Yapay zekaya uluslararası kurallar geliyor
G7, yani dünyanın en büyük ekonomilerini temsil eden ülkeleri tanımlayan kısa ad. Bugüne kadar dünya ekonomisini ve uluslararası kuralları belirlemek için pek çok kez işbirliğine giden ülkeler bu kez geleceğe çeki düzen vermek için bir araya geldi. Amaç; yakın geleceğin yeni normali haline gelecek olan yapay zekanın hangi kurallar altında işleyeceğini şimdiden belirlemek.
Japonya’nın Takamatsu şehrinde gerçekleştirilen G7 ICT Zirvesi‘nin ana gündem maddelerinden biri olarak belirlenen yapay zeka; Japonya, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Birleşik Krallık, ABD ve Avrupa Birliği’nin teknolojiden sorumlu en üst isimleri arasında değerlendirilecek. Bakan seviyesinde gerçekleşen toplantılara Japonya İçişleri ve İletişim Bakanı Sanae Takaichi evsahipliği yapıyor.
Açılış konuşmasını gerçekleştiren Bakan Takaichi, yapay zekanın muazzam bir hızda ilerlediğine dikkat çekerken, bu hıza ayak uydurmak için ülkelerin neler yapması gerektiğini de sözlerine ekledi. Ülkesinin teknoloji gelişiminde insan onurunu ön planda tutan, gizliliğe önem veren sekiz temel ilke üzerinde hareket ettiğini kaydeden Takaichi, uluslararası yapay zeka kurallarının da bu ilkeler baz alınarak oluşturulması gerektiğini ifade etti.
Takaichi’nin dikkat çektiği bir diğer konu ise, siber güvenlik ile teröristlerin internetten faydalanmalarını engellemek için alınabilecek önlemler oldu.
Etkinlikte masaya yatırılan bir diğer başlık ise yaşlıların bakımında robotların kullanımı oldu. Avrupa Birliği’nin dijitalleşmeden sorumlu üst düzey ismi Andrus Ansip, Japonya ve Avrupa Birliği’nin bu konuda ortak hareket edeceğini açıkladı.
İki gün sürecek etkinliğin sonuç bildirgesinde, başta yapay zeka olmak üzere diğer konuları da içeren bir metin ortaya çıkarılması amaçlanıyor. Bu metin, sonraki çalışmalar için bir referans niteliği taşırken, yapay zekanın kullanımıyla ilgili yasal altyapıyı da şekillendirecek.
Türkiye bulut bilişimde geriledi
Tüm dünyada veriler artık bulut ortamında saklanıyor, bu ortamda analiz ediliyor kullanılıyor ve değerlendiriliyor. BSA’nın ülkelerin bulut bilişim alanındaki durumunu değerlendirdiği “2016 BSA Küresel Bulut Bilişim Karnesi”, hangi ülkelerin bu alanda daha atak bir görünüm sergilediğini ve hangilerinin küresel bulut rekabetinde geride kaldığını gösteriyor.
Dünya genelinde BT pazarlarının yüzde 80’ini temsil eden 24 ülkede gerçekleştirilen 2016 BSA Küresel Bulut Bilişm Karnesi‘nde her ülke yedi temel politik alanda güçlü ve zayıf yönleri açısından sıralanıyor. Türkiye, bu 24 ülke arasında 19. sırada kendine yer bulmuş durumda. Bu durum, 2013’teki 18. sıra ile karşılaştırıldığında ülkemizde bulut bilişimle ilgili yasal ve düzenleyici çerçevenin, bulut inovasyonunu kısıtladığına işaret ediyor.
2016 ve bir önceki sonuçların alındığı 2013’teki durum karşılaştırıldığında tüm ülkelerin politik çerçevelerinde sağlıklı bir gelişim sergiledikleri görülüyor. Bununla birlikte yüksek, orta ve alt düzeyde başarı gösteren ülkeler arasındaki fark açılırken, orta başarı grubundakilerde bir değişiklik olmadığı, buna karşın yüksek başarı grubundakilerin ise politik çerçevelerini geliştirmeye devam ettikleri gözleniyor.
Güney Afrika ve Kanada hızlı yükseldi
Genel sıralamaya bakıldığında en büyük gelişimin 6 basamak ile Güney Afrika e 5 basamak ile Kanada’da yaşandığı görülüyor. Kanada bu yükselişle kendine ilk 5’te yer bulmayı başarmış durumda. İlk 5’te kimler var diye baktığımızda ise Japonya, ABD, Almanya, Kanada ve Fransa karşımıza çıkıyor.
Raporda öne çıkan bir diğer konu ise geride kalan ülkelerin, kendilerine ön saflarda yer bulamasalar da istikrarlı bir şekilde gelişim göstermeleri. BSA, bu noktada Tayland, Brezilya ve Vietnam’ın isimlerini veriyor.
Diğer yandan yalnıza sıralama değil, yasal durum alanında gerileyenler yok değil. Raporda az sayıda ülkenin serbest ticareti veya bulut bilişim politikalarını teşvik eden politikaları desteklediğine değinilirken, özellikle Rusya ve Çin’in bulut bilişim hizmeti sağlanan sunucularının verileri yeterli derecede sınır ötesine taşıma olanağını kısıtladıkları belirtiliyor.
Bununla birlikte BSA, Nisan ayında yürürlüğe giren yeni Kişisel Verilerin Korunması kanununun, araştırma daha önce yapıldığı için sonuçlara etki etmediğini de belirtiyor. Bu yasa, sonraki sıralamalarda Türkiye’nin konumunu etkileyecek.
Güney Afrika ve Kanada hızlı yükseldi
Genel sıralamaya bakıldığında en büyük gelişimin 6 basamak ile Güney Afrika e 5 basamak ile Kanada’da yaşandığı görülüyor. Kanada bu yükselişle kendine ilk 5’te yer bulmayı başarmış durumda. İlk 5’te kimler var diye baktığımızda ise Japonya, ABD, Almanya, Kanada ve Fransa karşımıza çıkıyor.
Raporda öne çıkan bir diğer konu ise geride kalan ülkelerin, kendilerine ön saflarda yer bulamasalar da istikrarlı bir şekilde gelişim göstermeleri. BSA, bu noktada Tayland, Brezilya ve Vietnam’ın isimlerini veriyor.
Diğer yandan yalnıza sıralama değil, yasal durum alanında gerileyenler yok değil. Raporda az sayıda ülkenin serbest ticareti veya bulut bilişim politikalarını teşvik eden politikaları desteklediğine değinilirken, özellikle Rusya ve Çin’in bulut bilişim hizmeti sağlanan sunucularının verileri yeterli derecede sınır ötesine taşıma olanağını kısıtladıkları belirtiliyor.
Bununla birlikte BSA, Nisan ayında yürürlüğe giren yeni Kişisel Verilerin Korunması kanununun, araştırma daha önce yapıldığı için sonuçlara etki etmediğini de belirtiyor. Bu yasa, sonraki sıralamalarda Türkiye’nin konumunu etkileyecek. Facebook startup ruhunu nasıl koruyor?
Dünyanın dört bir yanındaki ofislerinde 14 bine yakın çalışanı bulunan Facebook startup atmosferini yıllardır nasıl koruyor dersiniz? Bir ipucu verelim; bu şirkette Facebook’a girmek serbest! Şirket çalışanları tüm gününü kendi sosyal ağlarında geçiriyor ve burayı hem kişisel hem profesyonel amaçlarla kullanıyor. Böylelikle kurum içinde tüm mesai arkadaşları birbirini daha yakından tanıyabiliyor.
Facebook’un kendi çalışanları arasında bugüne kadar 20 binin üzerinde Facebook grubu kurulmuş. Bunların içinde “Oculus satın alımı” ile ilgili olan işle ilgili gruplar da var, Game of Thrones hayranlarını bir araya getiren eğlence odaklı olanlar da…
Business Insider‘a konuşan şirketin İK yöneticisi Lori Goler, çalışanlarından “tüm benlikleriyle” işyerinde olmalarını beklediklerini belirtiyor: “Ofisten ayrılıp eve gittiğinizde, gün boyu çalıştığınız halden farklı bir insan değilsiniz.”
Facebook FBFamily bir sağlık kriziyle başladı
İş arkadaşlarını daha iyi tanımanın kurum kültürü olarak empatiyi benimsemeye yardımcı olduğunu belirten Goler, birkaç yıl önceye ait bir anıyı da okurlarla paylaşıyor: Bir Facebook çalışanı, geçirdiği ciddi bir sağlık krizini bahsi geçen gruplardan birinde paylaşmış ve tüm mesai arkadaşları ona yardımcı olmak için adeta seferber olmuşlar. “Verilen destek öylesine güçlüydü ki, insanlar bu paylaşımı #FBFamily (Facebook ailesi) şeklinde etiketlemeye başladı. Bir anda FBFamily her yeri sardı. Tek bir paylaşım ile doğan bu etiket, daha sonra organik olarak büyüdü ve başlı başına bir yapı haline geldi.” Öyle ki, Facebook çalışanlarından bazıları bu sloganı bileklik yaptırıp koluna takıyor.
