Her zaman için oyun ile oyuncu arasında farklı etkileşim yolları arayan yapımcılar, oluşturdukları dünya, hikaye ve karakterlerle; onları kontrol edecek oyuncular arasında hep sıkı bir bağ kurmak istemişlerdir. Ama ya oyuncunun hisleri oyuna dahil olursa?
“Eskiden tasarımcılar olarak üzerinde düşünmemiz gereken pek çok nokta vardı.” diyen Flying Mollusk adlı oyun firmasının önemli isimlerinden Erin Reynolds sözlerine şöyle devam ediyor: “Oyuncu yeterince eğlenir mi? Yoksa kısa sürede sıkılır mı? Bir seferde herkese uyacak bir oyun yapma şansınız var.”
Duygu ölçüm teknolojileri üzerinde önemli çalışmaları bulunan Affectiva isimli firmanın çalışmaları, web kameralarından reklamlara pek çok farklı alanda kendisini gösteriyor. Firmanın bir diğer teknolojisi ise bu kez oyun yapımcılarının işine yaradı. İnce yüz hareketlerini algılayan ve analiz eden Affdex isimli teknolojiyle oluşturulan eklenti sayesinde geliştiriciler duygusal farkındalığın işin içine girdiği bir kontrol şeması sunuyor. 4,5 milyonu aşkın yapımcı tarafından tercih edilen popüler oyun geliştirme motorlarından Unity için yayınlanan eklenti pratikte web kamerası üzerinden oyuncunun yüz ifadesini okuyabiliyor.
Bugün pek çok oyunun temelinde duygusal bir deneyim yaşatma amacında olduğuna değinen Affectiva’nın kurucularından Rana el Kaliouby, duygusal tepkimeyi bir kontrol dinamiği haline getirmeyi başardıklarını dile getiriyor.
Bu oyun yüzünüzdeki korkuyu anlıyor
Teknolojinin neler yapabildiğine tanık olan oyun geliştiricisi Erin Reynolds, psikolojik korku oyunu Nevermind’da Affdex’i kullanarak standart kontrolcü yanına oyuncuyla iletişim kurabildikleri ikinci bir yol açtıklarının altını çiziyor.
Nevermind’ın karanlık, ürkütücü dünyasında oyuncu kendini bir akıl hastanesinde buluyor ve bastırılmış, korkutucu geçmişe sahip hastaların tramvalarını deneyim ediyor. Affdex sayesinde oyuncunun korku seviyesine göre bir zorluk seviyesi ayarlayan yapım, böylece ekran başındaki kişiyi güçlü olmaya, korkmamak için direnmeye itiyor.
Tabii ki bir oyunun oyuncularla duygusal ilişkisi hikayeye ve temaya göre değişkenlik gösterebilir. Nevermind’ın aksine çocuklara yönelik oyunlarda erken yaşta duyguları düzenleme ve öfkelerini kontrol etme gibi noktalarda yardımcı olunabilinir. Teknoloji sayesinde oyunlar oyuncuların duygularını ilerleyişte de kullanabilir. Örneğin içeri sızmak istediğiniz bir kalenin korumasına gülümsemeniz veya tehditkar bir yüz ifadesiyle ona bakmanız ilerleyişi değiştirecektir.
Yeni çıkan bir teknolojiyi, tanıdık olan bir diğeri üzerinden anlatmak en kolay yöntemdir. WhatsApp ilk çıktığında “internet üzerinden ücretsiz SMS” demiştik. Twitter için “Blogger ile Facebook arası” dedik. Proje geliştirdiğim çeşitli şirketlere Slack adı verilen ve özellikle yurtdışında ekip iletişiminin artık temel taşlarından biri olan servisi anlatırken de, “WhatsApp’in dosya gönderip alınabileni” özetini kullandığımı hatırlıyorum.
Buna karşın, “zaten WhatsApp gruplarıyla biz iletişimimizi hallediyoruz, dosyayı da e-postayla alıp göndeririz” diyen kurumsal kullanıcılarla çok karşılaştım. Mobil anlık mesajlaşma servisi için yayınlanan son güncelleme tam da bu nedenle büyük önem taşıyor. Tüm dünyada bir milyarın üzerinde kullanıcısı bulunan servis için OTA üzerinden yayınlanan son güncelleme, sadece Slack’in pabucunu dama atmakla kalmıyor, e-posta kullanımını da ikinci plana düşürüyor.
WhatsApp profesyonelleşiyor
Henüz uygulama mağazalarında yerini almayan bu güncelleme hayata geçtiğinde, iş arkadaşları birbirine patronla ilgili yaptıkları caps çalışmalarının ötesinde, profesyonel dokümanları da WhatsApp üzerinden iletebilecek. Şimdilik sadece PDF formatındaki dosyaların paylaşılmasına olanak tanısa da, yakın zamanda Word ve Excel dokümanlarının da paylaşıma açılması bekleniyor.
Geçtiğimiz aylarda yıllık 0,99 dolar olan kullanım bedelinden vazgeçen WhatsApp, bundan böyle gelir modelini işletmeler üzerinden kurmaya çalışacak. İşletmeler ve müşterileri arasında yeni bir iletişim aracı olma yolunda ilerleyen servis, erişim ve kullanım kolaylığı ile orta vadede e-postaya olan ihtiyacı tamamen ortadan kaldırmasa da, en aza indirecek gibi görünüyor.
Ofiste üretkenlik bir çalışan için en önemli konulardan biri. Üretkenlik ile ilgili sık sık araştırmalar yapılıyor ve onu artırmanın yolları aranıyor. Yine bu kapsamda yapılan bir araştırmaya göre yeterli uyku beraberinde karar verme ve öğrenme yeteneğini geliştirirken, uykuda düzensizlik tam tersi bir etki yapıyor. İnsan vücudunun en zinde olduğu zaman sabah 10:00 iken, en hızlı tepki verdiği zaman öğleden sonra 15:00 olarak tespit edilmiş. Ancak pek çok insan toplantı odalarında kahve fincanlarına sarılmış uyanık kalmaya çalışıyor veya kuytu köşelerde şekerleme yaparak uyku düzensizliklerinden kaynaklı üretkenlik sorunlarıyla mücadele etmeye çalışıyor
Araştırma, penceresi açık bir yerde çalışmanın gece uykusunu olumlu yönde etkilediğini kanıtlıyor ancak bugün pek çok ofis ortamı penceresiz, gün ışığından yoksun durumda.
Araştırmayı gerçekleştiren ekip geçtiğimiz Haziran ayında düzenlediği geleneksel “UYKU” mitinginde ofis çalışanlarının 49 gününü gözlem altına aldı. Bu çalışanların 27’si penceresiz ortamda, 22’si ise pencereli bir ofiste işlerini sürdürdü.
Ekibin başındaki isim Ivy Cheung sonuç olarak “Penceresiz ofiste çalışanlara göre, pencereli ofiste çalışanlar % 173 daha fazla gün ışığından faydalanabiliyorlar ki bu da her gece ortalama 47 dakika daha fazla uyumalarına sebep oluyor.” açıklamasında bulundu.
Her ne kadar yapılan araştırma ilk bakışta ve sadece uyku ve güneş ışığı arasındaki bağı ortaya çıkarmış gibi görünse de, ofis çalışanları hakkında yapılan yorumu mantıklı kılıyor.
Pencere üretkenlik için neden önemli?
Güneşten gelen parlak gün ışığı vücudumuzdaki uyku düzeni ve uyanıklığı ayarlayan bir sinyal yolluyor. Eğer vücudunuz yeterli gün ışığıyla beslenmezse, yapılan araştırmada bahsedildiği gibi vücut uyumak için kendini hazır hissetmiyor.
Aynı şekilde yatmadan önce akıllı telefonunuzla harcadığınız zamanlarda mavi renkli, parklak ışık beyninizin uyanma merkezinin kapanması gerektiği noktayı yeniden harekete geçiriyor.
Doğal gün ışığından mahrum kalan çalışanların sadece uyku düzeni bozulmakla kalmıyor, işletme açısından da görülebilir etkileri ortaya çıkıyor. Araştırmaya göre uyku düzeni bozuk çalışanlar sadece asabi hale gelmekle kalmıyor; hatırlamakta güçlük çekiyor ve aptalca riskler alıyorlar.
