Bir telefonun içinde sekiz CPU çekirdeği bulunur. Modern bir masaüstü bilgisayarın ise belki 16 tane olabilir. Bunlardan yalnızca birini kullanabiliyorsanız, bu, sistemin bilgi işlem gücünün 1/16’sını elde ettiğiniz anlamına gelir.” diyor.
Ek olarak şunu söylüyor: “Tercüman yerine derleyici kullanmak, büyük miktardaki yükü ortadan kaldırır.” Bu, bir programın kodu değiştirmeden 10 ila 20 kat daha hızlı çalışmasına olanak tanıyor. Diğer değişiklikler programların Python’da olduğundan yüzlerce veya binlerce kat daha hızlı çalışmasına olanak tanıyor. Şirket, farklı ölçeklerde aynı geometriye sahip bir fraktal şekil olan Mandelbrot kümesini oluşturmak için Mojo’yu kullandı. Pratik bir uygulama olmasa da bir ölçütü temsil ediyor ve Mojo, seti Python’dan 35.000 kat daha hızlı oluşturmayı başardı.
Python dinamik olarak yazıldığı için türler kodun derlenmesi yerine çalışma zamanına kadar kontrol edilmez, bu da programın yavaşlamasına neden olur. Mojo, geliştiricilerin isterlerse dinamik yazmayı kullanmaya devam etmelerine olanak tanıyor, ancak aynı zamanda statik yazma seçeneği de sunuyor. Lattner, “Statik davranış iyidir çünkü performansa yol açar. Statik davranış da iyidir çünkü daha fazla doğruluk ve güvenlik garantisi sağlar.” diyor.
Eklediği yeniliklerden biri, programcının programın çeşitli yönleri için bir dizi değer sağladığı otomatik ayarlama. Örneğin, bir döşemenin 2, 4, 8 veya 16 boyutunda olabileceğini veya belirli bir işlevin çeşitli yöntemlerden herhangi biriyle uygulanabileceğini belirtebilirler. Derleyici daha sonra bu değişkenlerin tüm farklı kombinasyonlarını uygular ve hangisinin en hızlı olduğunu görmek için bunları çalıştırır. Bu şekilde program, üzerinde çalışacağı donanıma göre otomatik olarak optimize edilebilir.
Python’u yaratan ve 2018’de bu rolden çekilene kadar dilin “hayırsever diktatörü” olarak bilinen programcı Guido van Rossum, Mojo’nun nasıl geliştiğini ve Lattner’ın büyük hedeflerine ulaşıp ulaşamayacağını izlemekle ilgilendiğini söylüyor. Mojo’nun bunu başarabileceğinden henüz emin değil ancak dilin ilk aşamalarında olduğunu ve Temmuz 2023 itibarıyla Mojo’nun henüz indirilmeye sunulmadığını vurguluyor.
Van Rossum, Mojo’nun C++ veya Rust’ta nasıl verimli kod yazılacağını zaten bilen deneyimli geliştiriciler için daha faydalı olabileceğini düşünüyor. “Yeni başlayan bir Python kullanıcısı, birdenbire Python’da olduğundan çok daha hızlı çalışan Mojo kodu türünü yazamaz.” diyor.
Mayıs ayında Modular, insanların kodla oynamasına olanak tanıyan etkileşimli bir geliştirme ortamı olan Jupyter not defterinde Mojo’yu bazı kullanıcılar için erişilebilir hale getirdi. Şirket, indirmelere 2023 sonbaharında izin verilmesini beklediğini (Linux için yerel olarak Eylül ayında ve MacOS için Ekim ayında piyasaya sürüldü), tam sürümün ise muhtemelen 2024 yazında yayınlanmasının beklendiğini söyledi.