Facebook startup ruhunun toplantılara etkileri:
İş arkadaşlarının kişisel hayatlarına bir seviyeye kadar ortak olmak, çalışma hayatına farklı şekillerde etki edebiliyor. Örneğin habere göre bir çalışan, müdürünün bir toplantıda gösterdiği sert tutumu, bu kişinin yakın zamanda ailesinde yaşanan sağlık problemlerini bilmesi nedeniyle daha anlaşılır bulduğunu anlatıyor. Yine de Facebook bazı çizgiler çizmeyi ihmal etmiyor; her bir şirket çalışanının bir profesyonel hesabı bulunuyor ve bu hesapta “arkadaşlık eklemek” yerine birbirini “takip etmeleri” mümkün oluyor. Sosyal medya devi yakın zamanda bu çözümü diğer şirketlere de “Facebook at Work” adıyla pazarlamaya başladı. İşler de hiç fena değil; şimdiden 450 şirkette Facebook at Work kullanılıyor ve kapalı beta süreci tamamlandığında sırada bekleyen 60 bin işletme daha var!Google donanım işini yeniden yapılandırıyor
Google donanım işini mobil, bulut ve servisler derken unutmadığını yeni bir atılımla gösterdi: Kendi donanım birimini kuran şirket, Motorola’nın Lenovo’ya satışı sırasında ayrılan Rick Osterloh’u geri alarak bu işin başına atadı. Re/Code haberine göre bu yeni birimin amacı, Nexus, OnHub, Chromebook Pixels gibi tüm donanım çalışmalarını tek bir çatı altında toplamak.
Bu yeni operasyon, Nexus markalı akıllı telefonların bundan böyle daha özgün bir tasarımla gelmesini bekleyebiliriz demek oluyor. Henüz belirli bir adı olmayan bu birimin sorumluluk alanına aynı zamanda Chromecast, Pixel C ve Google’ın deneysel donanım laboratuvarı olan ATAP da giriyor. Habere göre “oturma odası” adıyla yeni bir ürün ailesi de donanım birimi tarafından yönetilecek. Buradan akıllı ev cihazlarıyla ilgili Google’ın aklında yeni planlar olduğunu çıkarmak mümkün.
https://www.techinside.com/revolv-nest-nesnelerin-interneti-kime-ait/
İşin ilginç yanı ise yakın zamanda yaşanan problemlerle gündeme gelen Nest’in bu yeni donanım birimiyle herhangi bir ilişkisinden bahsedilmemesi. Google tarafından birkaç yıl önce satın alınan Nest akıllı ev teknolojileri geliştiriyor ve bu alanda öncüler arasında görülüyor. Anlaşılan şirket bir sebepten bu operasyonları donanım işinden ayrı tutmak istiyor. Bir süredir gündemi meşgul eden bir başka ürün, akıllı gözlük Google Glass ise yeni birimine dahil edilmiş durumda.
Microsoft Flow nedir? Neden bu kadar önemli?
Windows ile tüm uygulamaları bir arada tutan bir işletim sistemine imza atan şirket, şimdi de Microsoft Flow ile tüm bulutu birbirine bağlamaya hazırlanıyor. BI tarafından sızdırılan bilgilere göre, Flow hayata geçtiğinde Dropbox’taki tüm dosyalarınızı OneDrive hesabınızla otomatik olarak senkronize etmek sorun olmayacak.
Bulut bazlı tüm servisleri birbirine entegre etme hedefiyle yola çıkan Flow, tıpkı IFTTT servisi gibi kullanıcılar tarafından oluşturulan “akışlar” (flow) çerçevesinde bireysel otomasyona olanak tanıyacak. Paylaştığınız sosyal medya mesajlarını aynı zamanda bir Excel dokümanında saklamak mı istiyorsunuz? Flow bunu sizin için yapacak.
“h0x0d” adlı Twitter kullanıcısı tarafından fark edilen blog yazısını baz alan haberde dikkat çekilen nokta ise Microsoft’un henüz Flow’u duyurmaya hazır olmaması: Konuyla ilgili yayınlanan bir resmi blog yazısına önceki gün erişmek mümkün iken (şu an bu blog yazısı da kaldırılmış durumda), flow.microsoft.com ana sayfası henüz işler durumda değil.
“h0x0d” adlı Twitter kullanıcısı tarafından fark edilen blog yazısını baz alan haberde dikkat çekilen nokta ise Microsoft’un henüz Flow’u duyurmaya hazır olmaması: Konuyla ilgili yayınlanan bir resmi blog yazısına önceki gün erişmek mümkün iken (şu an bu blog yazısı da kaldırılmış durumda), flow.microsoft.com ana sayfası henüz işler durumda değil.
Microsoft Flow nasıl çalışacak?
Gelen tüm e-postalar arasında müdürünüzden ya da patronunuzdan gelen mesajı fark etmek her zaman kolay olmayabilir. Flow kullanıma açıldığında, belirlediğiniz kişilerden gelecek her e-posta için bir SMS mesajı bildirimi ayarlayabileceksiniz. Yine benzer şekilde, sosyal medyada istediğiniz arama komutuyla ilgili tüm paylaşımları otomatik olarak seçtiğiniz Excel dosyasına aktaran bir başka “akış” hazırlamak oldukça kolay. Microsoft PowerApps ile birlikte geçtiğimiz yılın kasım ayında kapalı önizleme sürümünde yayınlanan bir aracı baz alan Flow servisi, resmi olarak duyurulduğu anda ücretsiz ve herkese açık olarak sunulacak. Eğer bu servis kullanıcılar tarafından benimsenirse, Microsoft bulut çağının Windows’unu hayata geçirmiş olabilir.TROY – Türkiye’nin Ödeme Yöntemi sahaya çıktı!
Onu Bankalararası Kart Merkezi CEO’su olarak tanıyoruz. Oysa Dr. Soner Canko’nun bugün bankalar arası değil, “bankalar üstü” bir görevi vardı. 30 Eylül’de başlatılan 180 günlük geri sayımın sona ermesiyle birlikte Soner Bey basın mensuplarının huzurunda cebinden herhangi bir banka logosu taşımayan kartı çıkardı ve kutlama pastasını bu kart ile ödedi. Neyi mi kutladık? Bir ipucu verelim: Pastanın üstünde TROY yazıyordu, yakında çok daha sıkça duyacağımız bir isim bu; “Türkiye’nin Ödeme Yöntemi”.
Bugün fintech’i konuşurken kartların bir adım ötesini, mobil ödeme ya da akıllı cihazlarla ödeme gibi yöntemlerden bahsediyoruz. TROY ise tam aksi istikamette sayılabilecek, ödeme mantığının temelinde yer alan bir boşluğu -en azından Türkiye için- doldurmayı hedefliyor. Bizim bugüne kadar -popüler tabiriyle- “yerli ve milli” bir ödeme sistemimiz yoktu. Artık var.
Yerli ödeme yöntemi bu işin fıtratında var
Dünyayı sadece Mastercard ve Visa’dan ibaret sanıyorsanız yanılıyorsunuz. İşin aslı, yine Canko’nun toplantıda paylaştığı bilgilere göre sadece gelişmiş ülkeler değil, gelişmekte olan coğrafyalar da kendi yerli ödeme yöntemlerini kurgulayarak hayata geçirmiş. Hindistan’dan İtalya’ya, Kanada’dan Güney Kore’ye kadar her refah seviyesinde ülke için yerel ödeme sistemleri olmazsa olmazlar arasına girmiş bile. Dr. Soner Canko ve ekibinin 2023 için koyduğu iddialı bir hedef var üstelik; tamamen nakitsiz ödemeler toplumu haline gelmek. Mevcut duruma baktığımızda şu an bu hedefin bir hayal olmadığını görebiliyoruz. Geçtiğimiz yılın verilerine göre yıllık 5 milyar kartlı işlem, 375 milyar dolar işlem hacmi iştah açıcı bir ekosisteme zemin hazırlıyor. Türkiye genelinde 2,2 milyon kart kabul noktası (POS) ve 112 milyon banka kartı ile tamamen nakitsiz topluma dünyadaki çoğu ülkeden daha yakınız. 59 milyon kredi kartı bu yakınlığı sadece pekiştiriyor. Üstelik bu kartlarla yapılan işlemlerin yüzde 98,5’i yurtiçinde gerçekleşiyor. Kısacası yerli bir ödeme yönteminin geliştirilmesi için geç kalmak üzereymişiz…Madem yerli, neden TROY?
Olay yerinden yaptığımız sosyal medya paylaşımlarında en çok şu yorumu gördük: “Türkiye’nin Ödeme Yöntemi neden Türkçe bir isim taşımıyor?” Sahi, neden TROY? BKM CEO’su Soner Bey’e kulak verdiğimizde, bunun aslında bir isim değil, bir kısaltma olduğunu öğreniyoruz: “TROY’un arkasında bankacılıktaki bilgi birikimi, deneyimi ve teknolojisi ile Türkiye var. Bu yüzden adımız “Türkiye’nin Ödeme Yöntemi”nden geliyor. Türkiye’nin “TR”si, ödemenin “O”su ve “Yöntemi”nin “Y”sinden oluşan kısaltmayla ona “TROY” adını verdik.” Türkiye genelinde 29 bankayla çalışan tüm POS, ATM ve e-ticaret siteleri 1 Nisan 2016 itibariyle TROY logolu kartlar ile işlem yapmaya hazır hale geldi. TROY logolu kartları görmemiz için ise bankaların kendi takvimlerini beklememiz gerekiyor. Etkinlikte en fazla üzerinde durulan konulardan biri verimlilik ve maliyet tasarrufuydu. Hal böyle olunca kullanımda olan kartları bir anda TROY ile değiştirmek pek tasarruflu bir çözüm gibi görünmüyor. Diğer bir deyişle, TROY logolu kartınıza muhtemelen şu anki kartınızın kullanım süresi dolup, yenisiyle değiştirmeniz gerektiğinde kavuşacaksınız.TROY’un arkasında Türkiye var !