Nihayetinde araştırmayı yapan ekibimiz bu problem karşısında ofislerin tasarımında çalışanların gün ışığından yararlanmasını sağlayacak rötuşların yapılması önerisinde bulunuyor. Şayet duvarları yıkmakta zorlanırsanız, gün ışığını taklid eden LED ışıklar da doğal ihtiyaçlarımızı bir noktada karşılayabilir.
Geçtiğimiz hafta tamamlanan dünyanın en büyük mobil fuarlarından Mobil Dünya Kongresi 2016’da, bu yılın sanal gerçeklik yılı olacağı konuşuldu. Samsung, LG ve HTC gibi dev markaların VR teknolojilerini Mobil Dünya Kongresi’ne getirmesi bir yana, yeni ürünlerini lansmanlarında sanal gerçekliği bir araç olarak kullanmaları, bahsi geçen teknolojinin kalıcı olacağının sinyallerini veriyor. Nihayetinde geleceğin VR teknolojisinde olduğuna dair ciddi bir öngörü var.
Ancak şöyle bir kaç yıl geriye dönersek, aynı firma ve içerik üreticilerinin 3D TV için de benzer sözleri sarf ettiklerini görebiliriz. Nitekim o dönem için 3D TV’lerin artık bir standart olmaya hazır oldukları ve insanların TV şovlarından filmlere, spor müsabakalarından dizilere kadar pek çok izleme alışkanlığında devrimsel farklılıklara yol açacağı ileri sürülmüştü. Bugünse firmaların büyük çoğunluğu 3D TV üretiminden vazgeçmiş durumdayken televizyon kanalları da öncelik sıralamasına UHD/4K içerikleri aldı.
Elbette VR teknolojisinin şansı 3D’ye göre daha yüksek. 3D TV izleyicilere ek bir bakış, yeni bir açı verirken, sanal gerçeklik izleyicilere istediklere yere gitme ve istedikleri şeyi yapma sözü veriyor.
Daha gerçekçi bir VR deneyimi için 2.000 dolar civarında yüksek donanımlı bir PC’ye ihtiyaç duyduğunuz düşünüldüğünde, sanal dünyaların serin sularında yüzmek için henüz çok erken olduğunu fark edeceksiniz. İşte bu yüzden Google Cardboard gibi telefonunuzla uyumlu, çok daha ucuza size gerçek bir VR deneyimi sunan başlıklar var.
VR kaskların başarısı sadece yüksek satış rakamlarından ibaret değil. İşin yaratıcılık kısmı da bir o kadar önemli. Şayet bu yeni teknolojik oyuncaklar satışa sunulduklarında beklenen ilgiyi görürse 2016 sonuna kadar teknoloji gündeminde bir ana akım oluşturacak. Sanal gerçeklik kaskları kalıcı mı yoksa 3D TV gibi anlık bir heves mi? Durum tartışmaya açık. Tek bildiğimiz bu aralar epey moda olduğu!
Apple Pay bir yana, mobil cüzdanlar 2015’i hayal kırıklığıyla kapattı. İsabetli TMT 2015 Öngörüleri ile başarılı tahminler yapan Deloitte bile yalnızca temassız mobil ödeme alanında çuvalladı ve Deloitte Kanada Yöneticisi Duncan Stewart’un açıklamasına göre mobil cüzdan yaygınlığı yüzde 5’in üstüne çıkamadı.
Buna karşın pazara herkesten önce giren Apple Pay, ilk olmanın avantajını kullanıyor. iPhone 6’nın piyasaya sürülmesinden hemen sonra, Ekim 2014’te ABD’de kullanıma açılan Apple Pay, temassız ödemeye uyumlu NFC terminallerin artışı ve sistemin Avrupa’da hizmete girmesi gibi gelişmeler sonucunda bugün 12 milyon aylık kullanıcıya ulaştı.
Crone Consulting tarafından yayınlanan mobil ödeme sağlayıcıları raporunda Apple Pay, Samsung Pay ve Android Pay’i masaya yatırıyor. Aylık kullanıcı açısından değerlendirildiğinde Apple Pay’in her iki rakibini ikiye katladığı görülüyor. Rapora göre Apple Pay’i her ay 12 milyon kişi kullanıyor. Android Pay ve Samsung Pay ise 5’er milyon kullanıcı barajını henüz aşmış görünüyor.
Apple Pay lider ama ne zamana kadar?
Ne var ki satır aralarına baktığımızda, Apple Pay için sektörün panayır gibi olmadığı anlaşılıyor. Zira servisin en büyük iki rakibi olan Android Pay ve Samsung Pay, neredeyse bir yıl geriden geliyor ve buna rağmen hızla kullanıcı kitlesini genişletiyor. Öyle ki, her iki servisin kullanıcı sayısı Apple Pay’den daha hızlı artıyor. Bu oran devam ederse, bir yıl içinde hem Samsung hem de Google mobil ödeme alanında Apple’a nal toplatabilir.
Fast Company bir yıl sonrası için liderliğe en yakın adayı Samsung Pay olarak görüyor. Çünkü üç servisin de sunduğu NFC temassız terminal desteğinin yanı sıra, Samsung Pay’de manyetik kart şeridini de destekleyen bir teknoloji bulunuyor. Geçen yıl Samsung’un satın aldığı Loop tarafından geliştirilen bu teknoloji sayesinde Galaxy serisi ve telefon sahipleri, telefonlarını tıpkı kredi kartı tutar gibi POS cihazına yakın tutarak ödemelerini gerçekleştirebiliyor. Kısacası, Samsung Pay teorik olarak POS cihazı bulunan her işletmede geçiyor. Yine de Balat’ta bir kıraathanede gördüğünüz POS makinesinde Samsung Pay’i kullanmakta diretmemenizde fayda var.
100 Android telefondan birinde mobil ödeme kullanılıyor
Toplam uyumlu cihazların mobil ödeme kullanıcısına oranı da dikkate alınması gereken bir diğer konu. 2017’ye kimin lider gireceğini biraz da kimin ne kadar uyumlu cihazı olduğu belirleyecek. Mevcut duruma baktığımızda, Apple Pay uyumlu iPhone kullanıcılarının sadece yüzde 6’sının mobil ödeme yaptığını görüyoruz. Samsung Pay’de bu oran yüzde 4, Android Pay’de ise yüzde 1 seviyesinde. Elbette Google’ın geniş yelpazeli cihaz desteğini burada es geçmemek gerekiyor.
Forrester Research, üç yıl içinde mobil ödeme pazarının 142 milyar dolarlık bir hacme ulaşmasını bekliyor. Şimdilik “üç büyükler” olarak nitelendirilen bu servislere yakın zamanda yeni girişimlerin ve fintek pazarında yükselen isimlerin de rekabette diş göstermesi bekleniyor. Bakalım pazar önümüzdeki süreçte nasıl bir değişim gösterecek.
Avustralya’da faaliyet gösteren ANZ Banking Group tarafından yapılan son Google transferi, sadece bankacılık dünyasında değil, teknoloji dünyasında da gündeme oturdu. Üç yıldır Google’ın Avustralya’daki operasyonlarını yöneten Maile Carnegie, flaş bir kararla bankanın dijital operasyonlarının başına transfer edildi.
Milyarlarca dolarlık dijital bankacılık pazarına adapte olmak için kurum içinde yeni oluşturulan bu pozisyona atanan Carnegie, ANZ’yi de bir teknoloji şirketi olarak gördüğünü ve her geçen gün daha fazla dijital kullanıcıyı müşterileri haline getirdiklerini belirtirken, “Bugünün dünyasında bir teknoloji şirketi değilseniz ya da hızlı bir şekilde bir teknoloji şirketine dönüşmüyorsanız, büyük sıkıntı yaşayacaksınız demektir” ifadesini kullandı.