Lattner, Python’un Mojo’da çalışmayan parçaları olabileceğini ancak bunların önemsiz olacağını söylüyor. Mojo’nun Python ile C++’ın C ile olan ilişkisiyle aynı şekilde ilişkili olduğunu, sınıflar ve şablonlar gibi eklemelerin C’yi daha yüksek seviyeli bir dile dönüştürdüğünü söylüyor. “C’de yazabileceğiniz, aynı şekilde çalışmayan veya C++’ta derlenmeyen programlar var, ancak bunlar o kadar küçük ki fark etmiyor. Aynı şey Mojo için de geçerli.” diyor. “Hedefimiz, önemli olan tüm durumlarda mümkün olduğunca uyumlu olmak ve mevcut ekosistemle çalıştığımızdan emin olmak. Çünkü Python’u kırmak istemiyoruz, Python’u daha iyi hale getirmek istiyoruz.”
Yeni programlama dilleri hakkında yazan bir yazılım mimarı olan Doug Meil, Mojo’nun aslında yapay zeka için Python++ olduğunu söylüyor. Meil, “Python’u desteklemek ve insanlarla bulundukları yerde tanışmak için çok çalışıyor, bence bu son derece pragmatik bir davranış.” diyor. “Tamamen yeni bir sözdizimi geliştirmiyorlar ve birden çok donanım platformunda ölçeklendirme açısından çok daha hızlı olacak. Yani bu gerçekten harika.“
QSoft, kendi müşteri ekosisteminden aldığı yatırımlarla dikkat çekiyor. 2022 yılında başlayan ve 2023’te iki müşteri tarafından 100 Milyon TL değerleme üzerinden desteklenen QSoft, RPA ve Chat Bot destekli platformuyla dijital dönüşüm alanında faaliyet gösteriyor. Bu yatırım, QSoft’un müşteri memnuniyetine ve hizmet kalitesine olan güvenin bir göstergesi olarak kabul ediliyor. Şirket, bu başarısıyla global pazarlara açılma hedeflerini güçlendiriyor.
QSoft, kuruluşunun ikinci yılında, RPA ve Chat Bot teknolojileriyle iş dünyasına yenilikçi çözümler sunarak öne çıkıyor. Yazılım, otomasyon ve robotik uygulamalar için yaratıcı çözümler üreten şirket, Destek Patent ve Gençpa firmalarından aldığı yatırım sayesinde 100 Milyon TL değerlemeye ulaştı. QSoft, aldığı bu finansal desteği, hizmetlerini uluslararası pazarlara taşıma hedefine ulaşmak için değerli bir fırsat olarak görüyor.
İş Birliğini Güçlendiren İmza Töreni
Yatırım kapsamında düzenlenen imza töreninde, QSoft’un kurucusu Murat Çim ve COO’su Gürkan Taşkıran, Destek Patent’in Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Yamankaradeniz, CEO’su Faruk Yamankaradeniz ve CIO’su Furkan Çelik ile Gençpa’nın Yönetim Kurulu Başkanı Ulaş Kayacan bir araya geldi. Buluşmada şirketler arası iş birliğinin geliştirilmesi ve QSoft’un sektördeki konumunun güçlendirilmesi konuları da ele alındı.
“Dünya Çapında Değer Yaratmak İstiyoruz”
Yatırımın, QSoft’un inovasyon ve müşteri memnuniyeti yolculuğunda bir dönüm noktası olduğunu belirten QSoft Kurucusu ve CTO’su Murat Çim; “Müşterilerimizden aldığımız bu destek, sadece ürünlerimizin ve hizmetlerimizin değerini ve etkisini doğrulamakla kalmıyor, aynı zamanda bizim için bir güven oyu anlamına geliyor. Biz, müşterilerimize en iyi hizmeti sunmak için teknolojimizi sürekli olarak geliştiriyoruz ve bu yatırımların bize sağladığı kaynaklarla, hizmetlerimizi ve çözümlerimizi uluslararası pazarlara taşımayı planlıyoruz. Böylece sektördeki konumumuzu daha da güçlendirerek, dünya çapında müşteri ve iş ortaklarımız için yenilikçi ve değer yaratan çözümler sunmaya devam edeceğiz. Bu süreçte, çalışanlarımızın ve iş ortaklarımızın katkılarını da önemsiyor ve onların desteğiyle daha büyük başarılara ulaşmayı hedefliyoruz” açıklamalarında bulundu.