Dr. Soner Canko toplantıda, “TROY’un arkasında Türkiye var. Türkiye’nin bilgi birikimi, deneyimi ve teknolojisi var. Finansal teknolojilerde ve güvenlikte dünya standartlarını yakalamış bir ülke olarak bu çok önemli bir güvence. Dolayısıyla hepimiz için kutlamaya değer bir yenilik. Bunun sebeplerini daha iyi anlayabilmek için geleceğe odaklanmamız lazım” dedi. Canko sözlerini şöyle sürdürdü: “Dünyadaki örnekler bize yerel kartlı sistemlerle ilgili çok önemi ipuçları veriyor. Tüm dünyada kartlı ödemelerin ekonomilerin büyümesine yardımcı olduğunu görüyoruz. Kayıtdışı ekonomiyi önlüyor, enflasyonu düşürüyor, istihdam yaratıyor ve nakit para yükünden kurtarıyor”.TROY Türkiye ile buluşmaya hazır !
BKM olarak tüm bu fırsatları gördüklerini ve sektör olarak çok çalıştıklarını belirten Dr. Soner Canko, “Türkiye’nin ilk ve tek ulusal ödeme yöntemini geliştirebilmek için uzun çalışmalar yaptıkStandartları belirledik, operasyonel kuralları hazırladık. Kart çıkaran ve bunları kabul eden üyelerle çalıştık. Kart üreticilerinin, terminal sağlayıcılarının hazır hale gelmesini sağladık. Yasal otoritelerden onaylarımızı aldık ve tüm çalışmalarımızı tamamladık. 1 Nisan 2016 itibariyle Türkiye’deki tüm POS, ATM ve e-ticaret siteleri, TROY logolu kartlarla işlem yapmaya hazır hale geldi” dedi. TROY hakkında detaylı bilgiyi web sitesinden edinebilirsiniz.Çorabınızın kayıp tekini bulan girişimler
Sabah uyandınız, ama bir önceki akşamın yorgunluğu ve biraz da uyku mahmurluğuyla çorabınızın tekini bulamıyorsunuz. O en sevdiğiniz kravat ya da fular da her zaman astığınız yerde yok. Üstelik uçağa yetişeceksiniz, trafiğin o çekilmez haline yakalanmamak için bir an önce çıkmanız gerek. Ama o da ne, otomobilinizin anahtarları da ortalıkta yok!..
Bu senaryo, eğer iş dünyasında sıklıkla şehirlerarası toplantı yapıyorsanız alışık olduğunuz bir durum olmalı. Ne kadar tertipli, düzenli olsanız da kimi zaman Murphy kanunları kimi zamansa belki de Merkür’ün gerilemesi sizin canınızı sıkmaya aday olaylar yaşatıyor olabilir.
Ama artık o kadar da endişelenmenize gerek yok. Çünkü tile adlı bir girişim sizin yerinize adeta bir mobil kayıp eşya bürosu gibi çalışıyor. Kaybettiğiniz ya da bulamadığınız eşyanızı bulmak için tek yapmanız gereken tile’ın mobil uygulamasını açıp eşyanızın ‘ses çıkarmasını’ sağlamak!..
Tile, bu iş için bozuk para büyüklüğünde bir aparatı kaybetmek istemediğiniz eşyanıza iliştirmenizi istiyor. Bu, cüzdanınız, anahtarlarınız, kredi kartı veya pasaportunuzun olduğu çanta, bisikletiniz ve 27 Nisan itibariyle de otomobiliniz olabilir.
Sistemin çalışma mantığı hem basit hem de çok etkili. Araç takip sistemlerini andıran bir teknolojiden faydalanan tile, bu sistemi tile üyesi herkesi yaygınlaştıracak şekilde kullanıyor. Örneğin bir markete gittiniz, sadece 1-2 dakika süreceği için bisikletinizi kapının ön tarafına güvenle bıraktınız. Alışverişinizi yapıp dışarı çıktığınızda bisikletinizin olmadığını gördünüz. “İzler taze, fazla uzaklaşmış olamaz.” demeden önce telefonunuzdan uygulamayı açıyorsunuz. Sistem, tüm aktif tile üyelerine ulaşarak bisikletinizin nerede olduğunu, üstelik harita üzerinde neredeyse nokta atışı yaparak size bildiriyor. Aynı durum, eğer ev ya da ofisteyseniz kendi telefonunuzla bu işi kolayca yapabilmenizi sağlıyor.
Kayıp bulma rekabeti
Tile, bu bulma işini telefonunuzla minik aparat arasında Bluetooth ile haberleşerek sağlıyor. Yani herhangi bir tile kullanıcısı, sizin kayıp olan eşyanızın ortalama 10 metre yakınındaysa kayıp ilanını kaldırabilirsiniz. Ancak Tile bu alanda yalnız değil. Hemen hepsi benzer sisteme, benzer fiyatlara ve benzer tasarımlı aparatlara sahip olsa da rakiplerinden Chipolo, turuncu, yeşil, pembe gibi renk alternatifleriyle ek bir dikkat çekme yeteneğine sahip. Slovenya merkezli Chipolo, 60 metreyi bulan sinyal kapasitesiyle öne çıkmayı başarıyor. Chipolo, eğer kaybolan eşyanız telefonunuzsa da size yardımcı olmaktan geri kalmıyor. Bu kez bilgisayarınız üzerinden Chipolo’nun sitesine girerek telefonunuzu nerede bıraktığınızı görebiliyorsunuz.
Bir diğer takip servisi olan TrackR ise tile gibi 7-12 metre aralığını destekliyor. Çalışma sistemi hemen hemen aynı. Ancak TrackR’a avantaj sağlayan özellikler arasında iki taraflı çalışabilmesi ve ışıklı uyarı da yapabilmesi. Bu sayede telefonunuzu bir yerde unuttuğunuzda bile anahtarlığınızdaki TrackR’a dokunarak telefonunuzun nerede olduğunu bulabiliyor, karanlık bir ortamsa cihazın ışığı sayesinde kolayca bulabiliyorsunuz.
Öne çıkan bir diğer rakip ise Wuvo. 30 metrelik bir aralıkta sinyal yakalayabilen Wuvo, oyuna en son dahil olan şirket. Mart 2016’da satışlara başlayan Wuvo’nun nispeten daha kullanışlı bir mobil uygulaması var gibi görünüyor. Ayrıca kullanılan malzeme konusunda da bir farklılığı var.
Kazanan kim olur?
Tüm ürünleri tek tek ya da 3’lü, 5’li veya 10’lu paketler halinde almak mümkün. Bununla birlikte hemen hepsi darbelere karşı dayanıklı, suyla temasta bozulmayan malzemelerle kaplanmış. Standart saat pili kullanan bu cihazlar için belirtilen pil ömrü ise 6 ayı bulabiliyor. Dayanıklılıktan bahsetmişken tile’ın Antarktika dahil 7 kıtada koşulan bir maratondaki sporcuları GPS ile takip etmede kullanıldığını söylemeliyiz.
Konuyu iş planı ve çözüm ortakları olarak ele aldığımızda ise tile ve Chipolo bu dörtlü arasında öne çıkıyor. Chipolo, renk, mesafe, etkileşim gibi konularla farklılaşırken tile ise yaptığı kurumsal anlaşmalarla adından söz ettiriyor. Şirketin, 27 Nisan itibariyle Jaguar & Land Rover grubu ile yaptığı işbirliğini duyurduğunu, bu sayede bulunabilen kayıp eşyalar listesine otomobilleri de eklediğini ve aracın sistemini kullanarak eşyalarınızı bulabilmenizi sağladığını atlamamak gerek. Diğer üç firma ise son kullanıcıları hedef müşteri kitlesi olarak belirlemişe benziyor.
Havalimanında valiziniz kaybolursa
Bu tip kayıp eşya bulma uygulamalarının en yaygın kullanılacağı yerlerden biri kuşkusuz valiz ve çantalar. Dünyanın önde gelen valiz üreticilerinden biri olan Samsonite da, Nisan ayı ortalarında Track&Go uygulamasını duyurarak kayıp valiz olaylarını önleyeceğini duyurmuştu.
Yazıda bahsettiğimiz diğer örneklerde olduğu gibi bir mobil uygulama ile çalışan bu sistem ayrı bir aparat takmaya gerek bırakmıyor. Daha doğru bir tanımla; siz valizi içine yerleştirilmiş takip cihazıyla birlikte satın alıyorsunuz. Tek yapmanız gereken, valizinizi Travlr by Samsonite uygulaması ile kaydetmek. Herhangi bir Travlr by Samsonite kullanıcısı dünyanın neresinde olursa olsun valizinizin 50 metre yakınından geçtiğinde sizin de haberiniz oluyor.
Samsonite, arka planda Google Eddystone kullanılan bu çözümle havalimanlarında kaybolan valiz sorununu çözmeyi amaçladığını belirtiyor. 2014 verilerine göre dünya genelinde 24 milyondan fazla valiz yanlış yönlendirilerek geçici olarak ya da tamamen kayboldu. Bu valizlerin yüzde 85’i 48 saat içinde sahiplerine ulaştırılmış, ancak yüzde 5,5’i hiçbir zaman sahiplerine döndürülememiş.