Dijital dönüşümün anahtarı teknoloji yöneticileri
En başarılı teknoloji şirketlerinden birinden ayrılarak bankacılık sektörüne geçen Maile Carnegie, bir yandan da bankaların teknoloji alanında ilerleyebilmek için kesenin ağzını açtığını gösteriyor. Eski Google direktörü, kariyerine bundan böyle ANZ bünyesinde dijital projeleri, inovasyonu ve finansal teknolojiler (fintech) sektöründeki stratejik ilişkileri yöneterek devam edecek. Doğrudan ANZ CEO’su Shayne Elliott’a bağlı çalışacak olan Carnegie, yeni ayrıldığı Google’dan önce 20 yıl Proctor & Gamble’da pazarlama bölümünde çalışmış ve Avustralya yönetici direktörü olarak P&G’den ayrılmıştı.
Google Asya Pasifik Başkanı Karim Temsamani ise eski iş arkadaşıyla çalışmayı özleyeceğini söyledi ve ekledi: “Maile’in Avustralya ve Yeni Zelanda’nın yanı sıra geniş Asya Pasifik bölgesindeki çalışmalarımıza sağladığı destek harikulade oldu. Onunla çalışmaktan son derece memnuniyet duydum. Dijital topluluğu dönüştürme konusundaki özverisi takdire şayandı.”
FBI’ın iPhone’u kıracak yazılım talebi, Apple CEO’su Tim Cook’un deyim yerindeyse dik duruşu ile karşılaşmış ve kısa sürede FBI ile Apple, Google, Facebook, Twitter ve daha sonra aralarına Microsoft’un da katılmasıyla oluşan bir ittifak bu talebin sakıncaları hakkında yalnızca ABD’de değil, tüm dünyada bir karşı propaganda yürütmüştü. Gelinen noktada mahkeme Apple’ı haklı bulmuş ve olay şimdilik kapatılmıştı.
Tam da bu olayın henüz soğumadığı şu günlerde ABD yönetiminden ilginç bir hamle geldi. ABD Savunma Bakanlığı, Pentagon bünyesinde Defense Innovation Advisory Board adıyla, teknolojik yenilikler hakkında özel sektördeki yöneticilerden danışmanlık alacağı bir kurul oluşturdu. Kurulun başına da Google’ın çatı şirketi olan Alphabet’in CEO’luğunu yürüten Eric Schmidt’i getirdi.
ABD Savunma Bakanı Ash Carter tarafından açıklanan ve hazırlanan bir basın bülteniyle duyurulan bu yeni kurul, Pentagon’un çalışma şekli, organizasyon yapısı ve devam eden süreçleriyle ilgili olarak özel sektör, Silikon Vadisi ve ilgili diğer kurumların işbirliği yapmasını sağlayacak. Aynı zamanda yeni teknolojilerin Pentagon’a uyarlanmasıyla ilgili adaptasyonunda da destek alacak. Temel amaçlardan biri, Pentagon’un karşılaştığı sorunlara hızlı çözümler getirebilmek.
Pentagon’un Alphabet ve Eric Schmidt tercihi çok şaşırtıcı değil. Zira şirket kısa bir süre önce Google Ideas ismini verdiği düşüncü kuruluşunun adını daha geniş kesimleri kapsamak amacıyla Jigsaw olarak değiştirmiş ve web güvenliği, kişisel verilerin gizliliği ile çözüm bekleyen küresel sorunlarla mücadele için yeniden yapılandırmıştı.
12 kişiden oluşacak bu danışma kurulunun diğer isimleri henüz açıklanmış değil. Ancak son olaylardan sonra Apple CEO’su Tim Cook’un da davet edilmesini bekleyebiliriz. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi halinde Apple’ın, FBI’ın taleplerine kapalı kapılar ardında evet demesini beklemek yanlış olur. Ancak benzeri davalarda en azından ön girişimlerin bu departman ile çözülmesi için denemeler yapılması şaşırtıcı olmayacak.
Türkiye’de böyle bir yapı var mı?
Türkiye’de özel sektörün kamu kurumları ile hele güvenlik konularında bu kadar içiçe çalıştığını söylemek basit tabirle hayalcilik olur. Bunun son örneklerinden biri mecliste doğru dürüst tartışılma olanağı bile bulmayan ‘Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı‘nda yaşandı. Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan yasa taslağı, bırakın özel sektör ya da STK’lardan görüş alarak ilerlemeyi, mecliste teknolojiyle ilgili bir komisyon tarafından bile incelenmedi. 18 Ocak’ta TBMM’ye gelen taslağı inceleyen komisyonlar arasında esas komisyon olarak Adalet Komisyonu raporunu teslim etti. Alt komisyonlar olarak tanımlanan Anayasa Komisyonu, Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu ile Plan ve Bütçe Komisyonu ise henüz herhangi bir geribildirimde bulunmadı.
Kişisel verilerin basılı dosyaların, dev arşivlerin içinden çıkıp tamamen dijital ortamda saklandığı günümüzde bu kanun taslağının da teknolojiden anlayan birilerince incelenmesi kesinlikle mantıklı bir hareket olacaktı. Ancak ne teknolojiye odaklanmış bir meclis komisyonu ne de özel sektörde bilgi güvenliği üzerine çalışan şirketlerden herhangi bir öneri alındığına dair ibare bulunmuyor.
Elbette teknolojiyle ilgili her konuda işbirliğinden uzak bir tavır sergilendiğini söylemek doğru olmaz. Özellikle BTK ve siber güvenlikle ilgili çalışmalarda daha iyimser bir tabloyla karşılaşmak mümkün.
Pentagon’da oluşturulan yapının bir benzerini Türkiye’de görmek kısa vadede pek olası görünmüyor. Ancak en azından kişisel verilerin korunması örneğinde olduğu gibi, tüm vatandaşları ilgilenen bir konuda daha uzlaşmacı bir tavır görmeye kimsenin itirazı olmayacaktır.
Geçtiğimiz yılın ortalarında ülkemizdeki bir belediye başkanı, şehrinin nasıl akıllı hale geleceğini anlatmaya çalışırken şuna benzer bir ifade kullanmıştı: “Biz de akıllı şehir olacağız, bunun için çalışıyoruz, bakın şehrin dört bir yanını şantiye alanına çevirdik!..” Başkan, bunları söylerken bir yandan da bir toplu konutun maketini basın mensuplarına gösterirken, diğer yandan binaların akıllı bina niteliklerine sahip olacağını söylüyordu.
Maalesef, akıllı şehir algısı özellikle Anadolu’nun bazı bölgelerinde akıllı bina ile refüjlerin otomatik sulanmasının ötesine geçebilmiş değil. Türkiye’de örneklerin sayısı özellikle mobil operatörlerin desteğiyle artmakla birlikte, dünyada bir akıllı şehrin nasıl olması gerektiğine dair pek çok örnek mevcut. Bu örneklerin ortak yanlarından biri, yukarıda bahsettiğimiz “yeni bina” örneğinden daha çok, şehirde yaşayanların sisteme ve şehirdeki sorunların çözümüne katkıda bulunabilmesi.
Bir şehri akıllı olarak tanımlayabilmek için pek çok unsur var. Bunların her birini ayrı ayrı bir yazı konusu yapmak da mümkün. Bazılarına TechInside’ın YouTube kanalında her Cuma günü 17:00’de yayınlanan “5 gün önce 10 yıl sonra” programında da yer vermiştik. Programa ait videoyu yazının sonunda bulabilirsiniz.
Yerel yönetimlere destek olma ve akıllı şehir algısını oluşturma noktasında 1 Mart itibariyle önemli bir rapor kamuoyuyla paylaşıldı. Türkiye Bilişim Vakfı, MasterCard, Vodafone Türkiye, Intel, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Novusens Akıllı Şehirler Enstitüsü’nün ortak çalışmasıyla gerçekleştirilen rapor bu alanda bir referans olma amacını taşıyor.
Raporu oluşturan araştırma kapsamında toplam 105 kurumla yüzyüze görüşülmüş. Bunların beşte biri Büyükşehir Belediyesi statüsüne sahip olan kentler. Üçte ikisinin nüfusu 1 milyonun üzerinde ve yarıdan fazlası ise büyükşehir ilçe belediyesi. Kurumların dağılımında yüzde 13’lük sular idaresi kurumları dikkat çekiyor. Buna karşın gaz dağıtım yüzde 3, elektrik ise yüzde 2 paya sahip.
Akıllı Şehir uygulamalarının karşısındaki zorluklar
Araştırmaya katılan yetkililerin ortak görüşü, en zorlu aşamanın finansal yeterlilik olduğu yönünde. Kurumlar arası işbirliğinin ikinci sırada olması ise bürokrasinin sadeleşmesini işaret ediyor. Üçüncü sıradaki coğrafi bilgi sistemi altyapısı şu an pek çok şehirde bulunmakla birlikte ilçeler söz konusu olduğunda yetersiz kalabiliyor. Raporun alt sayfalarındaki tabloya göre kullananların oranı yüzde 52, planlayanlar ise yüzde 15. Yüzde 33’lük bir kesim ise buna planları arasında bile yer vermiyor. Diğer başlıklardan bazıları önem sırasına göre bilgi ve iletişim teknolojilerinde uzmanlık, vatandaşların sürece dahil olması/adaptasyonu, politik unsurlar ile akıllı şehirler konusunda hukuki düzenlemeler olarak sıralanıyor.
Bu noktada raporda kendine yer bulan merkezi kaynakların yardımıyla bir akıllı şehir fonu oluşturulması önerisinin finansal eksiklikleri gidermeye yarayacağı söylenebilir. Ancak benzer pek çok fon örneğinde yaşanan durumun tekrarlanması durumunda, başta İstanbul olmak üzere en fazla vergi veren illerin, diğerlerinin akıllanmasını finanse etmesiyle karşılaşılabilir. Yine raporda fonda toplanan paranın belirli standartları destekleyen projelere verilmesi olumlu bir yaklaşım. En azından paranın boşa gitmemesi bu şekilde sağlanabilir.
Belediye bize bakmasın, biz şehrimize bakalım…
Dünyadaki örneklere bakıldığında pek çok başarılı uygulamanın ardında, açık veri politikası olduğu rahatlıkla görülebiliyor. Çünkü bu sayede yönetim kademesi haricinde de veriye ulaşabilen o şehrin ‘sakinleri’ doğrudan sorunun çözümünü sağlayacak projeyi gerçekçi bir şekilde hazırlama olanağı elde ediyor. Bu ortam oluşturulmadığı takdirde ise yapılan iş, sahte bir dünyanın gelişimi gibi ütopik bir noktada kalabiliyor. Açık veri uygulamaları aynı zamanda yerel yönetimlerin aslında fark etmediği hata ve eksikliklerin de farkına varılabilmesi ve çözüm üretilebilmesini sağlıyor. Bu tip uygulamaların en yaygın örneği hackathon adı verilen etkinlikler. Türkiye’de az sayıda da olsa bazı örnekleriyle karşılaşmak mümkün. Ancak topyekün bir akıllı şehir hamlesine başlanacaksa bunun tüm şehirler tarafından aynı algıyla yönetilmesi gerekiyor. Bu noktada elbette STK’lara da önemli bir rol düşüyor.
Bahsettiğimiz bu bölüm raporda, “Vatandaş odaklı, toplumsal inovasyonu hedefleyen, kullanıcılarla üreticilerin birlikte ürün ve hizmetleri tasarlayıp geliştirdikleri ortamların oluşturulması” ifadesiyle yer bulmuş.
Öne çıkan uygulamalar
Raporda, mevcut akıllı şehir uygulamalarının beklenildiği ölçüde bulut bilişim ve büyük veri analitiğinden faydalanmadığının belirtilmesini aşılması gereken bir başka süreç olarak tanımlamak mümkün. Bunu gidermek için kurumların halen kullanıma açık mevcut verilerini, insanların değil ama makinelerin okuyabileceği şekilde kullanıma açması öneriliyor.
Akıllı kart veya akıllı cihaz uygulamalarıyla ödeme yapanların oranının yüzde 25’e ulaştığı görülüyor. Ancak bu oran beklentilerin üstünde gibi görünse de çoğunluğun sadece şehir içi ulaşımda kullanılan otobüs ya da tramvaylarda yolculuk etmek dışında bir fonksiyonu olmadığını dikkate almak gerek.
Ulaşım demişken akıllı şehirlerin en büyük faydasının belki de bu alan olduğunu belirtmek gerek. Raporda trafik izleme sistemlerinin yüzde 21 ile başı çektiği görülüyor. Elektronik ödeme sistemleri, akıllı duraklar, akıllı kavşaklar onu takip ediyor.
Raporun açıklandığı toplantıda ShiftDelete.Net ekibinin yaptığı röportaj
Enerji alanında ise akıllı sokak aydınlatma sistemleri yüzde 28 ile ilk sırada. Akıllı elektrik sayaçları, elektrik dağıtımı ve aslında bu ikisini kapsayan bir çözüm olan akıllı şebekeler yüzde 18 ile ikinciliği paylaşıyor. Şehre su yönetimi açısından bakıldığında ise elektronik ödeme sistemlerinin yüzde 25 ile bir liderliği söz konusu. Akıllı su sayaçları ve talep yönetimi ile otomatik su kalitesi izleme yüzde 21 ile ikincilikte yer alıyor.
Planlanan akıllı şehir uygulamaları
Rapordaki verilere göre şehri akıllandırmak adına en fazla yatırım ulaşım alanında gerçekleştirilecek. Onu enerji, su, ödeme sistemleri, yapılı çevre, sağlık ve sosyal hizmetler, telekomünikasyon ve kamu güvenliği takip ediyor.
Kurum yöneticilerinin algısı bu sıralamayı gösterse de pratikte asıl önemli konu bu değil, telekomünikasyon. Üst sıralarda yer alan konuların hepsi için şehrin tümünü kapsayan çok sayıda sensöre ve bunların iletişimini sağlayacak altyapıya ihtiyaç var. Bu da bizi nesnelerin internetinin doğru kullanımına, hızlı veri aktarımına ve veri güvenliğine götürüyor.
Projenin ikinci aşamasında bir Türkiye Akıllı Şehirler Yol Haritası ve Stratejisi Raporu hazırlanacağı da açıklandı. Belki bu yol haritası, üzerinde durduğumuz iletişim olmadan akıllı şehir olunamayacağının farkına varılmasını sağlayabilir. Diğer yandan 4-5 Mayıs’ta Ankara’da düzenlenecek olan Uluslararası Akıllı Şehirler Konferansı’nın takip edilmesinde fayda var. Özellikle yurtdışındaki gerçeğe daha yakın akıllı şehir örnekleriyle burada karşılaşılma ihtimali bulunuyor çünkü.
TechInside YouTube kanalında canlı yayınlanan “Akıllı Şehirler” temalı programın tekrarını aşağıda bulabilirsiniz.
Kısa bir süre önce açıklanan Oscar Ödülleri’nde En İyi Film ödülünü alan Spotlight, Türkiye’de örnekleri maalesef gittikçe azalmaya başlayan araştırmacı gazeteciliğin tarihteki en başarılı örneklerinden birini ele alıyordu. Spotlight’ın bu ödülü alması sadece incelediği taciz vakalarının değil, araştırmacı gazeteciliğin öneminin de dünya gündemine oturmasını sağladı.
Teknolojinin ve internetin habercilikle bu kadar iç içe geçmediği 2000’li yılların başında geçen Spotlight’ın aksine, günümüz teknolojisi habere erişmeyi daha da kolaylaştırmış durumda. Ancak durum öyle bir hâl aldı ki, karşımıza çıkan haberler birbirinin kopyası haline gelmiş, zamanla yarışmak adına özgünlükten feragat edilen bir şekle dönüştü. Bu noktada Google tarafından desteklenen Digital News Initative girişimi, teknolojiyi kullanarak haber kalitesinin nasıl yükseltileceği üzerine çalışmalar yürütüyor.
Kurumun çalışmaları kapsamında Google, Avrupa’daki yayıncılara destek olarak sürdürülebilir bir ekosistemi teknoloji ve inovasyonla sağlamaya çalışıyor. Bu çalışmaların maddi değeri ise güncel bir açıklamayla hayat buldu. Google’ın bu bahsettiğimiz işbirliği için yaptığı yatırım miktarı 27 milyon Euro’ya, bir başka deyişle 30 milyon dolara ulaştı.