Yaşlılar ve çocuklar kaybolmasın
Bu servisi sunanlar ‘eşya’ üzerine odaklanmalarına karşın, sistemi Alzheimer tipi hastalıkları bulunan yaşlılarda ya da sabahları okula bıraktığınız minik çocuğunuzun önlüğünde de kullanabilirsiniz. Aynı senaryoyu kedinizin ya da köpeğinizin tasması için de düşünebilirsiniz.
Dünyadaki tüm kayıp kişi ve eşyaları bulmak elbette bugün için biraz ütopik. Ancak Samsonite örneğinde olduğu gibi kurumsal uygulamaların artmasıyla kısa sürede on milyonlarca kişiye ulaşılma ihtimali oldukça gerçekçi.
Bu ürünleri, ortalama 20-30 dolar ya da Euro gibi bir para verip kayıp çorabınızı bulmak için kullanır mısınız bilemiyoruz. Ancak bu mobil kayıp eşya büroları için gelecek oldukça parlak görünüyor.
Yazıda bahsettiğimiz diğer örneklerde olduğu gibi bir mobil uygulama ile çalışan bu sistem ayrı bir aparat takmaya gerek bırakmıyor. Daha doğru bir tanımla; siz valizi içine yerleştirilmiş takip cihazıyla birlikte satın alıyorsunuz. Tek yapmanız gereken, valizinizi Travlr by Samsonite uygulaması ile kaydetmek. Herhangi bir Travlr by Samsonite kullanıcısı dünyanın neresinde olursa olsun valizinizin 50 metre yakınından geçtiğinde sizin de haberiniz oluyor.
Samsonite, arka planda Google Eddystone kullanılan bu çözümle havalimanlarında kaybolan valiz sorununu çözmeyi amaçladığını belirtiyor. 2014 verilerine göre dünya genelinde 24 milyondan fazla valiz yanlış yönlendirilerek geçici olarak ya da tamamen kayboldu. Bu valizlerin yüzde 85’i 48 saat içinde sahiplerine ulaştırılmış, ancak yüzde 5,5’i hiçbir zaman sahiplerine döndürülememiş.
Yaşlılar ve çocuklar kaybolmasın
Bu servisi sunanlar ‘eşya’ üzerine odaklanmalarına karşın, sistemi Alzheimer tipi hastalıkları bulunan yaşlılarda ya da sabahları okula bıraktığınız minik çocuğunuzun önlüğünde de kullanabilirsiniz. Aynı senaryoyu kedinizin ya da köpeğinizin tasması için de düşünebilirsiniz.
Dünyadaki tüm kayıp kişi ve eşyaları bulmak elbette bugün için biraz ütopik. Ancak Samsonite örneğinde olduğu gibi kurumsal uygulamaların artmasıyla kısa sürede on milyonlarca kişiye ulaşılma ihtimali oldukça gerçekçi.
Bu ürünleri, ortalama 20-30 dolar ya da Euro gibi bir para verip kayıp çorabınızı bulmak için kullanır mısınız bilemiyoruz. Ancak bu mobil kayıp eşya büroları için gelecek oldukça parlak görünüyor. Amazon’dan IoT için özel platform
Sadece birkaç yıl sonrasında sayıları on milyarlarla ifade edilecek nesnelerin interneti cihazlarının sorunsuz servis verebilmesi için bulut platformlarının önemli bir rolü bulunuyor.
Bu platformlardan biri olan Amazon Web Serwices (AWS), AWS IoT adını verdiği platformla güvenli, ölçeklenebilir ve yönetilebilen bir bulut platformu vaat ediyor.
Milyarlarca cihazı ve trilyonlarca mesajı destekleyebilen AWS IoT, bu mesajları işleyip güvenli bir biçimde AWS uç noktalarına ve diğer cihazlara yönlendirebiliyor. Platform, aynı zamanda cihazlar ağa bağlı olmasa bile uygulamaların onlarla iletişim kurup takip edebilmesini destekliyor.
Nesnelerin internetine yapay zeka desteği
AWS IoT; AWS Lambda, Amazon Kinesis, Amazon S3, Amazon Machine Learning ve Amazon DynamoDB gibi AWS servisleri ile birlikte; herhangi bir BT altyapısı yönetim operasyonu gerekmeden, ağa bağlı cihazların ürettiği verileri toplayan, işleyen, analiz eden ve bunlara göre hareket eden IoT uygulamaları üretme desteği sunuyor. Aynı zamanda müşteriler, servisleri kullanırken kullandığın kadar ödeme modelinin avantajından yararlanabiliyor.
Lexmark’ı kim satın aldı?
Bir süredir şirketin yol haritasında yeni stratejik alternatifleri değerlendiren Lexmark, önceki gün Apex Technology ve PAG Asia Capital liderliğinde bir grup yatırımcı tarafından satın alındığını açıkladı. Yatırımcılar şirkete tamamı nakit olacak şekilde net olarak yaklaşık 3,6 milyar dolar ya da hisse başına 40,50 dolar değerle ödeme yaptı. Bu sayede yönetim kurulunun yatırımcılarla görüşmeye başladığı 21 Ekim 2015’teki değerin üzerine yüzde 30 artış sağlanmış oldu.
Satın almaya ilişkin yayınlanan basın bildirisine göre yatırımcılar, Lexmark’ın merkez ofisinin Lexington, Kentucky’de kalmasını planlıyor. Benzer şekilde Lexmark Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Paul Rooke da yönetim görevine devam edecek. Satın almanın 2016 yılı ikinci yarısında tamamlanması beklenirken, konuyu değerlendiren Paul Rooke “Yönetim Kurulunun inancı, alınan kararın değeri maksimize etmek üzere kapsamlı şekilde yürütülen stratejik alternatiflerin değerlendirildiği sürecin sonunda hissedarların yararına olan heyecan verici bir işlem olduğudur. Bu işlem, müşterilerimize de yarar sağlayacak ve çalışanlarımıza yepyeni fırsatlar yaratacaktır” açıklamasını yaptı.
Lexmark CEO’su ayrıca “Konsorsiyumun bir parçası olarak Lexmark, müşterilerinin, iş ortaklarının ve tedarikçilerinin yararına, bir sonraki gelişme ve inovasyon seviyesine, kendi başımıza yapabileceğimizden çok daha hızlı bir şekilde ulaşacak” diye ekledi.
“Konsorsiyumun özkaynakları ile, yatırımlarımızı sürdürebilecek ve işimizi geliştirerek Asya Pasifik pazarına donanım, yazılım ve Toplam Baskı Yönetimi hizmetlerimizin daha fazla ve tam olarak nüfuz etmesini sağlayacağız.” diyen Lexmark Yönetim Kurulu Baş Direktörü Jean-Paul Montupet, sözlerine şöyle devam etti: “Bu işlem Yönetim Kurulu tarafından yürütülen detaylı bir gözden geçirme sürecinin eriştiği doruk noktasını ve Lexmark’ın gelişme ve dönüşümündeki bir sonraki adımı temsil etmektedir. Öngörümüz, işlemin operasyonlarımızda ve süregelen maliyet tasarrufu çabalarımızda herhangi bir kesintiye sebep olmayacağı ve sadece faaliyetlerimizi daha da güçlendireceğidir.”
Bu 9 ipucu ile daha üretken olun
Bundan 100 yıl önce üretkenlik diye bir sorun yoktu muhtemelen; çünkü o zamanlar işinizi yapmanıza engel olacak Facebook ya da akıllı telefonlar yoktu. Bugün ise dünyanın birkaç katı büyüklükte bilgiye 7/24 kesintisiz erişebiliyoruz ve tüm bu güncellemelerden geri kalma hissi (FOMO – her şeye yetişememe korkusu) sürekli karnımıza kramplar girmesine neden oluyor.
Hal böyleyken nasıl kafamızı toparlayıp yaptığımız işe odaklanacağız? Daha da önemlisi, üretkenlik için kendimizi nasıl hazırlayacağız? Kariyer koçu Lolly Daskal’in Inc.com için hazırladığı makalede, işe dair iyi alışkanlıkların aynı zamanda neleri reddedeceğini bilmekten geçtiği anlatılıyor. Buna göre üretken insanlar bu dokuz başlıkta kendi disiplinlerini sağlıyor:
Mükemmeli kovalamayı reddedin, üretkenlik için!
Tüm şartların kusursuz olmasını beklemek vakit kaybıdır. Üretken olmak istiyorsanız, mükemmeliyetçi olma güdüsünü geride bırakmanız gerekir. Hayatta hiçbir şey kusursuz değildir; tümünün pürüzleri vardır ve sonuçları belirsizdir. Bu gerçekleri kabullendikten sonra yapmanız gereken işe odaklanabilirsiniz.Dikkat dağınıklığına dikkat edin
Winston Churchill “Havlayan her köpeğe taş atmak için durursanız, gideceğiniz yere asla ulaşamazsınız” der. Günümüzde bir dünya dolusu vakit öldürme aracına her an erişim sağlayabilirken, dikkatinizin dağılması kolaydır. Eğer o anki hedeflerinize ulaşmanıza yardımı dokunmayan bir şey yapıyorsanız, bunu hemen bırakın. Tamamlamanız gereken işe odaklanın ve dikkatinizin dağılmasına izin vermeyin. En başarılı insanlar her zaman lazer keskinliğinde odaklanma becerisi olanlardır.