23 ülke, 128 proje
Yapılan yatırımların ayrıntılarına geçmeden önce bu çalışmaların kıta geneline yayıldığını belirtmekte fayda var. Yatırım yapılan proje sayısı 128’e ulaşırken, bunlar 23 farklı ülkede gerçekleştirilmiş durumda. Yatırımlar üç ana grupta toplanmış: Büyük projeler, orta ölçekli projeler ve prototip seviyesindeki çalışmalar. Büyük projeler 300 bin Euro ve üzerindekileri tanımlıyor. Orta ölçekliler ise bu tutara kadar olanları. Prototip seviyesindeki projeleri içinse 50 bin Euro’ya kadar fon sağlanıyor.
Adet bazındaki dağılıma bakıldığında ise prototip seviyesindeki çalışmalara yapılan yatırımların ilk sırada olduğu görülüyor. 61 proje, yani neredeyse toplamın yarısı bu alana yönlendirilmiş. Almanya’nın 19 ve İngiltere’nin 17 projeyle yer aldığı tabloda bu ülkeler prototip seviyesindeki projelerinin sayısının 18 olduğunu ifade etmekte fayda var. Romanya, Macaristan, Danimarka, Litvanya ve Letonya sadece prototip seviyesindeki projelerle yer alırken, diğer ülkelerin hemen hepsinde büyük ya da orta ölçekli projelere rastlamak mümkün.
Bu farklılık yatırım miktarlarında da kendini gösteriyor. 27 milyon Euro’luk toplam bütçenin yaklaşık 5 milyon Euro’su Almanya’daki projelere gitmiş. İngiltere ve İspanya’daki projeler 2,5 milyon Euro’nun üzerinde yatırım alırken 2 milyon Euro barajının üzerinde kalan diğer ülkeler Belçika ve Fransa. Portekiz’in de 1,9 milyon Euro ile bu sınırın hemen altında olduğunu eklemeliyiz.
Ne tip projeler yatırım alıyor?
Digital News Initative’in odağında teknolojiyle haberciliği birleştirmek olduğunu ifade etmiştik. Google, açıklamayı paylaştığı resmi blogunda iki projeyi öne çıkarmış. Bunlardan ilki İspanya’dan eldiario.es. Siteye girdiğinizde klasik, her konuyu ele alan haber sitelerinden çok farklı olmadığı görülüyor. Ancak yatırım alan proje de zaten bu değil. Eldiario.es’in yatırım almasındaki sebep belirlenmiş niş alanlarda ücretli olarak özel içerikler hazırlayarak bunu sunmak. Site, bunu yaparken teknolojinin sağladığı faydaları sonuna kadar kullanarak haber çöplüğü haline gelen medyadan ayrışmayı amaçlıyor. Bu içeriklerin ücretli olarak sunulması ise yayıncı şirketin finansal gelirlerini iyileştirmesini sağlayacak.
Bilgi verilen ikinci örnek ise Almanya merkezli Spectrm isimli bir grişim. Spectrm, bir öncekine göre çok daha farklı bir yol izliyor: Yapay zeka temelli bir haber robotunu yayıncılara doğrudan iletme üzerine çalışan Spectrm, buradaki iletişimi de anında mesajlaşma uygulamalarıyla gerçekleştirmeyi planlıyor.
Diğer örneklerin ismi belirtilmemiş olsa da temelde benzer yapılarla hareket ettiklerini söylemek mümkün. Yatırım almalarındaki temel kriter teknolojiyle yayıncılığı, haberciliği geliştirecek şekilde sunmaları.
Peki Google bunu neden yapıyor?
Google’ın bu projeleri desteklemekte birkaç farklı amacı olduğunu söylemek mümkün. Birincisi, internetin en büyük arama motoru olarak kullanıcılarını kaliteli içerikle daha rahat buluşturmak. İkincisi ise kendisinin de kimi zaman şikayet ettiği kopya habercilikle arama sonuçlarının kaosa dönüşmesinin önüne geçmek. Elbette sadece arama motoru yönüyle değil, yatırımcı kimliğiyle de kendi servislerine entegre edebileceği şirketleri bulmayı da istiyor olmalı.
Sebepler ne olursa olsun, Google’ın Nisan 2015’te ilk duyurusunu yaptığı Digital News Initiative için 150 milyon Euro’luk bir fon ayırdığını unutmamak gerekiyor. Daha bir yıl dolmadan 23 ülkede 128 projeye destek olan Google’ın bu kapsamda ayırdığı 90 milyon Euro’luk bir bütçesi daha var. Kim bilir, belki bu bütçe tükenmeden Türkiye’den de bazı girişimlerin burada yer aldığını görebiliriz.
Büyük bir şirkette çalıştığınızı anlamak için çalışanların masalarına bakın. Patron destekli bir iPhone 6 görürseniz, bilin ki bu işyerinde asgari ücret uygulanmıyor. BYOD olarak da bilinen “kendi cihazını getir” trendi sonucu akıllı telefonlarda kişisel kullanım ve iş kullanımı arasındaki sınır gitgide inceldi. Öyle ki, kurumlar şirket telefonlarına yüklenen rastgele yüklenen güvenlik açıklarıyla ayrı, çalışanların “Ben Slack filan kullanamam, WhatsApp neyimize yetmiyor?” gibi bireysel benimseme sorunlarıyla ayrı uğraşıyor.
Çare yine Apple’da. iPhone modellerinin çalıştığı işletim sistemi iOS’un yeni sürüm güncellemesinde (iOS 9.3) yer alan yeni bir özellik, sadece ofiste değil, akıllı telefonlarda da patronun borusunun ötmesini sağlayacak. iOS 9.3 geliştirici dokümanlarına göz attığımızda, işveren tarafından sağlanan telefonlarda ana ekran uygulamalarının şirketin belirlemesine olanak tanıyan bir özellik görüyoruz.
iPhone ile şeker patlatma dönemi bitiyor
Diğer bir deyişle şirket telefonunun ana ekranında ne olup ne olmayacağına şirket karar verebilecek. Şirkete ait e-postanın kurulu olduğu Mail uygulamasının ana ekran kısayolunda olmasına karar verilirse, bunu kullanıcının değiştirmesi mümkün olmayacak. Şirketin telefonlarındaki uygulama dizilimine kullanıcılar (işveren izin vermediği sürece) müdahale edemeyecek. Kısacası, şirket telefonunda şeker patlatma dönemi sona eriyor.
Ana ekranı şirket genelinde bir profil üzerinde ayarlamak için IT biriminin OS X Server’a ihtiyacı var. Ayrıca telefonda Profil Yöneticisi’nin ayarlanmış olması gerekiyor. Bu sayede şirket hem uygulama dizilimini hem de ana ekranda olmasını istediği Web imlerini belirleyebiliyor. Benzer şekilde işverenler iOS 9.3 ile birlikte diledikleri uygulamayı tamamen engelleyebiliyor veya görünümünü gizleyebiliyor. Patronunuz Facebook’u veya Angry Birds’ü şirket telefonlarında yasaklarsa, bunu VPN ya da OpenDNS ile çözmeniz mümkün olmayacak. Apple’ın yeni iOS 9 güncellemesiyle sunacağı bu özellik bakalım ofis çevrelerinde nasıl karşılanacak.
Doğa Okulları Ataşehir Bilim Kampüsü, Turkcell teknolojisiyle “akıllı okul”a dönüştürüldü. Türkiye’de bir ilk olan proje kapsamında okulda öğrencilerin hem yeni teknolojileri bizzat deneyimlemesi hem de basit kodlar yazmayı öğrenmeleri sağlanıyor.
Kampüste bulunan akıllısınıftaklima, perde, lambalar ve kamera sistemi mobiluygulama üzerinden kontrol edilebiliyor.
Üç boyutlu gözlükler ve 3Dyazıcı sayesinde öğrencilerin teknolojiyle ilişkisinin geliştirilmesi hedeflenirken, SpheroParkuru da eğitim alanına eğlenceyi taşıyor.
Kampüste bir de Turkcell MakerLab kuruldu. Bu laboratuvarda, Turkcell’in Geleceği Yazanlar projesi kapsamında öğrencilere programlama ve “maker” eğitimleri veriliyor.