Olumsuzlukların moralinizi bozmasına izin vermeyin
Olumsuz düşünen insanlar asla bitmeyecekler. Onlar hayatımızdalar ve genelde bir şeyler başarmaya çalışan insanlarla iletişime geçmek gibi bir huyları var. Eğer üretken olmak istiyorsanız, negatif insanların sizi rotanızdan şaşırtmasına izin vermeyin. Onlar yerine size ilham veren ve yukarı çeken insanları seçin.Diğerlerinin sizin yerinize karar almasına izin vermeyin
En üretken insanlar başkalarının onayı için çalışmaz. Ne istediklerine, neye ihtiyaç duyduklarına ve nasıl ilerleyeceklerine kendileri karar verir ve bunun için kendi değerlerini temel alırlar.Geçmiş hataların sizi olumsuz etkilemesine izin vermeyin
En iyi biçimde ileri adım atabilmek için, eski hataları unutmak ve geçmiş yanlışları atlatmak zorundasınız. Sadece şu an yaptığınıza odaklanın. Hatalar telafisiz değildir ve önemli olan devam etme cesareti gösterebilmektir. Yaptığınız hatalar daha sonraki başarılarınızda önemli rol bile oynayabilir. Hatalarınızı, başarıya olan azminizdeki basamaklar olarak görün, fazlası değil…Kendinizi kısıtlayan düşünceleri reddedin
Başarıya ulaşmanın ilk adımı, bunu hak etmediğiniz ya da elde edemeyeceğiniz inancından vazgeçmektir. Kendinizi kısıtlayan inançlarla her karşınıza çıktıklarında mücadele edin çünkü çoğu gerçeği yansıtmaz ve hiçbiri işinizi tamamlamakta size yardımcı olmaz. En güçlü olan telkinler, bizim kendimize söylediklerimizdir. Bu nedenle büyük hayaller kurun ve eyleme geçin.
İstediklerinizin imkansız olduğuna inanmaktan vazgeçin
İmkansız diye bir şey yoktur; sadece siz henüz doğru çözümü bulamadınız. Bunu bildiğiniz sürece tamamlamak istediğiniz şeyler için bir vizyon oluşturabilirsiniz. Zor olabilir, ancak azminiz olduğu sürece zor olan, imkansız olandan çok daha basit gelecektir.İşlerin sizi bunaltmasına izin vermeyin
Yapılacaklar karşısında bunalmak istemiyorsanız, meşguliyete değil üretkenliğe odaklanın. Diğer bir deyişle, hedeflerinize uygun şeylere odaklanın ve önemsiz konular hakkında düşünmekle vakit kaybetmeyin. Bu alanın dışına çıkan her fikre hayır deyin ve ihtiyaç duyduğunuzda yardım istemekten çekinmeyin.Öğrenmekten ve kendinizi geliştirmekten vazgeçmeyin
Günlük iş koşturmacası içinde kişisel gelişim ve öğreniminizi bir kenara atmanız kolaydır. Oysa en verimli insanlar yaptıkları her şeyde kendilerini geliştirecek ve büyüme sağlayacak vakit bulurlar. Sadece bilgi öğrenmek değil, zihninizi yeni fırsatlara, yeni görüş ve fikirlere açık olacak şekilde eğitmek de önemlidir. Öğrendiğiniz her şey kişiliğinizin ve hatta olmak istediğiniz kişinin bir parçası olur. Kötü alışkanlıkları terk edip, yerine üretkenliğe fayda sağlayacak huylar edindiğinizde, her geçen gün daha fazla işi başardığınızı göreceksiniz.Güvenli bir telefona ne kadar ödersiniz?
En güvenli telefon konusunda biz baştan uyardık; “kullanıcılar veri güvenliği değil hıza ve fiyata bakıyor” dedik. Ancak Sirin Labs adlı İsrail merkezli bir girişim, en yüksek gizlilik ayarlarına sahip bir akıllı telefon için 10 bin dolar ödeme yapabilecek kullanıcıların varlığına halen inanıyor olsa gerek.
TNW haberine göre Londra’nın Mayıs Fuarı sırasında yeni amiral gemisi telefonunu sergileyecek olan Sirin Labs, cihazlarına 10 bin dolardan başlayan fiyat etiketleri yapıştırıyor. Şirkete göre bu cihazlar sadece en yüksek düzeyde kişisel gizlilik sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda dünyanın dört bir yanından alınan en iyi materyallerle üretiliyor.
Peki böylesi güvenli bir cihaz hangi işletim sistemini kullanıyor dersiniz? Açıkçası, beş basamaklı fiyatı görünce insan kendi özel platformunu geliştiren bir startup bekliyor ancak Sirin Labs çareyi Android’de bulmuş. Tek farkı, “kullanıcıya mahremiyet ve iletişim kalitesi sağlayacak” siber savunma teknolojileriyle özelleştirilmiş bir Android sürümü olması…
https://www.techinside.com/reuters-ipsos-mobil-veri-guvenligi-arastirmasi/
En güvenli telefon ile Android keyfi
Şirketin Android’i seçmesinin sebebi ise, diğer güvenlik odaklı telefonların aksine daha geniş yelpazede uygulamaya erişim sağlayabilmek imiş. Sirin Labs CEO’su Tal Cohen yaptığı açıklamada fiyatlandırmanın kendileri için karar almada asla öncelik olmadığını, bunun yerine en iyi işlevleri ve kaliteyi sunmaya odaklandıklarını belirtiyor. Elbette Hollywood yıldızlarının ve iş adamlarının elinde yakın gelecekte bu cihazları görebiliriz, ancak bu fiyatla genel kitleye ulaşmanın imkansız olduğunu da kabul etmek gerek. İsrail merkezli şirketin Sony Mobile’dan transfer ettiği bir ürün yöneticisi gözetiminde iki yıldır geliştirilen “en güvenli akıllı telefon”, 2013 yılında aldığı 23 milyon dolar yatırımın ardından yakın zamanda da 72 milyon dolarlık bir yatırım daha almıştı. Cihazın teknik verileri ise piyasaya sürülene kadar gizemini koruyacak gibi görünüyor.Türk Telekom ve Huawei geleceğin mühendislerini yetiştiriyor
Türk Telekom’un çalışanlarının gelişimine destek vermek üzere faaliyet gösteren kurumsal okulu Türk Telekom Akademi’nin, Huawei Akademi ile yaptığı işbirliği çerçevesinde hayata geçirdiği “Türk Telekom Future Networks (Yeni Nesil Şebekeler) Sertifika Programı”, ikinci dönem mezunlarını verdi.
Geçtiğimiz günlerde Çin’in Hangzhou kentinde düzenlenen sertifika töreni; Türk Telekom Teknoloji Grubu Operasyon Direktörü Nazım Efe, Türk Telekom Akademi Teknik Fonksiyonlar Gelişim Grup Müdürü Doğan Özmen, Huawei Akademi Direktörü Yücel Aslanbaş, Huawei Türkiye Türk Telekom Grup Direktörü Bülent Koca ve Huawei Kurumsal Pazarlama İletişim Direktörü Mine Zaim’in katılımlarıyla gerçekleştirildi.
Türk Telekom’un müşterilerine en üst seviyede memnuniyet deneyimi yaşatmak ve olası teknik problemleri önceden analiz ederek, proaktif çözümler üretmek amacıyla hayata geçirdiği Future Networks (Yeni Nesil Şebekeler) Sertifika Programı, geleceğin mühendislerini yetiştirme hedefiyle özel olarak tasarlandı.
Bir yılda tamamlanan program, TEGEP Öğrenme ve Gelişim Ödülleri 2015’te de “En İyi Eğitim Teknolojileri Uygulaması” ödülüne layık görülmüştü.
Çin’de iki haftalık özel eğitim
Türk Telekom Akademi ve Huawei Akademi’nin 6 aylık bir ön hazırlık sonrası hayata geçirdiği sertifika programında, takım lideri ve uzman seviyesindeki 16 çalışan, 35 günlük eğitim programını başarıyla tamamladı.
Türk Telekom çalışanları program boyunca, sınıf eğitimleri, çevrimiçi testler, e-öğrenme modelleri, mentor eşliğinde iş başı uygulama süreci ve teknoloji çalıştayı ile yetkinliklerini geliştirdiler. Çin’de iki hafta geçirerek operatör ziyaretleri de gerçekleştiren Türk Telekom çalışanları, bu program ile sahip oldukları tecrübe ve bilgi birikimini; uçtan uca uygulama, karmaşık problemlerin simülasyonları ve optimizasyon pratikleriyle geliştirme imkânı buldu.
Katılımcılar, Çin’deki Huawei Eğitim Merkezi’nde, Türk Telekom’un şebeke topolojisine uygun olarak kurulan bir simülasyon üzerinden eğitimlerini tamamladı. Eğitimler, Huawei’nin Hangzhou ve Shenzhen’deki 180 sınıf ve 12 teknik laboratuvar ile 400’den fazla eğitmenden oluşan küresel eğitim merkezinde gerçekleşti.
ABD’de bir kuşağın sonu
Dünyada sayılarla konuşmayı en çok seven ülke kuşkusuz ABD. Hemen her konuda bir araştırma yapılan ülke, istatistik konusunda sınırları zorlamaktan kaçınmıyor. İşte ülkenin en büyük araştırma kurumlarından biri olan Pew Research’ün güncellediği araştırması da bu sınırları zorlama sınıfına giriyor. Ancak ele alınan konunun ne kadar ‘niş’ olduğuyla değil, çok daha basit bir kavramla; yaş grupları ve kuşaklarla…
Pew Research analistlerinden Richard Fry tarafından kaleme alınan bir makaledeki verilere göre ABD’de milenyum kuşağındakilerin yani 18-34 yaş aralığındakilerin sayısı Baby Boomers olarak tanımlanan, 2. Dünya Savaşı sonrası doğanları geçmiş durumda. Bu kuşak bugünün 51-69 yaş aralığındakileri temsil ediyor.