Öğrenci ve velilere, “beacon” teknolojisi ile anlık bilgilendirme yapılabiliyor.
Doğa Okulları Akıllı Okul projesinde aynı zamanda elektrik tüketiminden tasarruf için Turkcell’in Akıllı Sayaç teknolojisi de kullanılıyor.
Turkcell ve DoğaOkulları işbirliği ile Türkiye’nin makineler arası iletişim donanımıma sahip ilk “AkıllıOkul” projesi hayata geçirildi.
Teknolojide öncülük hedefiyle geliştirilen proje, Doğa Okulları’nın Ataşehir Bilim Kampüsü’nde uygulandı.
Öğrencilerin merak ve öğrenme arzusunu geliştirmeye yönelik fiziksel ve akademik imkânlar, 2015-2016 eğitim yılında öğrencileriyle buluşan Ataşehir Bilim Kampüsü’nde Turkcell teknolojisiyle sunuluyor.
OpenSSL’in keşfedilen yeni güvenlik açığı DROWN, SSLv2 kullanan sunucuları etkileyerek HTTPS korumasındaki siteleri deşifre ediyor, şifre ve kredi kartı numaralarını tehlikeye atıyor. Sunucuların üçte birinden fazlasının bu açık karşısında savunmasız olduğu belirtiliyor. Bu oran Heartbleed açığına oranla çok daha düşük olmakla birlikte, kayıtsız kalınamayacak ölçüde önem arz ettiği de ortada.
Alexa verilerine göre oluşturulan Drown açığına karşı savunmasız kalan en çok ziyaretçiye sahip internet markaları arasında Yahoo, Alibaba, Weibo, BuzzFeed, Weather.com, Flickr ve Samsung yer alıyor. OpenSSL için yayınlanan bir güncellemeyle açığa çıkan güvenlik zaafı halihazırda yayınlanmış bir yamayla kapatılmış durumdayken, açıktan faydalanma büyük ölçüde önemsiz hale getirildi.
HTTPS, DROWN ile deşifre oluyor!
DROWN açığı saldırganlara HTTPS’yi deşifre etme imkanı sağlıyor ve kurban bilgisayar ile diğer ağ araçları arasına girerek verileri yakalama ve şifrelenmemiş verileri görebilme, yani etkin bir Man-in-the-Middle (Ortadaki Adam) saldırısı düzenlemesine olanak tanıyor.
Geçmişi 90’lara dayanan SSLv2 genellikle kazara veya otomatik olarak yeni bir sunucu kurulduğunda faaliyete geçiyor ki bu da DROWN’ın niçin yayınlanan yamaya rağmen tehlike arz ettiğini olduğunu açıklıyor. DROWN açığının sebeplerinden biri olarak da ABD’nin 1990’lı yollarda aldığı kripto zayıflatma kararı gösteriliyor.
Kendinizi bu zaafiyete karşı korumak için SSLv2’nin engellenmiş olduğu veya özel anahtarınızın bir başka sunucuda paylaşılmamış olduğundan emin olmanız gerekiyor. Zaafiyet altında olanların yeniden sertifika almalarına ihtiyaç yokken, süratle atağa karşı önlem almaları gerekiyor.
İnternet devi Google bir şirket olarak ne gibi hizmetler verdiğini zaten biliyorsunuz. Peki bunu nasıl yaptığını? Muhtemelen hayır. Ancak internet devi tarafından desteklenen ve firmada görev alan yazılım mühendislerinin kendi çalışma ve deneyimlerini anlattığı bar.foo, bize işin perde arkasında verilen mücadeleyi kavramamızda yardımcı olabilir.
Bilgisayar programcılarına atıfta bulunmak için Bar.foo adıyla yayın hayatına başlayan site aynı zamanda Google’ın bu kelime oyunuyla çözüm arayanlara da hitap etmiş oluyor. Site şu anda dört konu başlığına sahip: Dökümanlar hizmetinde iş birlikteliği, Gmail’in rahat kullanım tarzı, sesli arama tanımı ve Google’ın nasıl daha hızlı bir Youtube oluşturduğuna dair bir bölüm. Son başlık ise Google’da çalışmak isteyenlere hitap eden, şirketteki pozisyon açıklarına yönelik bir içeriğe sahip.
Derin Google bu sitede
Bahsi geçen konulardaki bilgi ve detay seviyesinin yüzeysel olduğunu sanmayın sakın. Zira son derece derinlemesine ele alınan konularda Google sadece başarıyı yakalamış bazı ürünlerini nelerden ilham alarak geliştirdiğini anlatmakla kalmıyor, bu ürünleri nasıl kullanıcılarına sunduklarına dair önemli detayları da paylaşıyor.
Sitenin tasarımı yoğun olarak Google’ın Materyal Tasarım adını verdiği tasarım felsefesinden ilham almış durumda. Belki de ilerleyen dönemlerde Google mevcut başlıklar arasına tasarımcıları da yakından ilgilendiren bir konu ekleyebilir.
Yapılan işin müşteri tarafından kabul görmemesi, freelance grafikerlerden büyük ajanslara kadar tüm yaratıcı beyinlerin yaşadığı sıkıntılar arasındadır. Fairpixels adlı stüdyo ise bu hüsranı ücretsiz logo kampanyasıyla avantaja dönüştürmeye çalışıyor. Bir tasarım firması olan Fairpixels, tasarladıkları ancak kabul görmeyen logolarını kullanmak isteyen tutkulu yeni girişimlere ücretsiz olarak sunacağını duyurdu.
“Bütçeniz kadar ödeyin” sistemiyle çalışan şirket bir şekilde kullanılmamış olan pek çok logosunu sabit disklerinde bekletmektense ihtiyaç duyan kişilere sunmayı daha uygun bulmuşlar. Her salı daha fazla tasarım ücretsiz olarak hem tamamlanmış halleriyle hem de çizim halleriyle bu konuda kaynak arayan tasarımcılara indirilebilir halde sunulacak. Elbette tasarımlar arasında tamamlanmamış, çizgileri tam olarak ortaya konmamış işler de yok değil.
Peki ücretsiz logo nasıl alınıyor?
Böyle bir hareket kuşkusuz takdire şayan ama peki ya iki yeni şirket de aynı tasarımı beğenip kullanırsa? Bu konuda müracaat edip bilgi alabileceğiniz kimsenin olmaması problem olabilir. Diğer yandan bir an önce işe koyulmak isteyen girişimciler, işlerini hızlandıracak bu cömertlikten kesinlikle mutlu olacaktır. Zira bu tasarımlar üzerinde yeterli vakit ve emek harcanırsa reddedilmiş bir tasarım olmaktan çıkıp arzu ettiğiniz kişisel çalışmaya dönüşebilir.
Siz de her hafta yeni bir ücretsiz logoyu e-posta hesabınıza almak isterseniz, Logodust.com adresine kayıt yaptırabilirsiniz.
Kısa bir süre önce, Rusya merkezli yatırım fonlarından Finstar, İspanya’nın önde gelen fintech şirketlerinden birini bünyesine kattı. Prestamos Prima isimli şirketin yüzde 51’ini alan Finstar özellikle finans teknolojilerine yaptığı yatırımla adından söz ettiren bir grup. Şirket, Ocak ayında ise bu kez Almanya merkezli, yine bir fintech girişimi olan Spotcap’e 31,5 milyon Euro’luk bir yatırım yapmıştı. 2015 sonlarında ise bu kez Finlandiya merkezli, sanal kredi kartları ve benzeri finansal teknolojiler üzerine hizmet sunan Euroloan’a yatırım yapmışlardı. Bu yatırımın miktarı ise 15 milyon Euro olarak açıklanmıştı.
Bu örnekler, Rus girişimcilerin Avrupa’daki tek yatırım değil. Uzun bir süredir girişim sermayesi alanında rol kapmaya çalışan Rus şirketleri, gerek fintech gerekse diğer alanlarda yaptıkları yatırımlarla haberlerde yerlerini alıyordu.
Rus girişim sermayesi şirketlerini ve yatırımlarını listeleyen Rusbase.com’un verilerine göre Rusya’da faaliyet gösteren 244 yatırımcı şirket bulunuyor. Bu şirketlerin yaptığı anlaşma sayısı 1200’ü geçerken tüm anlaşmaların toplam değeri ise 7,5 milyar doların üzerinde.