ABD’nin Nüfus İdaresi’nin verilerini baz alan araştırmaya göre 2015 sonu itibariyle ülkede 75.4 milyon milenyum kuşağı üyesi, 74.9 milyon da Baby Boomers üyesi bulunuyor.
Burada dikkat çekici bir nokta da kuşakların kapsadığı yılların sayısı. Boomer’lar 1946 – 1964 arasındaki 19 yıllık dönemde dünyaya gözlerini açmışken, X jenerasyonu olarak adlandırılan kesim 1965 – 1980 arasındaki 15 yılda, milenyum kuşağı ise 1981 – 1997 arasındaki 16 yılda doğanları işaret ediyor.
Milenyum kuşağı üyelerinin 2036’da 81.1 milyona ulaşması bekleniyor. 2050 için öngörülen sayı ise 79.2 milyon.

Kuşaklar neden önemli?
Fry’ın yazısında bahsetmediği, kuşakların neden önemli olduğu konusuna gelirsek. Tarih boyunca çağların değişiminde İstanbul’un fethi ya da Fransız Devrimi gibi olaylar milat kabul edilmişti. Keza Baby Boomer’lar 2.Dünya Savaşı’ndan dönen askerlerin de etkisiyle yeni doğan bebek sayısındaki artışı simgeliyordu. Bugünün kuşaklarında ise dönüşüm büyük ölçüde yaşadıkları sosyal ortam ve teknolojiden ne kadar faydalandıkları üzerine şekillenmiş durumda.
İşte bu durum, beraberinde pazarlamacılar arasında hangi kuşağa nasıl hitap etsek sorusunun yaygınlaşmasına neden oluyordu. X jenerasyonu 70’lerdeki petrol krizine ve dönem dönem savaşlara denk geldiği için temkinli bir karaktere sahipken milenyum kuşağı tam anlamıyla pazarlamacılar için pembe bir tablo sunuyor. Milenyum ya da diğer adıyla Y kuşağının internet ve online alışverişe oldukça yakın olması, dijital pazarlamanın ya içinde ya da hemen kıyısında bulunması nedeniyle bu kuşaktakiler pazarlamacıların gözbebeği konumunda.
1998 sonrasını temsil eden son kuşak henüz iş dünyasına atılıp tüketim konusunda rol üstlenmiş değil. Baby Boomer’lar ise ya kendilerine özel ürünler talep ediyor ya da alışveriş konusunda hevesli davranmıyor. Sayının azalması ise onları odak noktasından çıkartarak pazarlamacıların diğer kuşaklara daha fazla eğilmesini sağlayacak. Elbette bu durumu ülke bazında tek tek ele almak gerekiyor.
Hem bu sebepler hem de Pew Research’ün araştırmasındaki Y kuşağı uzun yıllar var olacak öngörüsü kuşkusuz pazarlamacıların ekmeğine yağ sürmüş durumda. Zaten bildikleri müşteri kitlesine ulaşmak için ciddi bir dönüşüm geçirmeleri gerekmeyecek. Ta ki, hala doğmaya devam eden kuşaktakilerin sayısı onları geçene kadar…
* Bu yazı bir X kuşağı üyesi tarafından kaleme alınmıştır.
iPhone satışları düşüşe geçti
Tam sekiz yıl sürdü ama iPhone satış anlamında nihayet zirveyi gördü, sonra da düşüşe geçti. Akıllı telefon devriminin bayraktarlığını yapan, çağ kapatıp çağ açan Apple’ın “sihirli” cihazı, ilk modelinin piyasaya sürüldüğü 2007 yılından bu yana ilk kez bu yıl sonunda satışlarda önceki yıla oranla düşüş açıklayacak. Bu durum şirketin kendi çeyrek gelirlerinin de yıldan yıla değişiminde 2003’ten beri ilk kez düşüş görülmesine neden olacak.
Daha önce pek çok öngörüsü isabetli olan KGI Securities analisti Ming-Chi Kuo tarafından yapılan tahmine göre, 2016 yılında Apple 190 milyon ila 205 milyon arası iPhone cihazı satacak. Bu da şirketin iPhone satışlarında tavana vurduğunu ve 2015 yılında 231 milyonluk satışla zirveyi görüp, düşüşe geçtiğini gösteriyor.
Elbette 200 milyon cihaz satışı standart bir modelle kıyaslandığında halen inanılmaz bir başarı. Üstelik Kaliforniya merkezli teknoloji devinin her iPhone satışından yüksek kar elde ettiği de biliniyor. Yine de yıldan yıla düşüş sadece yatırımcıları tedirgin etmekle kalmayacak, aynı zamanda Apple’ın yeni gelir kapıları oluşturmak için vites yükseltmesine önayak olacaktır. Zira şirket gelir büyümesini yeniden grafiğin pozitif bölgesine çekmek istiyorsa, bunu iPhone dışında bir yerden sağlaması gerekiyor.
Elbette 200 milyon cihaz satışı standart bir modelle kıyaslandığında halen inanılmaz bir başarı. Üstelik Kaliforniya merkezli teknoloji devinin her iPhone satışından yüksek kar elde ettiği de biliniyor. Yine de yıldan yıla düşüş sadece yatırımcıları tedirgin etmekle kalmayacak, aynı zamanda Apple’ın yeni gelir kapıları oluşturmak için vites yükseltmesine önayak olacaktır. Zira şirket gelir büyümesini yeniden grafiğin pozitif bölgesine çekmek istiyorsa, bunu iPhone dışında bir yerden sağlaması gerekiyor. Snapchat video grafiği dudak uçuklatıyor
Bugünlerde “snap’lemiyorsanız” başınız dertte; bu gençler için de, onlara ulaşmaya çalışan markalar için de geçerli bir durum. Facebook video alanında sunduğu hizmet ve uygulamaları bir adım öteye taşımak için tüm gücüyle çalışırken, Snapchat video trafiğinde çok daha hızlı bir büyümeye kitlesinin gücüyle ulaşıyor.
Bundan yaklaşık 10 yıl önce ShiftDelete.Net için bir ödüllü yarışma düzenleyip, kullanıcılardan video talep ettiğimizde katılım oranları nedeniyle başımız öne eğik dolaşırdık. Oysa şimdi devir video devri ve herhangi bir internet kullanıcısının video çekmesi için ucunda ödül olmasına bile gerek yok!
Snapchat için analiz ettiği verileri paylaşan SunTrust’tan Robert Peck tarafından ortaya çıkarılan karşılaştırma da bunun kanıtı. Nisan 2015’te Facebook’ta günde 4 milyar, Snapchat’te ise günde 2 milyar video izleniyordu. Aradan henüz bir yıl bile geçmeden, Ocak 2016 verilerine bakıldığında ise her iki platformun da günlük video izlenme istatistiklerinin 8 milyarda eşitlendiğini görüyoruz.
Snapchat video alanında Facebook’u ürkütüyor mu?
Bu durum Facebook’un sadece içerik için değil, ilgi için de mücadele vermesi gerektiğini gösteriyor. Teknoloji dünyasının yıllardır beklediği “Facebook katili” nihayet yüzünü göstermiş olabilir. Peck’e göre başta markalar ve ünlüler olmak üzere çoğu içerik üreticisi bu istatistiklere Fransız kalmayacak ve Snapchat için de video üretmeye başlayacaklar. Ancak Facebook’un günlük aktif kullanıcı sayısı avantajını ne kadar süre elinde bulunduracağı belirsiz. Mark Zuckerberg’in 2016 ilk çeyrek karnesinde 1.,04 milyar günlük kullanıcı görülüyor. Snapchat ise -mayıs ayından bu yana yüzde 50 artış görmesine karşın- henüz 150 milyon seviyesinde. Buna karşın internetin geleceği videoda diyorsak, başta gençler olmak üzere kullanıcıların videoyu nerede tüketmeye başladığı da açıkça görülüyor. Bakalım bu istatistikler önümüzdeki aylarda nasıl değişim gösterecek.Microsoft dijital dönüşümü yaygınlaştırmakta kararlı
Microsoft Türkiye için Nisan 2016’nın oldukça hareketli geçtiği bir gerçek. İlk olarak 5 Nisan 2016’da Ankara’da “Microsoft Ankara Bilişim Zirvesi” adlı etkinliğiyle ağırlıklı olarak kamu sektörüne yönelik çözümlerini ve bu alandaki uygulamaları paylaşan Microsoft, 20 Nisan’da ise bu kez İstanbul’da dijital dönüşümü temel alan, 30 farklı sektörden temsilcileri ağırladığı Kurumsal Çözümler Zirvesi’ni gerçekleştirdi.
Yeni nesil bulut ERP çözümü Dynamics AX çözümünü İstanbul’da düzenlenen Kurumsal Çözümler Zirvesi’nde lanse eden Microsoft’un bu çözümü, 40 dilde, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 137 ülkede pazara sunuldu.
Yeni nesil Microsoft Dynamics AX sürümüyle kurumlara yeni mobil senaryoları hayata geçirme, bulutun sunduğu olanakları stratejik avantaja dönüştürme, müşterilerle daha iyi etkileşim kurma ve mobil çalışanlar için daha verimli bir ortam kurgulama fırsatı sunuluyor.
Bilişim ekonomisi güç kazandıkça pazarda lider olmak geçmişe oranla çok daha çekişmeli bir hale geliyor” diyen Microsoft Türkiye Genel Müdürü Murat Kansu, şirketlerin Fortune 500 gibi global sıralamalardaki yerleri 1970 ve 80’lere göre yüzde 40 oranında daha hızlı bir şekilde değiştiğine dikkat çekti. Kansu sözlerini şöyle sürdürdü: “Kurumların çöküş oranı, ortalama şirketlerde, liderlere göre 2 kat daha fazla. Değişerek büyümek ve bunu başarıyla sürdürmek isteyen şirketler bugün teknolojilerine yatırım yapıyor, yol haritalarını bulut bilişim, büyük veri, kurumsal sosyal ağlar, mobilite ve güvenlik gibi mega trendler üzerinden planlıyorlar.”
Değişimin getireceği sorunlara karşı hazırlıklı olmak bizim elimizde diyen Murat Kansu şunları söyledi: “Geçmiş endüstri devrimlerinde kalifiye eleman geliştirmek 20-30 yıl almıştı. Dördüncü Endüstri Devrimi’nin getirdiği dinamizm ve ölçek bunu bir seçenek olmaktan çıkarıyor. Microsoft olarak biz de bugünün gereksinimlerini ve geleceğin trendlerini göz önüne alarak stratejimizi ve misyonumuzu yeniden tanımladık. Bugün yeni stratejimiz doğrultusunda bireylerin ve kurumların daha fazlasını başarması için onlara güç katıyoruz. Türkiye bugün gelişmiş ve gelişmekte olan pazarlar arasında özel bir konuma sahip. Gerek jeopolitik konumu gerekse genç nüfusu ile muazzam bir büyüme potansiyeli barındırıyor. Bu potansiyel bize her işimizde ilham veriyor. Microsoft Türkiye olarak çok başarılı bir ekibe sahibiz. Sağlam altyapımızı önümüzdeki dönemde de güçlendirerek, kurumların dijital dönüşüm süreçlerinde onlara destek olmayı hedefliyoruz.”
En çok iş ilanı mobil yazılımcılar için verildi
İnternette bir çok kanal kullanılarak ürünün reklamının yapılması olarak özetlenebilecek dijital pazarlama sayesinde, şirketler müşterilerinin yakın zamanda hangi ürünü alabileceğini tahmin edebiliyor. Ayrıca müşterinin ne kadar harcama yapabileceğini öngörebilen sistemler sayesinde bütçelerini müşteriden müşteriye farklılaştırabiliyor.
Web tasarımdan sosyal medyaya, arama motoru optimizasyonundan online pazarlamaya kadar birçok uzmanlık dalını içeren dijital pazarlama, gençler için cazip fırsatlar sunuyor. En fazla işe alımın özellikle tahminen 15 bin kişinin çalıştığı e-ticaret sektöründe yapılması bekleniyor. Eposta gönderim, internet sitesinden satış, banner yayınlama, online aktiviteler ve daha birçok iş konusu e-ticaret sitesinin her an gündeminde bulunuyor. Dijital pazarlama ise bu sektörün candamarları arasında yer alıyor.
Henüz 20 yıllık bir sektör olması ve çok hızlı büyümesi nedeniyle e-ticarette önemli bir istihdam açığı olduğunu vurgulayan ETİD (Elektronik Ticaret İşletmecileri Derneği) Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Orhun, tüm perakende sektöründe yıllık 3 bin kişiden fazla yazılımcı, tasarımcı ve online pazarlama uzmanına ihtiyaç olduğunu ve bunun ağırlıklı yeni mezunlarla giderildiğini söylüyor. Orhun, “Dijital pazarlamayı yazılım geliştirmelerini, tasarımları yapanlar ve uygulamaları etkin bir şekilde kullananlar olarak üçe ayırırsak herbirinde önemli istihdam açığı bulunuyor. Yeni mezun olacaklar bu dalları ciddi olarak düşünmeli” diyor.
Mesai kavramı yok
Dijital pazarlama 7/24 yaşayan bir alan olduğuna dikkat çeken ETİD Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Orhun sözlerine şöyle devam ediyor: “Kişileri ‘bilgisayarımı kapatır yarın sabaha kadar işimi hayatımdan çıkartırım” tarzından uzak bir yaşam bekliyor. Yaptığı önemli bir kampanyanın sonuçlarını akşam izlemeyen bir dijital pazarlamacının, gerekli aksiyonları o anda almazsa başarılı olması çok zor”
Yeni neslin bu alanı çok sevdiğini,, adaptasyon ve öğrenme becerilerinin de çok yüksek olduğunu söyleyen Positive A Digital Approach Kurucu Ortağı Caner Istı’ya göre en çok dijital pazarlama stratejilerini oluşturacak analistler, kullanıcı deneyimi uzmanları ve tasarımcıları en çok aranan pozisyonlar arasında yer alıyor. (UI ve UX designer’lar).
Caner Istı bu alanların ayrımlarının henüz şirketler ve kişiler tarafından algılanamadığını, ayrıca kullanıcı deneyimine yönelik tasarıma yönelmek isteyenlerin çok genç ve perakende sektöründe deneyimsiz olduğunu söylüyor. Istı “Şirketlerin omni-kanal dönüşümü serüveninde süreci yönetecek danışman ve yöneticilere de ihtiyaçları yüksek seviyede” diyor.
Okul yıllarında deneyim kazanmak çok önemli
Dijital pazarlamada 1 yıllık deneyim bile çok önemli. Özellikle yazılım ve tasarımda daha okul yıllarında projelerde görev almış olanlar avantajlı konumda bulunuyor. Online pazarlama uzmanlarında deneyimin yanısıra yaratıcılık da aranıyor. Ayrıca İngilizce, takım çalışmasına yatkınlık, yeni iş yaklaşımlarını yakından takip etmek, Microsoft Office programlarına (özellikle Excel’e) hakim olmak ve arama motorları reklam süreçlerini iyi bilmek gerekiyor.
Bu alandaki pozisyonların çoğunda SEO (Arama Motoru Optimizasyonu), SEM (Arama Motoru Pazarlama) ve ‘adwords’ bilgisi olanları tercih ettiklerini söyleyen Hürriyet E-Business Dijital Pazarlama Koordinatörü Mustafa Kemal Temel, ayrıca yeni fikirler üretebilme, rapor ve analiz yapabilme niteliklerinin de önemini vurguluyor.
Yenibiris.com’da SEO Uzmanı ilanı veren firmalardan Touristica Seyahat Acentası’nın Muhasebe Müdürü Hikmet Ögrüç, rekabetin hiç durmadığı turizmde arama trendlerinin devamlı değiştiğini söylüyor. Yönetici, SEO uzmanından içerik oluşturma ve yönetme, trendleri takip gibi konularda da bilgi sahibi ve çok iyi bir pazarlamacı olmasını beklediklerini ilave ediyor.
Adaylar öğrenmeye açık olmalı
İş görüşmelerinde adayın belirttiği özellikleri ile deneyimlerinin ne kadar uyuştuğuna ve işe ne derecede hakim olduğunu anlamaya yönelik sorular soruluyor. Kişinin öğrenmeye açık ve istekli olmasına çok önem veriliyor. Ancak görüştüğümüz yöneticilerin çoğu bunun zor bulunan bir özellik olduğu konusunda da hemfikir.
Yenibiris.com’da son 6 aydaki başvurular yüzde 48 oranında arttı. En çok başvuru sosyal medya uzmanı ve SEO uzmanına yapıldı. İlanlar ise son 6 ayda yüzde 34 arttı. En çok ilan verilen pozisyonlar ise Mobil Yazılım Uzmanı, Sosyal Medya Uzmanı, Web Tasarım Uzmanı, Dijital Pazarlama Uzmanı, SEO Uzmanı, Sosyal Medya Yöneticisi, Adwords Hesap Yöneticisi, Web Tasarım Eğitmeni, Dijital Pazarlama Müdürü ve SEO Yöneticisi olarak sıralanıyor.
DE-CIX: İstanbul Dijital Aktarım Merkezi Olacak
Ağ operatörlerinin trafik paylaşımına imkan tanıyarak uluslararası internet trafiğini rahatlatan internet değişim noktaları (IXP), operatörler açısından düşük maliyet ve yüksek performans, aboneler için ise daha iyi bir kullanıcı deneyimi sağlıyor. Türkiye’de bu altyapı teknolojilerinin hayata geçmesi, yoğun bir siyasi sürecin sonucunda yaşandı. Gezi Olayları sonrası 2013 yılı ortasında açıklama yapan Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, “Bizim bilgilerimizin başka ülkeleri dolaşarak Türkiye’ye gelmesinin, hem bilgi güvenliği hem bilişim altyapısı açısından zafiyet oluşturduğu ortaya çıktı” dedi ve bunun çözümü olarak internet değişim noktalarının Türkiye’de kurulacağını anlattı. Eylül 2014’te ise o dönem bakanlık koltuğunda bulunan Lütfi Elvan yurtdışından yapılan yasadışı dinlemelerle ilgili konuşarak “Yurtdışı trafiğin internet değişim noktalarının Türkiye’de olması konusunda bir çalışma başlatıldı” açıklamasını yaptı. Kısacası devlet açısından baktığımızda, internet değişim noktaları bir tercih değil; kritik bir güvenlik ihtiyacı olarak görülüyor.