Öne çıkan Rusya merkezli girişim sermayesi şirketlerine bakıldığında çok sayıda şirket olduğu görülüyor. Sizin için hazırladığımız tabloda, bu şirketler arasında Rusya dışındaki girişimlere yatırım yapanları görebilirsiniz. Buna göre Rus girişimcilerin en fazla yatırım yaptığı ülke ABD. Avrupa’da ise Almanya ve İngiltere öne çıkarken yakın coğrafyadan İsrail’i de “en sevilenler” listesine eklemek mümkün. Ancak bu şirketlerin özellikle ABD’deki yatırımlarına bakıldığında pek çoğunun aslında ABD’de yaşayan Ruslar tarafından kurulduğu dikkat çekiyor.
Yatırım yapılan sektörler açısından bakıldığında ise bir çeşitlilik söz konusu. Finstar’ın finansal teknoloji ilgisine diğerleri de uzak değil. Bununla birlikte bulut tabanlı teknolojiler, mobil cihazlar üzerinden gerçekleştirilen çeşitli kurumsal uygulamalar öncelikli alanlar. 3D servisler, veri görselleştirme, farklı sektörlere yönelik online servisler ile çeşitli dikey e-ticaret girişimleri de yatırım noktasında Rus girişimcilerin tercihleri arasında yer alıyor. Ayrıca listede gördüğünüz isimlerin bazıları özellikle kendi ülkelerinde mobil oyun sektörüne yatırım yapmışlar.
Toplam 14 farklı ülkeye yayılan girişimlerin faaliyet alanlarına bakıldığında o ülkelerin odağındaki teknolojileri de görmek mümkün. Örneğin Finlandiya merkezli olanlar finansal teknolojiler üzerine çalışıyor. İsrail’dekiler ise bulut teknolojileri ve bilgi güvenliği üzerine odaklanmış durumda. Listede tek girişimle yer alan İsviçre ise, lüks saat satışı gerçekleştiren bir e-ticaret platformu sayesinde yatırım almış.
Tablonun büyük halini görmek için tıklayın
Türkiye’nin listede bulunmamasını günümüzün politik gündemi dışında değerlendirmek gerekiyor aslında. Bu durum, biraz da ülkemizdeki girişimlerin global olma hedeflerini sorgulamayı gerektiriyor. Çünkü yatırım alan şirketlerin profiline bakıldığında çoğunluğun tek bir ülkeyi hedef almadığı, bazılarının birden fazla ülkede kendi operasyonlarını kurup ofis açtığı resmi var karşımızda.
Tablo nasıl hazırlandı?
Girişimci tarafındaki şirketlerin listesi Rusbase.com’dan alındı. Bununla birlikte Forbes’un daha önce hazırladığı Rus girişim şirketleri listesinden de faydalanıldı. Her bir şirketin yatırım portfolyosundaki şirketler tek tek incelenerek merkez ofislerinin neresi olduğuna bakıldı. Bu noktada adresleri belirlemek için resmi siteleri dışında Crunchbase’in veritabanı da kullanıldı.
Yayınlandığı dönemde Facebook katili, Twitter katili, WordPress ve Blogger katili ve hatta özellikle hitap ettiği genç kitle nedeniyle en güzel aşkların katili olarak lanse edilen Tumblr, iki ayrı grup için “asrın hatası” unvanını hak ediyor. Bunlardan ilki, sarhoşken çektiği selfie fotoğrafları burada paylaşanlar. İkincisi ise Marissa Mayer yönetimindeki Yahoo.
Bundan yaklaşık iki yıl önce -tıpkı bugün olduğu gibi- zor bir dönemden geçen Yahoo, herkesi şaşırtan bir karar almış ve o dönem iyi bir ivme yakalayan Tumblr adlı popüler blog servisini 900 milyon dolar (masraflarla birlikte 1,1 milyar dolar) karşılığında bünyesine kattı.
Üstelik ödemenin 750 milyon dolarlık bölümü, Yahoo tarafından iyi niyet ödemesi olarak açıklandı. Diğer bir deyişle, o dönem asıl pazar değeri yaklaşık 200 milyon dolar olan Tumblr için Yahoo şirketin potansiyeli, hitap ettiği niş kitle ve finansal olarak hesaplanamayan diğer değerleri için 750 milyon dolarlık ek yatırım yaptı.
Tumblr bir milyar dolar eder mi?
Bu konuyla ilgili tartışmalar sona erecek gibi görünüyor. Yahoo’nun yıllık 10-K dosyasında, şirketin Tumblr değerinde 230 milyon dolar zarar yazdığı gözlerden kaçmadı. Üstelik şirketin raporunda, Tumblr’ın 2015 yılındaki 100 milyon dolarlık gelir hedefini ıskalaması nedeniyle geri kalan iyi niyet ödemesinin de zarar hanesine eklenme tehlikesi olduğu belirtiliyor.
Yine de umut ışığı sönmüş değil. BusinessInsider, mikro blog servisinin gelirlerinin halen yukarı doğru bir grafik çizdiğine dikkat çekiyor ve Yahoo’nun Tumblr’ı halen şirketin iyi durumdaki üç ana ürünü arasında saydığını hatırlatıyor. Ödemenin tamamının zaten yapılmış olması da, zarar yazılmasının finansal yükünü en aza indiriyor. Tumblr için 750 milyon dolarlık iyi niyetin tamamı zarar yazılsa da, değişen tek şey Yahoo’nun varlıklarının muhasebeleşmiş değeri olacak. Elbette bu durum, 750 milyon dolarlık iyi niyetin dev bir hata olduğu gerçeğinin üstünü örtmüyor. Yahoo bugünlerde düzenlediği yönetim kurulu toplantısı ile Marissa Mayer başta olmak üzere Yahoo’daki organizasyon şemasını tekrar gözden geçiriyor. Toplantıda Tumblr adının da sık sık geçeceğini tahmin etmek çok zor değil.
DataFox tarafından yayınlanan araştırma verilerine göre, teknolojiyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili olan 18 ayrı şirket, Şubat ayı içinde önemli oranda işten çıkarmalar yaptı. Öyle ki, Silikon Vadisi dahilinde ivmesi yükselen şirketlerde bile işten çıkarmalar görülebiliyor.
En ironik örnek hiç şüphesiz Zenefits. İşi insan kaynaklarını bulut üzerine taşıyan bu popüler şirket, “terzi kendi söküğünü dikmekte zorlanır” misali Şubat ayı sonunda 250 personeli işten çıkararak kendi İK süreçlerini ne denli doğru yönettikleri konusunda soru işaretleri oluşturuyor.
Silikon Vadisi gediklileri arasında yer alan Yahoo yüzde 15 oranında işgücü küçülmesi kapsamında 1.500’ün üzerinde çalışanıyla son defa yemekhanede bir araya geliyor. BlackBerry ise 200 kişiden oluşan ve neredeyse şirketin üçte birine denk gelen bir kadroyu tazminatlarıyla birlikte uğurluyor.
Datafox tarafından gerçekleştirilen Silikon Vadisi personel analizi
“Silikon Vadisi dört yıldır fazla alım yapıyor”
Pazardaki büyümenin yavaşladığı ve şirketlerin finansal durumlarına daha detaylı bakmaya fırsat bulduğu bir anda işten çıkarmaların “zamanlama açısından manidar” olduğuna dikkat çeken BusinessInsider haberine göre; büyüme, nakit veya yönetilebilir harcama oranı konusunda risk altında olan şirketler en kolay tasarruf yolu olan insandan tasarrufu seçiyor. Aynı habere göre Şubat ayı hissedilir oranda işten çıkarmaya tanık olsa da, pazarın bu şekilde daralması sonucu işten çıkarmalar devam edebilir.