Yerel internet değişim noktası ulusal güvenlik için şart
Özel sektör için ise veri trafiğinin yerel olarak paylaşılması gecikmeleri ortadan kaldırırken aynı zamanda yeni iş fırsatları sunuyor. Veri trafiğinde ara bağlantıları kurma hedefiyle 20 yıl önce operatör bağımsız bir şekilde kurulan DE-CIX, bugün dünyanın en büyük internet değişim noktası operatörlerinden biri. İstanbul’un uluslararası veri trafiğinde bir sonraki aktarım merkezi olacağını belirten DE-CIX Yönetim Kurulu Üyesi Ivo Ivanov, Türkiye’deki ekonomik güce ve jeopolitik konuma dikkat çekiyor ve Frankfurt’un DE-CIX ile geçirdiği dönüşümün bir benzerini İstanbul için kurguladıklarını anlatıyor: “Bizim işe başladığımız 1995 yılında Frankfurt’ta güçlü bir iletişim altyapısından söz etmek mümkün değildi. O dönemde Almanya’da ve Avrupa’nın geri kalanında trafik değiş tokuşu yapacak ağ operatörlerinin önce trafiği okyanusun diğer tarafına, ABD’ye taşıması ve ardından geri alması gerekiyordu. Bu aktarım sırasında yaşanan gecikmeler ise tüm operatörlere olumsuz etki ediyordu.” Yıllar geçtikçe internet hayatın vazgeçilmez bir parçası oldu, online nüfus arttı ve bu sistemin çalışmayacağı anlaşıldı. Denizaşırı aktarma yapmayan, operatörlerin yükünü paylaşacak yerel bir ara bağlantı altyapısının Almanya’da, Avrupa bölgesini kapsayacak şekilde kurulmasına karar verildi. Ancak veri merkezleri kurgulanacak internet değişim noktalarının, operatörler arasındaki rekabete zarar vermemesi gerekiyordu. Bu nedenle tüm operatörlerden bağımsız ve hepsine eşit mesafede bulunan, nötr bir yapılanma olarak DE-CIX Frankfurt’ta kuruldu: “Yirmi yıl sonra bugün Frankfurt’ta saniyede 5 terabitin üstünde trafik değişimi gerçekleştirilebiliyor. Dünyanın dört bir yanından yüzlerce taşıyıcı Frankfurt’ta iş yapıyor. İstanbul’da da buna benzer bir senaryoyu gerçekleştirmeyi hedefliyoruz.”Hiçbir operatörün DE-CIX üzerinde yaptırım gücü yok
DE-CIX Avrupa’nın en büyük internet birliği olan Internet Industry Association tarafından yönetiliyor. Türk Telekom ve Superonline gibi servis sağlayıcılar da bu birliğin üyeleri olarak kayıtlı. Bu sayede DE-CIX operatörlerden bağımsız kalabiliyor ve veri trafiğinin ara bağlantılarla paylaşımına olanak tanırken rekabete zarar vermiyor. Kurumun en büyük operasyonu Frankfurt’ta olsa da, Almanya’da Münih, Hamburg ve Düsseldorf olmak üzere üç adet, dünya genelinde ise New York, Dallas, Marsilya, Palermo, Madrid ve Aralık 2015 itibarıyla İstanbul olacak şekilde altı farklı bölgesel operasyonu daha bulunuyor. DE-CIX ayrıca Dubai’de iş ortakları aracılığıyla faaliyet gösteriyor. İnternet trafiğinin Doğuya doğru kaydığını belirten DE-CIX CEO’su Harold Summa ise bunu şöyle açıklıyor: “İnternet trafiği Batıdan Doğuya doğru hareket halinde. ABD ile başladı; sonra Avrupa’da Amsterdam, Londra, Frankfurt, Sofya ve sırada İstanbul var.” DE-CIX’in Türkiye hedefleri arasında, Ankara, Bursa ve İzmir’de 15’in üzerinde veri merkezi lokasyonunda hizmet vermek bulunuyor. İstanbul’u “Avrupa ve Asya’yı birbirine bağlayan yeni geçit” olarak tanımlayan DE-CIX, internet değişim noktası sayesinde oluşturacağı “dijital çekim alanı” ile uluslararası içerik sağlayıcıları da İstanbul’a çekmeyi ve ülkenin coğrafi konumunu avantaja dönüştürerek Irak ve İran gibi bölge ülkelere Türkiye üzerinden trafik aktarımı yapmayı planlıyor.IBM: Siber suçların maliyeti 700 milyar dolara ulaştı
IBM Türk, TechInside’ın da davetli olduğu özel bir toplantıda siber güvenlikteki son trendleri ve bu alanda dikkat edilmesi gereken noktaları paylaştı. IBM Türk Güvenlik Satış Lideri Engin Özbay’ın evsahipliğinde düzenlenen toplantıda, IBM’in X-Force adlı global araştırma ve geliştirme biriminin hazırladığı özel bir raporun detayları da paylaşıldı.
Siber saldırıların sayısının her geçen gün arttığına dikkat çeken Özbay, adet bazında 2013 yılında 800 milyonun üzerine çıkan saldırıların 2014’te 1 milyarı geçtiğini, 2015’te ise emsalsiz bir şekilde yükseldiğine vurgu yaptı. Yeni teknolojilerin iş yapış biçimlerine girmesiyle yeni risklerin ortaya çıktığını belirten Özbay, IBM araştırmalarına göre şirketlerin güvenlik liderlerinin yüzde 44’ünün gelecekte önemli bir bulut sağlayıcının güvenlik açığı yaşayabileceğini düşündüğünü kaydetti. Aynı araştırma, şirketlerin yüzde 33’ünün mobil uygulamaları kullanıma sunmadan önce güenlik açıklarına karşı yeterince test yapmadığını da ortaya koydu.
Araştırmayı gerçekleştiren IBM X-Force’un müşterileri gelişmiş saldırılardan ve tehlikelerden korumak için gerekli içeriği sağlamak üzere pek çok araştırma yaptığını dile getiren Özbay, X-Force’un 133 ülkede 20 binin üzerinde cihazda, günlük 15 bin vaka, 1 milyonun üzerinde özgün malware örneğinin analiz ettiğinin altını çizerken güvenlik alanında 3 binden fazla patente sahip olduğunu da kaydetti.
Her yıl 500 milyondan fazla kişisel veri çalınıyor
Araştırmanın dikkat çeken bulguları arasında yaşamlarımızda daha fazla yer alan IoT teknolojilerindeki ivme dikkat çekiyor. Akıllı televizyonlardan kamera sistemlerine, buzdolaplarından otomobillere, internete bağlı olan her şeyin hack’lenebileceği günümüzde hacker’lar kendi aralarında oluşturdukları ekosistemle bundan ciddi oranda gelir elde ediyor. Çalınan kayıt başına oluşan zararın ortalama 154 dolar olduğunu söyleyen Özbay, bu miktarın sektöre ve veriye göre değiştiğini, örneğin ABD’de sağlık alanındaki bir veri hırsızlığının maliyetinin kayıt başına 300 doların üzerine çıktığının altını çiziyor.
Özbay’ın açıklamalarındaki ‘hacker’ların darkweb üzerinden kod ticareti’ yaptığı bilgisi tehdidin boyutlarını tanımlama açısından önemli. Özbay, hırsızların kendi SLA’leri olduğunu, ürettikleri kodların çalışmaması durumunda açıkladıkları standartlar uyarınca yeni kodlar geliştirdiklerini sözlerine ekliyor. Siber suçların yıllık küresel maliyetinin pek çok ülkenin milli gelirine eşdeğer olduğuna dikkat çeken Özbay, saldırganların kendilerini yeni teknolojilere adapte olma noktasında hızla geliştirdiğini, bu gelişimin de yılda ortalama yarım milyardan fazla kişisel bilgi kaydının çalınmasına neden olduğuna vurgu yapıyor.
IBM Security’nin strateji ve liderlik, hızlı dönüşüm ile entegre çözümler sunan bir yapıya sahip olduğunu söyleyen Özbay, üzerinde çalıştıkları başlıca konuları ise gelişmiş tehditler, yasal zorunluluklar, bulut bilişim, yetenek azlığı, mobil ve nesnelerin interneti olarak sıralıyor. Özbay, IBM X-Force’un 7 terabyte’ı bulan güvenlik arşivinin internet üzerinden herkese açık olarak yayınlandığını, IBM X-Force Exchange başlıklı bu sayfada tespit edilen tüm saldırıların anlık olarak paylaşıldığını da ekliyor.
Yitip giden sadece veri değil, itibar da zarar görüyor
Şirketlerin artık veri ile çok daha içli dışlı olduğuna değinen IBM Türk Güvenlik Satış Lideri Engin Özbay, kritik veri olarak tanımlanan verilerin şirketlerde ortalama yüzde 2’lik paya sahip olduğunu söylerken bu küçük oranda yaşanacak bir veri çalınması olayının şirketlerin itibarını yüzde 70’e varan oranda düşürdüğüne dikkat çekiyor.
Kurumların bu nedenle tıpkı bina güvenliğini sağlayan özel güvenlik personeli gibi veri güvenliği için de önlem alması gerektiğine değinen Özbay, IBM X-Force’un dünya genelindeki 10 Security Operation Center ile müşterilerine bu hizmeti sunduğunu kaydediyor. Bu merkezler ile müşterilerinin 7/24 veri güvenliğini sağladıklarını ifade eden Özbay, ayrıca analitik ve yapay zeka alanındaki yetkinlikleri tüm dünyada bilinen Watson’ı yakın zamanda siber güvenlik için de kullanmaya başlayacaklarını sözlerine ekliyor.