“Öyle sanıyorum ki teknoloji şirketleri geçtiğimiz dört yılda gereğinden fazla insanı işe aldı” diyen Khosla Ventures ortaklarından Keith Rabois’in bu samimi itirafı, ortalama bir teknoloji şirketinde yüzde 25 ila 50 arasında fazladan kişi çalıştığı analiziyle birlikte geliyor. Yani şirketlerde dört kişiden biri fazlalık yapıyor. Autodesk’ten NetApp’e, American Express’ten Tango’ya kadar farklı şirketlerde gerçekleşen işgücü küçülmeleri, bu trendin Silikon Vadisi ile sınırlı kalmayacağının da habercisi gibi görünüyor.
Bir süredir TechInside’ın YouTube kanalı üzerinden canlı yayınlar gerçekleştiriyoruz. 80’lerin popüler müzik grubu 5 Yıl Önce 10 Yıl Sonra’dan esinlenerek “5 Gün Önce 10 Yıl Sonra” adını verdiğimiz programda belirli bir ana konu üzerinden ilerleyip bugünü ve 10 yıl içinde yaşanacak değişimi anlatıyorum. 5 gün önce bölümünde ise son bir haftada kurumsal teknoloji dünyasındaki öne çıkan gündemi yorumluyorum.
İlk olarak Dünya Ekonomik Forumu’nun gündemi olması nedeniyle Endüstri 4.0’ı konuşmuştuk. Ardından akıllı otomobiller, akıllı şehirler ve Ankara’daki üzücü gündemin de etkisiyle askeri teknolojileri ele aldık. Bu yazıyı hazırlarken beşinci ve son yayınlanan program Mobil Dünya Kongresi’nde dikkatleri üzerine çekmesiyle sanal gerçeklik olmuştu.
Sanal gerçeklik için maalesef sadece oyun dünyasını etkileyecekmiş havası oluşmuş durumda. Gözlüğü ya da başlığı takacak ve kendimizi oyun karakterlerinin arasına atacaktık. Bu doğru, ancak sanal gerçeklik ve etkileri kesinlikle bir oyuncaktan ötesini ifade ediyor.
Örneğin yayıncılık sektöründe haberlerin sanal gerçeklikle yeniden canlandırıldığına şahit olacağız. Bugüne kadar sunucuların bize aktardığı ya da yazdığı haliyle haberdar olduğumuz konular sanal gerçeklikle birlikte algı sınırlarımızı zorlamaya başlayacak. Bunun en ilginç örneklerinden biri, bu alanda pek çok çalışmaya imza atan Nonny de la Pena. Bu isim yaptığı çalışmaları TEDWomen 2015 Konferansı’nda paylaşmış ve sanal gerçekliğin ne kadar etkili olduğunu göstermişti. Mesela Suriye’deki savaşı anlatırken bizleri sanal gerçeklik ile bir sokağa ‘ışınlamış’, karşımızda küçük bir kız çocuğunun şarkı söylemesini izlerken bir anda yanıbaşımızda patlayan bombanın etkisiyle sarsılmıştık. Yaşanılan panik, gözlük ya da başlığı takanların hareketlerinde net bir şekilde görülüyordu.
Medyadan uzaya geçelim. Kickstarter’da topladığı fonla hayat bulan girişimlerden biri, sizi Ay’a ilk insanlı seyahatin gerçekleştiği Apollo 11 görevine götürüyor. Sanal gerçeklik başlığı ile tıpkı bir astronot gibi uzay mekiğine biniyor, mekikle birlikte havalanıyor, dünyayı uzaydan görüyor ve Ay’a iniş yapıyorsunuz. Eski bir astronot olan Charlie Duke, sanal gerçeklik aracılığıyla bu deneyimi yaşayanlardan biri oldu. Verdiği tepki tek kelimeyle; “inanılmaz!”.
Endüstri sektörü de sanal gerçekliğe yakın olanlardan bir diğeri. Bu konuda Türkiye’den bir örnek de vermek mümkün hatta. İstanbul Sancaktepe’deki Ar-Ge Merkezi’nde bir sanal gerçeklik laboratuvarı da bulunan Ford, CAVE adını verdiği bu laboratuvarda prototip öncesi 3 boyutlu değerlendirme çalışmaları gerçekleştiriyor. Yine Türkiye’den başka örnek ise Crytek ve Bahçeşehir Üniversitesi işbirliğiyle açılan sanal gerçeklik laboratuvarı. Türkiye’de ayrıca İTÜ, Yeditepe, Sakarya gibi üniversitelerde de sanal gerçeklik üzerine aktif bir şekilde çalışılmakta.
Yeni girişimlerin büyüme yolundaki ilk adreslerinden biri olan Angel.co verilerine göre halen dünya genelinde 500’e yakın yeni girişim bu pazarda daha fazla rol almak için çalışıyor. YouTube yayını sırasında bu sayının 468 olduğunu söylemiştim. Bu yazıyı hazırlarken 475’e çıktı bile. Sayının hızla artacağına şüphe yok. Zira yine Angel.co üzerindeki verilere göre 1100’ün üzerinde yatırımcı bu şirketlere yatırım yapmış durumda. Ortalama piyasa değerleri ise 5 milyon doların üzerinde. Diğer yandan wearvr.com gibi sanal gerçeklik marketleri de varlıklarını hissettirmeye başlamış durumda. Benzerlerinin kısa sürede artması şaşırtıcı olmayacak.
Facebook’un kurucusu Zuckerberg için, sanal gerçekliğin etkisini önceden görmüş bir işadamı yorumu yapmak mümkün. Zaten öyle olmasa, bundan 2 yıl önce daha ürünü piyasaya sürülmemiş Oculus için neden 2 milyar doları gözden çıkarsın ki…
Sanal gerçekliği konuştuğumuz programı aşağıda izleyebilirsiniz.
Girişimciler İçin FinTech 101 eğitim programı, hızla gelişen finansal hizmetler sektöründe faaliyet gösteren girişimciler ve girişimci adayları için oluşturulan öncü bir programdır.
Programda, finansal hizmetler sektörünün ihtiyaçlarına yönelik olarak sunulabilecek ürün ve hizmetlerin ortaya çıkartılmasında girişimcilerin karşılaşabilecekleri sorunların farklı bakış açıları ile ele alınması amaçlanmaktadır.
Yöntem:
Konu uzmanlarından sınıf içi sunum ve tartışmalarla birlikte interaktif aktarım
Sektör yatırımlarından örnek vakalar
Misafir yatırımcılardan canlı sunumlar
Dönem sonu proje oluşturma
Yatırımcı-girişimci sohbetleri
Programın İçeriği
Finansal hizmetler sektörünün gelişimi ve bugün operasyonlarını nasıl sürdürdüğü,
Teknolojinin ve regülasyonların operasyon etkinliği üzerindeki etkileri,
Finansal teknolojilerin ve FinTech yatırımlarının bu kapsamdaki yeri,
FinTech dünyasındaki trendler ve uygulamalar,
Siber güvenlik,
FinTech yatırımlarını bekleyen fırsatlar ve tehditler.
Program Çıktıları
Programın girişimcilere ve girişimci adaylarına sağlayacağı faydalar:
Finansal hizmetler sektörünün dinamikleri ve ihtiyaçları konusunda detaylı bilgi sahibi olmak,
Teknoloji ve regülasyonların finansal hizmetler sektörü üzerindeki etkilerini anlamak,
Finansal hizmetler sektöründeki fırsatları ve riskleri anlamak,
Finansal hizmetler sektörü üst düzey yöneticileri ile tanışmak,
FinTech yatırımcıları ile tanışmak.
Eğitmenler
Programda yer alan eğitmenler; finansal hizmetler sektörünün bankacılık, sigortacılık, aracı kurumlar, ödeme sistemleri, hukuk ve teknoloji gibi farklı alanlarında çalışan profesyoneller ile bu konuda yaptıkları araştırmalarla bilgi birikimine katkıda bulunan akademisyenlerden oluşmaktadır.
Katılımcılar
Finansal hizmetler sektöründe yer almak isteyen girişimciler
Süre
Toplam 36 saatlik program
Hafta içi 2 gece, 3’er saatlik dersler, toplam 6 hafta
Proje sunumları dahil toplam 12 ders
Kontenjan: 25 kişi ile sınırlıdır.
BKM Express ile yapılan ödemelerde Pandora.com.tr’de kullanabileceğiniz 100TL değerinde hediye çeki verilecektir.
Daha fazla bilgi için tıklayınız.